Biz gidemiyorsak onlar gelsin: NO Tiyatro ve Vajra Theatre

Aytun Aktan yazdı: Biz gidemiyorsak onlar gelsin: NO Tiyatro ve Vajra Theatre

Tiyatro yapmak her dönem farklı zorluklarla mücadele gerektirdi. Peki bu işi hep sahnede olmak, eylemde olmak olarak düşünerek kendimizi dar bir alana sıkıştırmadık mı? Sanat eğitmenleri nasıl yetişecek ya da konservatuvar eğitiminde eksik bırakılanlar hep duvarlara çarpa çarpa mı öğrenilecek, sadece kendi sınırlarımız içindeki dertlerle dertlenip, yalnızca bize sunulan imkanlarla mı üreteceğiz? Eğitim herkesin ulaşması gereken ücretsiz temel hakkı mı, yoksa satın alma gücü asıl belirleyici olan mı? Bu soruların cevapları ve çok daha fazlası için sizi doya doya okuyacağınıza inandığım, Vajra Theatre kurucusu Karen Yazel Yivli ve No Tiyatro kurucusu Serkan Ortaç ile gerçekleştirdiğim röportajla baş başa bırakacağım.

Üç hafta öncesine kadar bu iki ismin yaptıklarının önemini fark edememiştim. Internatinal Satge Lab (ISL) çalışmasında, uluslararası alanda çok önemli tiyatro profesyonelleri ile gerçekleştirdikleri kampta deneyimlediklerim ve gözlemlerimin ardından onların daha çok tanınmaları gerektiğine inandım. Lafı çok uzatmadan ki bilirsiniz daima uzar, sözü onlara bırakıyorum.

International Stage Lab fikri nasıl doğdu? Türkiyede hangi boşluğu gördünüz? No Tiyatro ve Vajra Theatre bu oluşumun neresinde?

Karen: NO Tiyatro ve Vajra Theatre’ın kurucuları olarak, ikimizin bir araya gelişinden çok önce de hem Serkan hem ben bu alanda araştırmaları, çalışmaları, okumaları ve hayalleri olan iki kişiydik. Bu birikimin International Stage Lab fikrinin doğuşunda önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Özellikle vize süreçlerinde birçok insanın reddedilmesi, yurt dışındaki eğitimlere erişimin maddi olarak her zaman mümkün olmaması ve farklı performans tekniklerine dair kapsamlı kaynakların ülkemizde sınırlı sayıda çevirisinin bulunması gibi gerçekliklerle sürekli karşılaşıyorduk. Bu durum, bu tür bilgi ve deneyim alanlarının Türkiye’de neden daha erişilebilir olmadığı sorusunu bizim için daha da görünür hale getirdi. Bu nedenle, en azından kendi ülke sınırlarımız içinde bu karşılaşmaların mümkün olabileceği bir alan yaratma fikri doğdu. “Biz gidemiyorsak, onlar gelsin” düşüncesi, aslında bu oluşumun en sade ve en dürüst cümlesi. No Tiyatro ve Vajra Theatre olarak tüm süreci ortak bir diyalog ve karşılıklı güven içinde yürütüyor, alınan her kararı birlikte şekillendiriyoruz. Eğitim programının hem içeriksel yapısında hem de somut koşullarının oluşturulmasında ortak bir sorumluluk üstleniyoruz.

No” kelimesi bir reddiye mi, yoksa bir özgürleşme alanı mı?

Serkan: 2017’de, NO’yu kurarken şu cümlenin zihnimden aktığı an hep gözlerimin önünde: “Belki de bazen bir şey yaratmanın ilk adımı, başka bir şeye hayır diyebilmektir”. Eğer her şeye uyumlanırsak, aslında kendimize ait bir alan kuramayız. Önce neyi yapmak istemediğimizi netleştirmemiz gerekiyordu. Vasata, tekrar eden dile, risksiz işlere hayır dedik... Bu “hayır” negatif bir enerji taşımıyor. Tam tersine, bizi özgürleştiren bir sınır çiziyor. O sınırın içinde daha cesur, daha sahici, daha politik ya da daha şiirsel olabiliyoruz.

