Uğur ERGAN
Türkiye ile AB ilişkileri arasındaki duraklama dönemi 2010’lu yıllarda başladı. 2013’teki Gezi olayları sonrası ilişkilerdeki kriz havası daha belirgin hale geldi.
2016’da FETÖ’cülerin darbe girişimi sorası yeniden gündeme getirilen idam tartışmaları ve Ankara’nın “Darbeye karşı AB’den yeteri kadar dayanışma görmedik” sitemi ilişkileri daha da gerdi.
İpler kimi zaman koptu, bazen yeniden düğümlenmeye çalışılsa da, hiçbir zaman resmi katılım müzakerelerinin başladığı 3 Ekim 2005 öncesi gibi olmadı.
Türk toplumu, o dönem Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın AB’yi hedef alan popülist söylemleriyle işte bu kırılma sonrası tanıştı.
AB’nin Kopenhag (siyasi) ve Maastricht (ekonomik) kriterlerine karşı “Biz de Ankara kriterleri der, yolumuza devam ederiz” sözünü sık sık duymaya başladık.
Ama en ilginci Erdoğan’ın 2016’da AB tarafından gelen eleştirilere, Türkiye ile Norveç’i eş tutarak, yanıt vermeseydi.
Erdoğan, Norveç’in 1972 ve 1994 yıllarında yapılan referandumlarda Brüksel’den gelen AB üyeliği teklifini reddetmesini kastederek, “Bizi tehdit eden AB için de referandum yaparız. Norveç çıktı. Kararı verecek mercii millettir. Gideriz milletimize, millet ne derse o olur” çıkışı yaptı.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın söylediği gibi tarihi genellikle resmi belgeler, akademik kaynaklar veya ciddi tarihçilik yerine, kahvehane sohbetlerinden, dedikodular ve kulaktan dolma bilgilerden öğrenmeyi tercih eden Türk milleti, Erdoğan’ın bu sözlerine inandı.
Oysa Norveç AB üyesi değildi ki, referandumla AB’den çıkmış olsun.
AB, petrol zenginliğinden yararlanmak ve balıkçılıkta dengede tutmak için Norveç’i davet etti ancak Norveç halkı zenginliğini AB ile paylaşmak istemediği için bu daveti iki referandumda da reddetti.
Yani Erdoğan’ın dediği gibi Norveç halkı referandumla AB’den çıkmış falan değil.
Bu kadar uzun bir girizgah yapmamın nedeni, Erdoğan’ın 2016’daki bu popülist tutumuna Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 10 yıl sonra yeniden ihtiyaç duyması.
Fidan, Sky News Arabia kanalına verdiği demeçte AB’nin Türkiye’ye karşı kimlik siyaseti yaptığını savunarak, “Avrupa ilerleyen dönemde Türkiye’ye ihtiyaç duyacak. Gün gelecek Avrupa, ‘Lütfen gelin’ diye yalvaracak. Bakalım o gün biz ne karar vereceğiz” demiş.
Şu birkaç gün içerisinde olan bitene baktığımızda, yaşananlar ne yazık ki Fidan’ın dediklerini doğrular nitelikte değil.
Fidan’ın bahsettiği gün gelir mi bilinmez ama, Avrupa’nın Türkiye’yi atlayıp Hindistan’a uzanması ve bu iki büyük ekonomik gücün 2 milyar nüfusa sahip bir pazar yaratması iki taraf içinde önemli bir gelişme.
Her iki ekonomiyi ciddi boyutta canlandıracak ve toplumlara ekonomik rahatlama getirecek AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nın, siyasi nedenlerden (Çoğunluğu Türkiye kaynaklı) dolayı güncellenmeyen Gümrük Birliği kararı nedeniyle Türk ekonomisine vereceği zararları duymayanımız kalmadı.
Özellikle zaten can çekişen tekstil ve otomotiv söktörünün ciddi boyutta olumsuz etkileneceği söyleniyor.
Fidan aynı demecinde “Türkiye AB üyesi olsaydı Brexit olmazdı” demiş.
Türkiye’nin AB üyeliğinin İngiltere’yi birlik içinde tutacağını iddia etmek ne kadar gerçekçi tartışılır ama bir gerçek var ki, o da İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in 60 kişilik etkili iş insanı ve kültür heyetiyle Çin’e çıkarma yapmış olması. Çin sonrası ikinci durak Japonya. Çin’in Starmer’dan sonraki bir diğer misafiri de Almanya Başbakanı Fdiedrich Merz olacak.
Dikkat edilirse, aklı selim insanlar tarafından “Dünyanın delisi” olarak görülen ABD Başkanı Trump, gümrük tarifeleriyle kimi hedef alıyorsa, Avrupa ona yaklaşıyor, ki o Avrupa gerektiğinde güç olduğunu gösterip, Grönland’ta Trump’ı durdurdu.
Geriye yaslanıp fotoğrafa etraflıca baktığımızda, Trump’tan uzaklaşan Avrupa, Asya’nın büyük güçlerini yanına alma seferberliği başlatmış durumda.
Buna karşılık Türkiye’yi yöneten AKP iktidarının ise, büyükelçisi aracılığıyla kendisine meşruiyet verdiğini belirten Trump’a yanaşmayı tercih ettiğini görüyoruz.
Bu tutum Türkiye için kazanç mı olur yoksa zarar mı, zaman içinde anlarız.