Bekleniyordu, oldu...İran’a saldırı: Öncekinin tekrarı

Mustafa Kemal Erdemol yazdı: Bekleniyordu, oldu...İran’a saldırı: Öncekinin tekrarı

Hani geçen yıl, 12 gün süren İran-İsrail savaşında “İran’ın nükleer kapasitesi etkisiz hale getirilmişti?” Bu sözleri hala hafızamızda olan ABD Başkanı Donald Trump İran’a yönelik dün sabahki saldırının ardından daha önce “etkisiz hale getirilen” nükleer tesislerin hedef alındığını açıklayınca, pek bir garip olmadı mı bu? Peki, Ocak ayında Venezuela’ya çullanma gerekçesi olarak bu ülkeden ABD’ye uyuşturucu sokulduğunu söyleyen Trump’ın daha sonra “istediğimiz sadece petroldü” demesine ne buyrulur?

Trump böyle biri işte. İlk söylediklerine, daha sonra söyleyecekleri beklenerek kulak verilmeli aslında. Yıllardır, ABD’nin sahte gerekçelerle başlattığı Irak saldırısının “aptallık” olduğunu söyleyen birinden, “sahte” gerekçelerle İran’ı vuran birine dönüşmesi pek bir hızlı oldu.

Kendime adıma söylüyorum, bugüne kadar gördüğüm “en başarılı” yalancıdır da. ABD’nin yurtdışındaki müdahalelerini sona erdireceğini vaat ederek iki seçim kampanyası yürütmesi, sonunda seçimi kazanması “yalancılığının” başarısıdır.

Dünyanın gözü önünde süren bir yalancılık maratonu var Trump’ın. Daha on gün önce sadece Ortadoğu’daki değil tüm dünyadaki çatışmaları/savaşları çözmeyi amaçlayan, başkanlığını yaptığı, Barış Kurulu’nu toplamıştı. Yalanlarının, çoğu otoriter ya da diktatör kimi devlet adamlarını Trump’a çeken bir tarafı var demek ki.

Sekiz savaşı bitirdiğini söyleyerek Nobel Barış Ödülü’nü kendi ağzıyla isteyen, (verilmediği için de hayli öfkelenen) Trump’ın İran saldırısının inandırıcı bir gerekçesinin olmadığını söylemeye gerek yok. İstediği kadar “Amacımız, İran rejiminin oluşturduğu acil tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını korumaktır” desin, İddia ettiği gibi İran ABD halkı için acil bir tehdit değildi. Bu yüzden BM Şartı’nı ihlal etmiştir her şeyden önce. İkincisi, İran nükleer bir tehdit de değildir çünkü ne BM, ne ABD istihbaratı hatta ne de İsrail’de kimi yetkililer İran’ın nükleer silaha sahip olduğunu gösteren bir kanıtın olduğunu söylemekte.

Neden saldırdı peki İran’a? Belki de ülkesinde hem de ara seçimler öncesinde popülaritesinin giderek düşmesi “dışarıda” bir şeyler yapmasına yol açmıştır. Belki de aslında kendisine hep sıcak bakagelmiş olan Yüksek Mahkeme’nin, bu kez bir dış politika manipüle aracı olarak gümrük vergilerini kullanma yetkisini kısıtlaması da etkilemiş olabilir ruh halini. Ha bir de tabii, henüz kanıtlanamasa da Epstein denen sapıkla muhabbetinin zaten pek de saygın olmayan itibarını zedelemiş oluşu da var. Bu tür iç sıkıntılarda “dışarıda” kimi yaramazlıklar yapmak bilinen bir lider tutumudur.

Başka ne olabilir? Hazır vurmaya niyetlenmişken ilişkileri İran’la iyi olan Çin’e de bir göndermede bulunmuş olabilir. Büyük Ticaret savaşına tutulduğu Çin’in İran’la iyi ilişkilerinin Asya’da güçlü bir Amerikan karşıtı blok doğurmasından memnun olmadığı ortada. Zayıflatılmış bir İran, Çin için de zayıf bit müttefike dönüştüğünde bundan memnuniyet duyar ABD. İsrail’le ilişkileri çok iyi olsa da dünya petrol piyasasını İran’la beraber belirleyen Rusya’ya da bir gözdağı saklıdır bu saldırıda kuşkusuz. Çok taraflı denklemler söz konusu her zamanki gibi.

BM Şartı’nı ihlal etmekle kalmadı, ülkesinin kurumlarını da yok saydı bu saldırıyla Trump. ABD’nin savaşa girip girmeyeceğine karar verme anayasal yetkisine sahip olan Kongre’yi de bypass ederek saldırdı İran’a. Yani ülkesinin anayasasını ihlal etmekten de suçlu.