“Vajra Theatre” ismi nereden geliyor ve bize ne söylüyor?

Karen: Bunu ilk kez anlatacağım için detaylarından biraz uzun bahsetmek istiyorum. Vajra, Sanskritçe bir kelime ve iki temel anlamı aynı anda taşıyor: şimşek ve elmas. Kelimenin en eski kökenleri Hindistan’ın Vedik metinlerine kadar uzanır ve bu metinlerde gökyüzü tanrısı Indra’nın silahıdır. Silah olarak Vajra, sadece bir yok etme aracı değil, gerçeği görünür kılarak yeni bir varoluş alanı açma aracı olarak da algılanır. Vajra’nın fiziksel formuna bakarsanız tam ortasında bir küre ve iki ucunda simetrik çıkıntılar vardır. Bu form merkezdeki mutlak dengeyi temsil eder ve kaosun ortasında bile merkezde kalabilme gücünü hatırlatır. İçine doğduğum dünyada ve ülkede yaşanan her türlü kaostan canı yanan, sıklıkla öfkelenen, her türlü konu başlığında “bu böyle olmak zorunda mı?” diye soran bir insanım. Kurduğum tiyatronun adının da bu anlamda bana ve ekibe güçlü bir hatırlatıcı olmasını istedim ve 2024’ün Aralık ayında Vajra Theatre doğdu. Aynı zamanda bu sembol, potansiyel halinde bekleyen bir enerjiden ziyade, eyleme dönüşen ve etkide bulunan gücü temsil etmesi bakımından benim için son derece kıymetli. Hem bireysel yaşamımda hem de kamusal alana dair meselelerde, eyleme geçmenin, bir araya gelmenin, hak talep etmenin ve yaratıcı alanları beslemeye devam etmenin yollarını arıyorum. Baskının farklı biçimleri karşısında edilgen kalmamayı, aksine var olmanın ve üretmenin imkânlarını ısrarla araştırmayı önemsiyorum. Vajra Theatre ismi, benim için tam olarak bu kararlılığı, bu canlılığı ve eyleme dönüşen gücü temsil ediyor.

Başlangıçta sizi en çok zorlayan şey neydi: finans mı, güven mi, uluslararası bağlantı kurmak mı?

Serkan: Açık konuşayım, en zor olan şey para değildi. Finans, güven ve bağlantı arasında en kırılgan olan bence kesinlikle güven. Çünkü para bulabilirsiniz, bağlantı kurabilirsiniz ama insanlar size inanmazsa hiçbir şey ilerlemiyor. Biz önce inandırıcı olmaya çalıştık. İşimizi doğru yaparak, şeffaf olarak ve verdiğimiz sözü tutarak.

Karen: Kesinlikle katılıyorum! Sürüden ayrılan penguenin kutsandığı, tek başına hareket etmenin yüceltildiği bir dönemde güveni hem kendi aramızda hem de dışarıda oluşturmak son derece kırılgan bir alan. Sistem her seferinde rekabeti, ayrışmayı öğütlese de biz bir arada olmanın gücüne inanıyoruz. Bizim hikayemiz birbirine el uzattığında nasıl güzellikler doğurabileceğimize dair çok ilham verici bence. Birbirimize inanabildiğimiz, bize inanan insanlar olduğu için çok şanslı hissediyorum.

Ekibi tanıtmanızı istesem. Mesela kaç kişisiniz, herkes tiyatro profesyoneli mi, gönüllülerle nasıl çalışıyorsunuz?

Karen: Eğitmenlerle ilk temas, sosyal medyadaki ilk duyuru anlarından stüdyoya kadar uzanan bu süreçte her alanda farklı görevlere sahip çok da kalabalık sayılmayacak bir ekibe sahibiz. Tiyatroya dair hepimizin birbirimizi besleyecek fikirleri ve farklı yetkinlik alanları var. Aramızda "gönüllü" tanımıyla çalışan kimse yok. Bu atölyelerin gerçekleşmesinde payı olan herkesin emeğinin karşılığını maddi-manevi aldığından emin olmamız gerekiyor.

