CHP Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı Karar TV yayınında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
En düşük emekli maaşının 20 bin liraya çıkarılması, CHP’nin oy oranı, Suriye’de devam eden süreç, terörsüz Türkiye, infaz kanunu gibi çeşitli konularda soruları yanıtlayan Özel, CHP Gençlik ve Spor Politika Kurulu Başkanı Sevgi Kılıç hakkında yapılan eleştirilere de yanıt verdi.
Özel, CHP listelerinde gelecek dönem başörtülü vekillerin yer alacağını belirterek, bunun bir açılım sürecinin parçası olmadığını, “zamanın geldiğini” vurguladı.
Özel, emekli aylığının 20 bin liraya çıkarılması konusunda MHP lideri Devlet Bahçeli'ye çağrı yaparken, "Bizim önergemiz reddedildi. Biz, '28 bin lira' dedik. Gerçekçi olmasa bile gerçekçi olanı onlar söylesin. Devlet Bey büyüğümüz. Bir büyüklük yapsın. Tırnak içinde raconu kessin" dedi.
"DEVLET BEY RACONU KESSİN"
Meclis'te görüşülen kanun teklifinin kabulünden sonra en düşük emekli aylığı 20 bin lira olarak belirlendi.
Önerilerinin 28 bin lira anımsatan Özel, tekliflerinin reddedildiğini söyledi.
En düşük emekli maaşının 20 bin liraya çıkarılmasına ilişkin maddenin tekrar görüşülmesi için önerge vereceklerini bildiren Özel, şöyle konuştu:
"Biz '28 bin lira' dedik. Bizim önergemiz reddedildi. Devlet Bey büyüğümüz; bir büyüklük yapsın, tırnak içinde 'raconu kessin'. Desin ki: 'Bunun oluru 24.' Devlet Bey'in hatırı için 20 binin üzerindeki her rakama oy vereceğiz, onların önergesine. Tabii şu an bir önerge ihtimali yok gibi görünüyor. Meclis'te görüşmeler tamamlanmadan önce her zaman tekriri müzakere o madde için görüşmelerin yenilenmesi önergesi olabilir. Onu vereceğiz. Herkes oradayken bu maddeyi bir daha görüşelim diyeceğiz. Maddenin görüşülmesi çoğunluk oyuna bağlı. Biz bütünün oylamasında 20 bine hayır oyu vereceğiz. Geçen hafta biraz ümitliydik ama Devlet Bey'in bu yaklaşımıyla ümitlerimiz kırıldı."
"EMEKLİYE 600 MİLYAR YOK, KURUMLAR VERGİSİNE 768 MİLYAR VAR"
Türkiye gibi bir ülkenin bütçesinin tüm ihtiyaçlara yeteceğini ancak hepsine birden yetmeyeceğini söyleyen Özel, siyasetin görevinin tercih ve öncelik belirleme işi olduğunu vurguladı.
Bu yıl bütçe kalemleri arasında 768 milyar lira tutarında vazgeçilecek kurumlar vergisi bulunduğunu kaydeden Özel, sözlerine şöyle devam etti:
"Vazgeçilecek kurumlar vergisi yani… Çalışacak, kazanacak ki; bunu hani böyle çok şey yapmak için istemiyorum, çok sloganlaştı… Beşli çete, 40-43 tane kamudan en çok ihale alan firmanın geçen sene ödemesi gereken dünya kadar vergi, hem de o kalemde karşılığı önceden hazırlanmış şekilde affedildi. Plan Bütçe Komisyonlarına verilen önergelerle.
Şimdi emekliye 650 milyar lira lazım, yok; ama vazgeçilecek kurumlar vergisine 768 milyar var. Emekliye 600 milyar yok. Faize 2,4 milyar lira var. Veya peşinen bütçe açığı… Ya bütçe açık verir; 'Bu, büyüyecek olmanın delaletidir' diyerek bütçe savunuyorlar. 2,7 trilyon açık var ama emekliyi de düşünelim: Açığı 3,3 trilyonla başlatıp buna göre büyüyelim hesabı yok. O açıdan bir kere şöyle: Büyük bir haksızlıkla karşı karşıyayız. AK Parti ilk geldiğinde en düşük emekli maaşı 1,5 asgari ücret alıyordu; bu SSK emeklisi açısından.