Geçen Haziran’daki 12 gün savaşı da görüşmeler sürerken başlatılmıştı bilindiği gibi. O nedenle yine şu son savaşın da müzakereler sürerken başlatılmış olması şaşırtıcı değil kimse için.

Saldırının nelere yol açtığını, İran’ın, ABD üssü bulunan ülkelere füzeler fırlattığını okuduk, ayrıntılarını sonraki günlerde öğreneceğiz. O nedenle saldırının ABD ile İsrail’in ortak saldırısı olduğunu hatırlatıp devam edelim.

İsrail, yine kullanımdan kalkmış kavramları kendine uyarlayarak saldırılar yapıyor dilediği yere. İran’a yapılan son saldırıyı da -önceki gibi- Önleyici Savaş olarak adlandırıyor. Böyle bir savaş türü artık yok, öncelikle bunu belirtelim. İran-İsrail Savaşı (Yazılama Yayınları) adlı kitabımda uzun uzun anlatmıştım; izin verin bazı alıntılar yapayım:

"Önleyici Savaş", üzerinde tam olarak anlaşılamayan bir strateji. Örneğin ABD, savunma hakkını hem Meşru Savunma hem de Önleyici Meşru Savunma olarak ikiye ayırıyor. İkisi arasındaki fark bir saldırının yakın olup olmadığıdır. Meşru savunma, silahlı kuvvetlerin sınıra yığınak yapması gibi, gerçekleşmek üzere olan bir saldırıya karşılık verilmesiyken, Önleyici Meşru Savunma ise, gerçek bir tehdit ortaya çıkmadan önce yapılan saldırıydı.

George W. Bush döneminde ABD’nin, 11 Eylül saldırılarının ardından “Bush Doktrini” olarak kabul ettiği doktrin Önleyici Meşru Savunma üzerine temellendirilmişti. ABD 2003 yılında Irak’a yaptığı bu önleyici savunma nitelikli askeri müdahaleyi haklı göstermek için Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu, bunun da kendisi için tehlike yarattığını ileri sürmüştü. Ancak Irak’ta sözü edilen silahların olmadığının ortaya çıkması ABD’yi yalancı durumuna düşürdüğü gibi Önleyici Savaş’ı da tartışmalı hale getirmişti.

Önleyici Savaş stratejisinin ne olduğuna ilişkin olarak Avrupa Konseyi Siyasal İlişkiler Komitesi’nin 8 Haziran 2007’de açıkladığı “Önleyici Savaş Kavramı ve Uluslararası İlişkiler Açısından Sonuçları” konulu raporu hayli önemli vurgular içeriyor.

Konsey’deki Sosyalist Grup’tan İspanya Temsilcisi Raportör Lluis Maria de Puig’in raporun girişinde yer verilen açıklayıcı notu dikkat çekicidir: "Önleyici Savaş" tarihin kendisi kadar eski bir kav ramdır. Bununla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle uluslararası sistemin istikrarını ciddi şekilde bozma tehdidi taşıyan bir kavramdır.

"Avrupa Konseyi üye ve gözlemci devletler, uluslararası hukuka aykırı olduğu, uluslararası barış ve güvenliğin korunması açısından önemli riskler içerdiği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu konulardaki uygunluğunu, güvenilirliğini, meşruiyetini zayıflattığı için Önleyici Savaş’a tek taraflı olarak başvurulmasını reddetmelidir."(syf.56)

Durum son derece açık. Uluslararası hukuk, başka bir egemen ulusa karşı Önleyici Savaş’ın hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Yani İsrail bir kez daha uluslararası hukuk kuralını ihlal etmiş oldu.

Tamam, durum bu ama kimin umurunda? İran’a kızılsın elbette ancak İsrail de haklı ya da pek matah kabul edilmesin. İran din devletiyse İsrail de öyle. Saldırılarına taktığı isimler bile dini içeriklidir İsrail’in. Son operasyona ad olarak verilen “Kükreyen Aslan” ifadesi örneğin Tevrat’ta geçer: “Aslan kükredi, kim korkmaz? Rab tanrı konuştu, kim peygamberlik etmez?” (Amos 3:8)

Bakın, antipatiyi, sempatiyi bir kenara bırakalım. İran, nefret edilesi rejimine rağmen, mağdur taraftır. Daha önce, yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına kısıtlamalar getirilmesini görüşmeye hazır olduğunu açıklamıştı. Tek itirazı bu konunun füzelerle ilişkilendirilmesineydi. Buna rağmen üzerine çullandı emperyalist/siyonist ittifak.

Gerçekten mesele İran’ı sahip olduğu nükleer kapasiteden arındırmaksa diplomatik yol bunu çözebilirdi.

Yoldan sapmışlarla olmuyor tabii.

Dünya Haberleri