Serkan: Ekibimiz biraz da delilerden oluşuyor, bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ve inanın bu çok güzel bir his. Ama iyi anlamda deliler. Rahat bir hayat seçebilecekken zor olanı seçen, garantili işleri bırakıp risk alan, “Bu imkânsız” dendiğinde daha çok motive olan insanlar. Çok kalabalık değiliz. Ve bizde kimse ‘kenarda duran’ biri değil; sürecin içindedir, sorumluluk alır, öğrenir, üretir.

Atölyelerin katılım ücretlerini düşündüğümde verdiğiniz hizmetin karşılığının çok altında. Bu da kâr amaçlı olmadığınızın net bir göstergesi. Ama tiyatro öğrencilerini ya da ekonomik olarak bağımsızlığını kazanamamış herkes için gene de her zaman karşılanabilir olmayabiliyor. Bu noktalarda da burslar verdiğinizi biliyorum. Dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Yani sizler tam mesainizi bu işe adamışken nereden para kazanıyorsunuz?

Serkan: Bilinçli bir tercih bu. Biz Karen ile burayı maksimum kar üreten bir model olarak kurmadık. En başından beri sürdürülebilir bir model kurmaya çalıştık. Arada ciddi bir fark var… Bazı projeler daha yüksek bütçeli oluyor ve oradan elde edilen denge, daha erişilebilir atölyeleri mümkün kılıyor, burslar sağlayabiliyoruz. Ayrıca kendi kişisel üretimlerimiz ve başka alanlardaki işlerimiz de bu yapının devamlılığını besliyor. Sürdürülebilir kalmak zorundayız, ama erişilebilir kalmak da istiyoruz. Asıl mücadele o dengeyi her seferinde yeniden kurabilmekte.

Karen: Serkan ile katılım ücretlerini belirlerken işe emek veren herkesin emeğinin karşılığını aldığından, yeni bir sömürü düzeni yaratmadığımızdan emin olmaya çalışıyoruz. Gözümüz her an kendi üzerimizde diyebilirim. Büyük kârlar sağlamak amacıyla yapmayışımızın görünüyor olması beni gerçekten mutlu ediyor. Bunun ilk nedenlerinden biri eğitimin ulaşmasını hedeflediğimiz kitle ile ilgili. Ben eğitimin paralı olmaması gerektiğini düşünen biriyim. Bilgi yalnızca belli bir sınıfın ulaşabileceği bir şey olmamalı fakat mevcut koşullarda bunu sağlayamıyoruz. Onun yerine mümkün olduğunca ulaşılabilir kılmak için çabalıyor ve fırsatımız olur olmaz da burs imkânı yaratıyoruz. Dengeyi bu şekilde kurabildik. Bu noktada eğitmenlerimizin bizim amaçlarımızı, kim olduğumuzu bilmeleri de büyük bir role sahip çünkü zaman zaman onlar da bizimle birlikte fedakârlık yapıyorlar.

Buraya kadar geldiyseniz ve biraz yorgunluk olduysa devam eden sohbeti zamanın hızlı akışına kurban vermeyin derim. Onların geleceğe dair umutlarını, planlarını okumak çok iyi geliyor. İnanın bana.

Türkiyedeki oyunculuk ve yönetmenlik eğitimi sizce hangi alanlarda eksik kalıyor?

Karen: Son zamanlarda Eğitim Felsefesi dersleri almaya başladım ve Serkan ile de aktif olarak üzerine konuştuğumuz bir konu bu. “Bu böyledir.” demeye henüz yetkin hissetmesem de kendimce gözlemlerimi paylaşmak isterim. Sanat eğitimi verecek eğitmenlerin yetiştirilmiyor olması ve bu eğitimin gerçekleşeceği üniversitelerin fiziki koşullar bakımından eksik bırakılmasının en büyük problemlerimizden biri olduğunu düşünüyorum. Eğitmen, bir ülkenin kültürel ve düşünsel geleceğini şekillendiren en kritik unsurlardan biridir. Onun çalışma koşulları, araştırmaya ayırabildiği zaman, üretim sürecinde maddi güvenceden yoksun olup olmadığı, ifade özgürlüğüne sahip olup olmadığı, ders verdiği mekânın fiziksel yeterliliği, sahnenin ve teknik altyapının sanatsal üretimi destekleyip desteklemediği, hatta öğrencinin derse temel ihtiyaçları karşılanmış şekilde katılıp katılamadığı bile eğitimin niteliğini doğrudan etkiler.

