Bir ay yurtdışında kalmış, transferden, kulislerden bihaber bir futbolsever bugünkü Beşiktaş’ı görse, formasına bakar da yine de emin olamazdı.
“Bu takım Beşiktaş mı?” diye sorardı kendi kendine.
Siyah-Beyazlılar, Başakşehir karşısına sahadaki eski alışkanlıkları bozan cinstendi.
Beş yeni transfer…
Beş yeni hikâye…
Bu yeni Beşiktaş’tı.
Ve Sergen Yalçın’a göre;
“Pozisyon oyunu oynayan, topun arkasında duran, temas ve mücadele gücü yüksek, güvenli ve kontrollü” bir takımdı.
Ama futbol, ne yazık ki niyetle değil, görüntüyle oynanıyordu.
Sahadaki tablo, bu tarifin uzağındaydı.
Oyun Başakşehir'in kontrolünde başladı. Henüz oturmamış bu Beşiktaş’a karşı Başakşehir ataktı.
Önce Feyzullayev’in üst direkte patlayan o sert şutu…
Ardından Shomurodov’un Ersin’i tam anlamıyla sınayan vuruşu…
Bunlar birer pozisyon değil, savunmada çalan alarm zilleriydi.
Ve dakika 36…
Djalo'nun yaptığı basit, hatta affedilmez bir bireysel hata.
Selke için davetiye çıktı, gol geldi.
Futbol bazen karmaşık değildir; hata yaparsın, cezayı keserler.
Golden sonra Beşiktaş bir anlık silkindi.
Ama bu silkiniş, Sergen Yalçın’ın anlattığı o “temaslı, dirençli” takımın uyanışı değildi.
Zaman zaman etkili oldular, doğru…
Ama süreklilik yoktu.
Mücadele, parça parça…
Oyun, kesik kesikti.
İlk yarıda Siyah-Beyazlıları oyunun içinde tutan şey plan değil, yine bir bireysel hataydı.
Bu kez sahne Opoku’nundu.
Öyle bir hata yaptı ki, Hyeon Gyu Oh’a adeta “Al, at” dedi.
Oh da futbolun en sade kuralını uyguladı: attı.
Devre bittiğinde skor eşitti...
İki bireysel hata, iki gol.
İkinci yarıya yine Başakşehir etkili başladı. İkinci yarının başında da oyunun iplerini eline alan taraf Başakşehirspor’du.
Ev sahibi, ilk yarıdan kalan alışkanlıkla bastı, zorladı, yokladı.
Önce direk…
Sonra Ersin…
Top bir türlü ağla buluşmadı ama Beşiktaş savunmasının tedirginliği yüzlerden okunuyordu.
Ve futbolun o kadim, hiç eskimeyen gerçeği geldi çattı.
Dakika 58…
Atamayana atarlar.
Bu kez sahne Beşiktaş’ındı.
Gol öyle paldır küldür gelmedi.
Bağırarak değil, anlatarak geldi.
Hyeon Gyu Oh’un o ince, ölçülü, pası…
Topu değil, zamanı servis etti adeta.
Orkun ise telaşsızdı.
Futbolcunun ustalığı bazen sert vuruşta değil, soğukkanlılıkta saklıdır.
Topu sürdü, bakışını kaldırdı, kaleciyi tarttı ve derslik bir vuruşla ağları gördü.
Başakşehirspor ise yediği golün şaşkınlığını çabuk atlattı.
Kaybedecek bir şeyi olmayan takım cesaretiyle yüklendi.
Kenarlardan geldiler, ortadan denediler, uzaktan yokladılar.
Sonunda Bertuğ'la beraberliği yakaladılar.
Ama Beşiktaş pes etmedi. Adeta "ben bitti demeden, bu maç bitmez" der gibiydi.
Ve uzatmada Mustafa ile 3 puanı almayı başardı.
Skor tabelası Beşiktaş’ı önde gösteriyordu ama maçın anlattığı hikâye daha derindi.
Bu Beşiktaş henüz kusursuz değildi.
Henüz eksik, henüz pürüzlü…
Henüz Sergen Yalçın’ın tarif ettiği o “kontrollü makine” de değildi.
Ama şunu söylüyordu:
“Ben değişiyorum.
Ağrılı olacak belki, sancılı olacak.
Ama bu maç oynandıysa, bu takım da oynayarak öğrenecek.”
Artılara gelince.
Beşiktaş'ta bu akşam bir gole, bir de asiste imza alan santfor Hyeon Gyu Oh, Korece "Bilgeliğiyle ölçüyü bilen”, “Aklı ve dengesi olan kişi” anlamına geliyor.
Gerçekten ismi gibi oynuyor. Orkun'a yaptığı asist bilgelik ve ölçü işiydi.
Gecenin bir diğer yıldızı ise kalesinde sessizce büyüyen Ersin Destanoğlu oldu.
Futbol kaleciyi affetmez;
ya kahraman olursun ya da hatırlanmazsın.
Ersin bu akşam hatırlanan taraftaydı.
En zorlu anlarda sahneye çıktı.
Dört kurtarış…
Dördü de “maç buradan döner” denilen anlardaydı.
Topu sadece çıkarmadı, takımının nefes almasını sağladı.
Bazen bir kalecinin kurtarışı,
bir gol kadar değil, iki gol kadar değerlidir.
Maçın özeti şudur.
“Futbol akılla oynanır,
akıl yorulursa kalp devreye girer.
Beşiktaş bu maçı ikisiyle birden kazandı.”
Bu takım Beşiktaş mı?
Sedat KAYA yazdı: Bu takım Beşiktaş mı?