“Öğretmen Akademisi fantezisinin bizi getirdiği yer eğitim fakültelerinin anlamsızlaşması, diplomanın değersizleşmesidir.”
“Eğitimi, topluma yöneltilmiş ve toplumu belirli bir yükleme nesnesine çevirecek ideolojik-politik bir silah olarak görmekten vazgeçerek başlamamız gerekiyor.”
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer ile eğitimimizi nasıl konuşmamız gerektiğini konuştuk.
Türkiye’de eğitim ile ilgili çok yoğun bir tartışma yapılıyor görünümü var. Alan uzmanlarından vatandaşlara kadar hepimiz, büyük bir ilgili ve duyarlılık gösteriyoruz. Diğer taraftan tüm bu ilgi ve duyarlılığa rağmen istikrarlı bir başarısızlığın/memnuniyetsizliğin de varlığını gözlemliyoruz. Bu iki husus göz önünde bulundurulduğunda ya ilgi ve tartışmamızın düzeyi veya memnuniyetsizliğimizin nedenleri üzerinde durmamız gerekiyor sanırım. İsterseniz konuya buradan bir giriş yapmış olalım. Bu çelişkili durumu nasıl açıklamak gerekiyor?
Değerli Hocam merhabalar…
Davetiniz için çok teşekkür ederim öncelikle…
Sahici bir ilgiden yoksun bırakılmış eğitim meselesine ilişkin duyarlılığınız için de ayrıca teşekkür ederim…
Türkiye’de eğitimle ilgili bir takım genel klişeleri paylaşmak, ideolojik-politik aidiyetler temelinde bilinen ezberleri sıralamak üzerinden seyreden bir eğitim-öğretim konuşması/tartışması var. Muhtemelen alan kavrayışımızı çarpıtan, anlamlı, nitelikli bir tartışma yürütmemizi engelleyen ana faktör olarak bunu kaydetmemiz gerekiyor. Bu tarz konuşma, gerçekle temasımızı engelliyor, eleştirel bir analizin imkânını ortadan kaldırıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz temel husus, eğitim-öğretim alanına ilişkin bugüne kadar edindiğimiz donanımda bir tıkanma yaşadığımız gerçeğidir. Alan kavrayışındaki yetersizliği, eksikliği bildiğimiz ezberlere, klişelere daha çok sahiplenerek aşmamızın imkânı olmaz. Bu yüzden kısır bir tartışma ve bir türlü aşılamayan memnuniyetsizliği eşzamanlı olarak yaşamaya devam ediyoruz.
Dünya köklü bir başkalaşım, dönüşüm geçiriyor. Siyaset, ekonomi, kültür vs. özellikle teknolojik dönüşümün radikalleştirdiği köklü bir kırılmayla hayatlarımızı alt üst ediyor. Mesleklerin hayatımızdan yitip gitmesi, prekaryalaşma, diplomanın işlevsizleşmesi, anlamsızlaşması gibi pek çok gündem başlığı bu kırılmanın görünümleri olarak hayatımızda yer alıyor. Bütün bu kırılmalar yaşanırken bunların yansımalarının eğitim-öğretim alanına nasıl olduğu üzerinde ciddiyetle durmak gerekiyor. Maalesef hem ülkemizde hem de dünyada konunun bu taraflarıyla ilgili ciddi, nitelikli tartışmaların yapıldığını söylemek mümkün görünmüyor. Konuya ilişkin sizin değerlendirmeniz nasıl olur?