Bugün birçok konservatuvar öğrencisi eğitimini sürdürebilmek için aynı anda çalışmak zorunda kalıyor. Bu durum, öğrencileri daha en baştan eşitsiz bir yarışın içine yerleştiriyor. Maddi, fiziksel ve psikolojik koşullar bu kadar farklıyken, kendimizi yurtdışından gelen sanatçılarla yalnızca yetenek ve zekâ üzerinden kıyaslamak, aslında sistemsel eşitsizlikleri görmezden gelmek anlamına gelir. Bu kıyaslama, bireysel eksikliklerden çok yapısal sorunların üzerini örten bir yanılsama yaratır.

Türkiye’de sanat alanında eğitim verme meselesi, pedagojik yeterlilik açısından da büyük ölçüde tanımsız ve denetimsiz bir alandır. Bir kişinin başarılı bir oyuncu, yönetmen ya da performans sanatçısı olması, onun otomatik olarak pedagojik açıdan yetkin bir eğitmen olduğu anlamına gelmez. Çünkü bilgiye sahip olmak ile o bilgiyi aktarabilmek, bir öğrenme süreci tasarlayabilmek ve öğrencinin gelişimini etik ve sağlıklı bir şekilde yönlendirebilmek birbirinden farklı becerilerdir. Eğitim vermek, yalnızca deneyimin paylaşılması değil, aynı zamanda o deneyimin nasıl aktarılacağını bilme, öğrencinin sınırlarını gözetme ve güvenli bir öğrenme alanı oluşturma sorumluluğunu da içerir.

Bugün Türkiye’de pedagojik sorumluluğun büyük ölçüde bireysel etik anlayışa ve kişisel farkındalığa bırakılmış olması ciddi bir sorundur. Müfredatın niteliğini kim belirliyor ve kim denetliyor? Eğitmenin pedagojik yaklaşımı hangi ölçütlere göre değerlendiriliyor? Öğrencinin duygusal ya da fiziksel olarak zarar görmediğinden kim emin oluyor? Bir sorun yaşandığında öğrenci hakkını hangi kurumsal yapı içinde, hangi güvenceyle savunabiliyor? Bu soruların çoğu zaman net ve güvenilir karşılıklarının olmaması, sanat eğitimini kurumsal bir yapıdan çok bireysel inisiyatiflere bağlı, kırılgan bir alana dönüştürüyor.

Bu nedenle oyunculuk, dans, yönetmenlik gibi alanlardaki sorunları yalnızca bireylerin yeterliliği üzerinden değerlendirmenin eksik bir yaklaşım olduğuna inanıyorum. Asıl olarak, bu bireyleri yetiştiren, destekleyen ya da desteklemeyen sistemin kendisi sorgulanmalıdır. Sanat eğitiminin niteliğini yükseltmek, yalnızca daha yetenekli öğrenciler seçmekle değil; daha donanımlı eğitmenler yetiştirmek, daha güvenli ve özgür öğrenme alanları oluşturmak ve bu süreci şeffaf, denetlenebilir ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmakla mümkündür.

Serkan: ISL’yi kurmamıza vesile olan en temel eksik, uluslararası temasın sınırlı oluşuydu. Türkiye’deki birçok sanat üreticisi, dünya tiyatrosunda bugün hangi tartışmaların yürütüldüğüne, hangi yöntemlerin geliştirildiğine, sahne dilinin nasıl evrildiğine doğrudan temas edemiyor. Bu durum, kaçınılmaz olarak bir kopukluk hissi yaratıyor; yalnızca bilgiye erişim açısından değil, aynı zamanda kendini o büyük üretim alanının bir parçası olarak konumlandırabilme duygusu açısından da.