Hatta burada bir kez daha düzeltelim: Bunu yıllardır konuşuyoruz. Bunu Cumhurbaşkanı Yardımcısı bütçe sunumunda kabul ediyor; Plan Bütçe Komisyonu üyeleri kabul ediyor; AK Partili hatipler kabul ediyor. Bu o kadar herhalde yayıldı ve bir tepkiselliğe dönüştü ki dün Erdoğan, kendi ikna gücüyle bunun yanlış olduğunu, bunun yalan olduğunu; kendileri iktidara geldiğinde asgari ücretin 184 lira olduğunu -bu doğru- en düşük emekli maaşının 66 lira olduğunu söyledi. 'Üçte biriydi' dedi. Olacak şey değil."
"DEVLET PERSONEL REJİMİ ÜZERİNE ÇALIŞIYORUZ"
Özel, topyekün bir şekilde hem emeklilik hem de devlet personel rejimi üzerinde hassasiyetle çalıştıklarını belirtti. Devlet personel rejimi ve gelecekte özel sektördeki nitelikli yöneticilerin kamuya nasıl istihdam edileceği konularında Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi ile Genel Merkezin ortak toplantısına başkanlık ettiğini söyledi.
"AÇIK ARA 1'NCİ PARTİYİZ"
Özel, kendisine yöneltilen CHP’nin oy oranına yönelik soruya, 55 yaş üstünde ve 18-25 yaş grubunda açık ara birinci parti olduklarını söyledi.
Özel'in oy oranına ilişkin yanıtı şu şekilde:
"Şu anda Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1. parti olmasını sağlayan en önemli dinamikler; belli bir yaş grubunda, özellikle emeklilerde (55 yaş üstünde) açık ara 1. parti olması, 18-25 yaş arasında açık ara 1. parti olması ve bunun yanında düşük eğitim seviyesinde -onlar zaten çok at başıdır- düşük gelir seviyelilerde ise ilk kez 1. parti olmasıdır. Burada açık ara değiliz ama ilk kez 1. partiyiz. Hep CHP eleştiriliyordu: 'Siz elitlerin partisiniz' falan. Tabii orada Meclis’e giderseniz Audilerin nasıl yer değiştirdiğini de görürsünüz. En mütevazı arabalar CHP’lilerde, en fiyakalı arabalar AK Partililerde artık. Ama bu süreçte düşük gelir seviyesinin, düşük eğitim seviyesinin, yüksek yaş grubunun, emeklilerin ve gençlerin 1. partisi olmak; 1. parti pozisyonumuzu en çok güçlendiren dört ana kolon. AK Parti geçen yılı -kararsızlar dağıtılmadan- 28,5'la tamamladı. CHP ise 32,7 ile tamamladı. Kararsızlar dağıtıldığında biz 36-38 arasına geldik. Önümüz açık, ileriye doğru gidiyoruz."
"AÇILIM OLSUN DİYE DEĞİL, ZAMANI GELDİ"
Özel, CHP Gençlik ve Spor Politika Kurulu Başkanı Sevgi Kılıç hakkında yapılan eleştirilere de tepki gösterdi. Özel, CHP içerisinde başörtülü herkesin siyaset yapabileceğini belirtti.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin listelerinde gelecek dönem başörtülü milletvekillerinin yer alacağını söyleyen Özel, bunun bir açılım için değil, zamanın geldiği için olduğunu vurguladı. “Artık bu anormal bir durum değil” diyen Özel, bu konuda yapılacak eleştirilerin hem ilgili kişilere, hem partiye, hem de Türkiye’ye hakaret anlamına geldiğini ifade etti.