Çok kritik bir soru bu. Eğitimi tarihsel-toplumsal gerçekliğin içine oturtarak okumanın altını çizen hayati bir ikazı barındırıyor. Bugün yürüttüğümüz eğitim-öğretim formu belirli tarihsel-toplumsal koşulların neticesinde ortaya çıktı. Çok uzun ve teferruatlı olan bu hususa ilişkin şunları paylaşmak zaruretini hissediyorum. Modern eğitim, doğrudan sanayiye dayalı bir toplumsal yapı, modern ulus devlet, Aydınlanma düşüncesinin özellikle pozitivist damarı ve matbaa özelinde somutlaşan bir teknolojik gerçekliğin çerçevesini çizdiği koşullar üzerinden hayat buldu. Üretken işgücü ve makbul vatandaş parantezinde özetlenebilecek bir amaçlılıkla yapılandırılan eğitim-öğretim düzenekleri hem üstlendiklerini gerçekleştirmede sıkıntı yaşadılar hem de çok daha önemlisi meşruiyetlerini aldıkları yapısal dayanakların tümünde yaşanan başkalaşımlar nedeniyle arkaik bir yapıya dönüştüler. Bugün ekonomik üretim biçiminin, post modern koşulların, radikalleşen teknolojik gelişmelerin sadece okul mekanizmasını değil tüm toplumsal hayatın organizasyonunu nasıl kökten dönüştürdüğüne odaklanmak durumundayız. Çünkü bu odaklanma, ideolojik-politik kutuplaşmanın görünmez kıldığı alana ilişkin gerçekçi bir temas kurmamızı mümkün kılacaktır. Bugün eğitim-öğretim dolayımında konuştuğumuz pek çok şey, başarılı bir şekilde hayata geçse bile beklediğimiz neticeyi vermeyecektir. Sahip olduğumuz enstrüman ile bugün yaşadığımız hayat arasında tarihsel bir çelişki var. Bu çelişkiyi yok sayarak gideceğimiz yer, istikrarlı bir çözümsüzlükten başka bir şey olmayacaktır.
Türkiye’de eğitim-öğretim ile ilgili konuşurken genelde mevzuyu okul içerisinde tüketen bir yaklaşım var. Ne ekonomiyle, ne sosyal-kültürel hayatla, ne siyasal sistemin işleyişiyle bağlantısı olmayan bu “steril” eğitim okuması hakkında ne söylememiz gerekiyor?
Bu da çok hayati bir soru. Egemen eğitim okuması meseleyi gerçekten de okul parantezine alarak adeta eğitim-öğretim alanının kaderini doğrudan belirleyen genel ekosisteme karartma uyguluyor. Ekonomik eşitsizliğin derinleştiği, sosyal-kültürel hayatın anomik bir görünüm arz ettiği, siyasal sistemin işleyişinin katılıma, eşitliğe, adalete, özgürlüğe alan açmadığı, alternatif öğrenme ortamlarının ve araçlarının alabildiğine çeşitlendiği bir eşikte varlığı, yapılanması, işleyişi ve etkisi son derece tartışmalı ve sınırlı olan okul merkezli bir yaklaşım; doğrudan doğruya eşitsizliğin, sınıfsal ayrışmanın yeniden üretilmesine dönük ideolojik bir işlev üstlenmektedir. Yani gerçekliği mevcut düzenin devamlılığını sağlamaya dönük şekilde işlemesi için çarpıtmaktadır. Okulun gerçekten de fırsat eşitsizliğini giderecek bir yapı olarak öne çıkması ancak diğer alanların işleyişi dikkate alındığında mümkündür. Bu yapılmadığı taktirde hayatın açıklarının okul üzerinden giderileceğini düşünmek, iddia etmek veya bu tür bir beklenti içerisinde hareket etmek ancak gerçekliğe yabancılaşmakla mümkündür. Okul merkezli yaklaşım sistemik, yapısal meseleleri buharlaştırarak teknik/tali sorunlar üzerinden sorunu bireyselleştirmektedir. Öğrenci motivasyonsuzluğu, veli ilgisizliği, öğretmen niteliği vs. gibi başlıklar örneğin sadece asgari ücret gibi yakıcı bir gerçeklikle etkileşim içinde ele alınmadıklarında ancak kolektif bir kandırmaca işlevi görebilirler. Maalesef ülkemizde de olan şey budur.
Eğitim çalışanlarının, eğitim ortamlarının pozisyonuna ilişkin de sanırım bir şeyler söylemek gerekiyor. Genelde sistemin ürettiği sonuçlardan memnuniyetsizlik dile geldiğinde maliyet çıkan unsurlardan birisi de öğretmendir. Nitelik probleminden, adanmışlığından bahsedilen öğretmenin vaziyeti nedir, nasıl ele alınmalıdır?