Ama bunun bir yetersizlik hikâyesi olduğunu düşünmüyorum. Aksine, bu bir potansiyel hikâyesi. Türkiye’deki genç sanatçılar son derece meraklı, son derece açık ve son derece cesur. Sürekli soru soruyorlar, araştırıyorlar, kendilerine öğretilenle yetinmeyip ötesini arıyorlar. Risk almaktan çekinmeyen, dönüşmeye ve dönüştürmeye hazır bir kuşak var karşımızda. Bunu yürüttüğümüz her atölyede çok net bir şekilde gözlemliyoruz.

Ve en önemlisi şu: Onlara gerçekten açık, güvenli ve besleyici bir alan sunulduğunda, bu dönüşüm inanılmaz bir hızla gerçekleşiyor. Bazen yalnızca birkaç gün içinde bile, bir sanatçının kendi ifadesine duyduğu güvenin nasıl değiştiğine tanıklık edebiliyorsunuz. ISL’nin varlık nedeni de tam olarak bu alanı mümkün kılmak: Sanatçıların yalnız olmadıklarını hissettikleri, dünyayla temas kurabildikleri ve kendi seslerini daha güçlü bir şekilde duyabildikleri bir zemin yaratmak.

NO Tiyatroyualternatif” yapan nedir?

Serkan: Bağımsızlık! Kararlarımızı alırken bir fonun, bir kurumun ya da herhangi bir ideolojik hattın belirleyici sınırları içinde kalmamaya özen gösteriyoruz. Bu her zaman kolay bir yol değil, ama sahici bir ifade alanını koruyabilmenin başka bir yolu da yok gibi geliyor bize. Bizi “alternatif” yapan şeyin, tam da bu bağımsızlıkta ve risk alabilme cesaretinde yattığını düşünüyorum. Sahnenin her zaman güvenli ve öngörülebilir bir yer olmasına değil; canlı, dönüşebilir ve izleyeni de dönüştürme ihtimali taşıyan bir alan olarak kalmasına inanıyoruz. Bizim için tiyatro, yalnızca yeniden üreten değil, aynı zamanda soran, zorlayan ve yeni ihtimaller açan bir yer. Bu alanı korumaya çalışmak, sanırım NO Tiyatro’nun temel meselesini oluşturuyor.

Türkiyede bağımsız sanat platformu olarak var olmanın en kırılgan tarafı nedir?

Serkan: En kırılgan tarafın sürdürülebilirlik olduğunu düşünüyorum. Bağımsız bir yapı kurduğunuzda, arkanızda sabit bir bütçe, sürekli bir finansman modeli ya da kurumsal bir güvenlik ağı olmuyor. Bu da her projeye, her etkinliğe, her yeni adıma neredeyse yeniden başlamak anlamına geliyor. Bu durum hem maddi hem de yapısal olarak ciddi bir belirsizlik içeriyor ve uzun vadeli plan yapmayı zorlaştırabiliyor. Öte yandan, bu kırılganlık beraberinde başka bir imkân da yaratıyor. Daha esnek olabiliyorsunuz, daha hızlı karar alabiliyorsunuz ve en önemlisi, sanatsal tercihlerinizi belirlerken dışsal beklentilerden ziyade kendi iç sesinizi takip edebiliyorsunuz. Bu alan, sorumluluğu tamamen size ait olan ama aynı zamanda özgürlüğü de içinde barındıran bir alan. Kırılganlık ve özgürlük, bağımsız üretimde çoğu zaman birbirinden ayrılmaz iki gerçeklik olarak var oluyor.

Uluslararası sanatçıları Türkiyeye davet etmek politik bir tercih midir?

Karen: Politik olmayan hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. Serkan ile bu yolu birlikte yürümeye karar vermemiz de birbirimize güvenerek bir yapı inşa etmemiz de bu atölyelerin ortaya çıkışı da içinde bulunduğumuz politik gerçeklikten bağımsız değil. Bu atölyeleri düzenlemeye başlamadan önce, 25 yaşında bir genç olarak tüm hayatımı geride bırakıp başka bir ülkeye taşınmayı ciddi biçimde düşünüyordum. Sonra yine politik ve kişisel sebeplerle Londra’yı bırakıp ülkeme geri döndüm. Bu geri dönüş sürecinde Serkan, doğduğum topraklarda hâlâ dayanışmanın, saygının ve birlikte üretme ihtimalinin var olduğunu bana hatırlatan en güçlü karşılaşmalardan biri oldu. Çünkü bir noktada insan kendine şu soruyu sormaya başlıyor: Neden ben gitmek zorundayım? Ülkenden uzakta olmanın ağır yükünü deneyimleyenler bu sorunun nasıl hissettirdiğini bilecektir. O nedenle her atölye benim için özellikle kendi yaşıtlarımın elinden tutup “Gitmesek olmaz mı? Anlatacak çok hikâye birikti.” Demek gibi hissettiriyor.

Küresel tiyatro dili ile yerel gerçeklik arasında bir gerilim yaşıyor musunuz? Türkiyede genç sanatçılar için “özgür ifade alanı” daralıyor mu?

Karen: Eğitim sorusuna verdiğim cevapla paralel bu konudaki görüşlerim de. Bu atölyeler sayesinde birbirinden yaratıcı insanlarla tanışıyoruz. Bazen hayretler içerisinde izliyorum katılan kişileri. Benim için de büyük bir ilham kaynağı oluyor ama hemen ardından bazı sorular beliriyor zihnimde. Bu insanların istihdamı nasıl olacak? Stüdyodaki özgürlüğünün aynısını profesyonel bir iş ortaya koyarken de koruyabilecek mi? 25 yaşında bir genç olarak söyleyebilirim ki, evet özgür ifade alanımız daralıyor. Gün geçtikçe daha da daralacağının farkındayım. Bu mevcut koşullarda Vajra sembolünün de hatırlatacağı üzere potansiyel halinde bekleyen bir enerjiden ziyade, eyleme dönüşen ve etkide bulunan bir enerjiye yönelmemiz gerekiyor. Bir araya gelmek, haklarımızın farkında olmak ve talep etmek durumundayız.

Serkan: Ben Karen’e baktığım zaman aslında bu soruyu görüyorum. Ve cevaplarını arayan o müthiş deliliği :) O yüzden bu soru biraz da bizim iç meselelerimizden biri. Küresel tiyatro diliyle yerel gerçeklik arasında bir gerilim var mı? Evet, var. Ama bu kötü bir gerilim değil. Tam tersine yaratıcı bir sürtünme. Dünyada konuşulan estetikle burada yaşanan politik, kültürel ve toplumsal gerçeklik birebir örtüşmüyor. Örtüşmemeli de zaten. Eğer her şeyi olduğu gibi ithal ederseniz, kimliğinizi kaybedersiniz. Eğer tamamen içe kapanırsanız da dünyadan koparsınız. Biz bu ikisinin arasında bir yerde duruyoruz. Dünya sahnesiyle temas eden ama buranın hikayesini taşıyan bir dil arıyoruz. O yüzden 23-26 Nisan’da dünyanın en köklü sahnelerinden Shakespeare’s Globe iş birliği ile Kapadokya’da bir kamp düzenleyeceğiz mesela :)

International Stage Lab bir gün kalıcı bir enstitüye dönüşebilir mi?

Serkan: Tabelanın büyümesi ise kastettiğiniz bunun pek önemli olduğunu düşünmüyorum, önemli olan şeyin etki alanının gerçek ve kalıcı olması. Eğer bir gün enstitüye dönüşecekse, bunun fiziksel bir mekân olmasından ziyade bir zihniyet enstitüsü olmasını dilerim. Yani sadece ders verilen bir yer değil; araştırma yapılan, yeni yöntemlerin denendiği, uluslararası dolaşımın gerçek anlamda çift yönlü olduğu bir merkez.

Geçmiş atölyeleriniz ve 2026 içinde gerçekleşecek kamp ve atölyelerden kısaca bahsetmek iyi olacaktır. Hatta sizi takip etmek ve bilgi almak isteyen meraklı okurlarım için sosyal medya adreslerinizi paylaşmak iyi fikir olabilir.