Maalesef, yukarıda da değindiğim üzere meselenin can yakıcı boyutları ile ilgilenmediğimizde etkileri son derece sınırlanmış hatta yürürlükteki düzenin doğrudan mağduru olan unsurların suçlandığı çarpık bir gerçeklikle karşı karşıya bırakılıyoruz. Öğretmenin mali-özlük hakları zaten sistem içindeki durumuna ilişkin somut bir veri sunuyor. Diğer taraftan öğretmen, günümüz gerçekliği içinde bir rol modelden, dikkate alınması gereken bir otorite merkezi olmaktan, döngünün etrafında şekillendiği sahnedeki bilgeden çıkmış basit bir aktarıcıya, profili son derece düşük bir memura indirgenmiştir. Öğretmenlik mesleğindeki sınıfsal kayma dikkatlice incelense bile anlamlı bir eğitim-öğretim konuşmamızın ne kadar derin ve çok boyutlu olduğu görülecektir. Eğitim ortamlarının vaziyeti ise yine başlı başına ele alınması, üzerinde uzun uzun durulması gereken bir sorun başlığıdır. Bu ortamlar içine aldıkları nüfusun bireysel, psikolojik, sosyal, bilişsel gelişimlerini desteklemekten, buna hitap etmekten son derece uzak birer kapatılma/disiplin kurumu olarak görülmelidirler. Gencecik çocukların saatlerce sessizce kuru tahta üzerinde bekledikleri bu ortam; zaman planlaması, hiyerarşik ilişki biçimi, merkezi yapılanması, otoriter niteliği vs. dikkate alındığında en basit ifadeyle insan dışıdır.
Yukarıda da bir nebze değindik. Türkiye’de eğitim alanında ideolojik-politik yoğunluğu yüksek bir eğitim gündemi var. Bu açıdan bakıldığında Maarif Modeli, Öğretmen Akademisi, yerli ve milli eğitim, dindar gençlik yetiştirme vs. gibi başlıklarla somutlaşan bir eğitim gündemi ile karşı karşıyayız. Bu açıdan bakıldığında günümüz Türkiye’sindeki bu başlıklar bize ne söylüyor veya biz bu başlıklara baktığımızda ne anlamamız gerekiyor?
Maalesef tüm bu başlıklar yürüttüğümüz kandırmacanın nasıl çok boyutlu olduğunun göstergesidir. Türkiye’nin temel problemi sorunun ne olduğunu, neden soruna dönüştüğünü, sorunu besleyen ve büyüten dinamiklerin neler olduğunu konuşmadan, tartışmadan, açığa çıkarmadan güzel söylenceler eşliğinde çözümler üreteceğini zannediyor olmasıdır. Maarif Modeli’nin neye niçin çözüm olduğunun çözümlemesi yapılmadığında anlamsız ve sonuçsuz bir ısrar olmaktan öte anlamı olmayacaktır. Türkiye, resmi reform çabalarının çöplüğüdür adeta. Gerçekçi olmayanın imkânsızı isteme hakkı olamaz. Keyfe keder okumalarla, retorikten öte karşılığı olmayan söylemlerle varılacak yer gerçeğin çölüdür. Bugün de gerçeğin çölündeyiz. Dindar nesil söylencelerinin vardığı yer deizm, ateizm gerçeğidir. Öğretmen Akademisi fantezisinin bizi getirdiği yer eğitim fakültelerinin anlamsızlaşması, diplomanın değersizleşmesidir. Bu başlıkların tümü maalesef toplumun belirli kesimlerinin duygu dünyasına, yüklü bilinçaltına yönelik stratejik olarak işe koşulan operasyonel müdahale olarak değerlendirilebilir. Bu yönü itibariyle de içine sürüklendiğimiz tuzağın ne olduğunu teyit ediyor. Eğitimi, topluma yöneltilmiş ve toplumu belirli bir yükleme nesnesine çevirecek ideolojik-politik bir silah olarak görmekten vazgeçerek başlamamız gerekiyor. Maalesef, bu başlangıç düzeyine bile erişmekte zorlanıyoruz. Oysa bu düzeye geldiğimizde iş daha yeni başlıyor olacak. Çünkü bildiğimiz dünyanın sonundayız ve burada hem ne olduğuna hem ne olacağımıza ve bunu nasıl yapabileceğimize yönelik devasa sorular bizi bekliyor. Zor soruları sormadan, zor sorularla yüzleşmeden hazır ve gönlümüze uygun cevaplar vererek kendimizi kandırmaya devam edebiliriz.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...