Karen: 23–26 Nisan tarihleri arasında, Shakespeare’s Globe iş birliğiyle Kapadokya’da olacağız. Dünyaca tanınan Globe eğitmenlerinden üç farklı isimle birlikte, dört gün sürecek yoğun ve kapsamlı bir eğitim programı hazırladık. Bu özel program, katılımcıların hem teknik becerilerini derinleştirebilecekleri hem de uluslararası bir pedagojik yaklaşımla çalışma deneyimi kazanabilecekleri güçlü ve ilham verici bir öğrenme alanı sunmayı amaçlıyor.

Kamplarımızın yanı sıra, yıl boyunca İstanbul ve Ankara’da düzenlediğimiz hafta sonu atölyelerinde de iki gün boyunca yoğunlaştırılmış eğitimler ve farklı eğitmenlerle çalışma imkânı sağlıyoruz. Okuyucular, yakın zamanda bizimle çalışacak uluslararası eğitmenleri görmek, güncel programlarımızı incelemek ve başvuru süreçleri hakkında bilgi almak isterlerse,

Instagram hesaplarımızı takip ederek tüm detaylara ulaşabilirler.

@notiyatro https://www.instagram.com/notiyatro/

@vajra.theatre https://www.instagram.com/vajra.theatre/

@internationalstagelab https://www.instagram.com/internationalstagelab/

Ve en sevdiğim soruyu en sona sakladım. International Stage Labin en büyük hayali nedir? Elbette bu sorularım dışında sizin eklemek istedikleriniz var mı?

Serkan: En büyük hayalimiz, genç bir sanatçının kendini küçük hissetmemesi. “Ben buradan çıkamam” duygusunun yerini, “Ben de o masadayım” bilincinin alması. Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum: Coğrafyanın, ekonomik koşulların ya da içinde bulunduğumuz sistemin, bir sanatçının hayal kurma kapasitesini sınırlamasına razı değiliz. Bir gün buradan geçen bir oyuncu ya da yönetmen, yıllar sonra Berlin’de, Atina’da ya da Londra’da bir üretimin parçası olduğunda ve dönüp “Bu kapı ilk orada aralandı” diyebildiğinde, işte o zaman hayalimizin somutlaştığını hissedeceğiz. Çünkü mesele yalnızca teknik bilgi aktarmak değil; bir sanatçının kendi varlığını mümkün görmesini sağlamak. O eşikten bir kez geçildiğinde, geri dönüş olmuyor.

Karen: Bizim için en büyük hayal, yalnızca iyi oyuncular ya da yönetmenler yetiştirmek değil; birbirini gören, destekleyen ve birlikte büyüyebilen bir sanat ortamının parçası olmak. Eğer yaptığımız çalışmalar birilerine biraz ışık tutabiliyorsa, kalplerimizde küçük de olsa bir umut yaratabiliyorsa, rekabetin yerini dayanışmanın alabileceğini hatırlatabiliyorsa, bu bizim için çok kıymetli. Birbirinin yeteneğini tehdit olarak değil, zenginlik olarak gören sanatçılarla karşılaşmak, burada kurulan bağların zamanla yeni üretimlere, yeni ortaklıklara ve yeni hayallere dönüşmesi… Bunlar bizim için başarının en gerçek ve en kalıcı göstergeleri. Sun Tzu’nun söylediği gibi: “Kaosun ortasında, aynı zamanda bir fırsat da vardır.” Biz de tam olarak bu inançla hareket ediyoruz. Belirsizliklerin, kırılmaların ve zorlayıcı koşulların ortasında, yeni bir alan açmanın; birlikte düşünmenin, üretmenin ve dönüşmenin mümkün olduğuna inanıyoruz.

Bu haftalık bu kadar. Benim harika okurlarıma merakları ve sabırları için teşekkürler. Karen ve Serkan ikilisinin ekipleriyle beraber yolları açık olsun. Mutlu pazarlar.

Kültür Sanat Haberleri