Özel, konuya ilişkin açıklaması şu şekilde:
"Şöyle bir şey söyleyeyim; burada samimi kanaatimi dile getireceğim. Aslında bu 'açılım maçılım' meselesi lider için konforlu bir şey; liderlik algısını pekiştiren bir şey. Yani 'işte ben yaptım' falan… Ben bu açılım meselesini şöyle görüyorum: Açmamış bir çiçeği, olgunlaşmamış bir meyveyi ortaya çıkarmak için yaptığınız iş doğal değildir. Doğal olan, onun organik olarak orada açabiliyor olmasıdır. Benim Parti Meclisi üyem ve Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisindeki Gençlik ve Spor Bakanı; bundan önceki iki yılda da değişim kurultayı ile birlikte Sevgi Kılıç... Öyle 'efendim bize de bir tane başörtülü lazım, tesettürlü lazım' diye değil; Beykoz’un bir köyündendir Sevgi. Beykoz’un köyünden, CHP siyasetindeki mücadeleyle; belki de başörtüsünün yarattığı zorluklara rağmen, belli dönemlerde -bugün değil ama ilk başlarda- yükselerek İstanbul Gençlik Kolları'na kendini kabul ettirmiş. Değişim Kurultayı'nda irade koymuş, delege olmuş, bizimle birlikte hareket etmiş. Ve sonra da alnının teriyle, anasının ak sütü gibi helal bir emekle; CHP’nin ilk başörtülü genel başkan yardımcısı olmuş kişidir.
Veya Emine Uçak. Emine Hanım, yerel seçimler sürecinde birlikte çalıştığımız Reform Enstitüsü'nde çok doğru raporlamalar yapan bir arkadaşımız. Değişim hareketinin sahada, hem yerel seçim sürecinde hem devamında çok faydalandığı bir arkadaş olarak, hak ederek; benim kendisine teklifimle partimizde, Parti Meclisi’mizde yanılmıyorsam 6 Nisan’dan beri- yer aldı. 6 Nisan’da ilk aldık, şimdi 3. kez seçildi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin listelerinde gelecek dönem başörtülü milletvekilleri göreceksiniz. Ama 'bu bir açılım olsun' diye değil; zamanı geldi artık. Zamanı geldi… Yani artık bu anormal bir şey değil. Kimse Sevgi’ye bakınca 'Ha, bu da CHP’nin başörtüsü' demesin. Onlara da hakaret, partiye de hakaret; artık Türkiye’ye de hakaret.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde şu anda bir başörtülü arkadaşın varlığı, başörtülülere bir mesaj değil; organik olarak başını örtenle örtmeyen eşit şartlarda mücadele edebiliyorlar ve bu noktaya gelebiliyorlar. Bizim bundan sonra oradan davet etmemiz gereken seçmen 'başörtülü arkadaşlar var, bize oy verin' değil. Mesaj şu: Başörtülü bütün kadınlar; CHP’de başörtülüler, siyasi rekabette başörtüsüzlerle eşit şartlarda gelin, burada siyaset yapın. Eskiden başı örtülü birisi CHP’ye baktığında 'Ya orada beni kabul etmezler, ben zorlanırım' diyordu. Mesela Sevgi hakikaten zorlanılacak zamanlarda büyük bir mücadele vererek gelmiş. Cumhuriyet Halk Partisi’nde başörtülü olmak ya da olmamak, bir dezavantaj ya da avantaj değil; olması gerektiği gibi normal bir noktadayız. Bundan sonra artık bir mesele yok.
Özgür Özel'e yöneltilen sorular ve cevapları şu şekilde:
"ZAMANI GELDİ NE DEMEK?"
"Hayır, şöyle… Cumhuriyet Halk Partisi’nde şu anda bir başörtülü, tesettürlü arkadaşın varlığı başörtülülere bir mesaj değil. Organik olarak başını örten ile örtmeyen eşit şartlarda mücadele edebiliyorlar ve bu noktaya gelebiliyor. Bizim bundan sonra oradan davet etmemiz gereken seçmen değil. ‘Başörtülü arkadaşlar var, bize oy verin’ değil. ‘CHP’de başörtülüler, siyasi rekabette başörtüsüzlerle eşit şartlarda. Gelin burada siyaset yapın.’ Benim esas zamanının geldiğini eskiden başı örtülü birisi CHP’ye baktığında ‘Orada beni kabul etmezler. Ben zorlanırım…’ Mesela Sevgi, hakikaten zorlanacak zamanlarda büyük bir mücadele vererek gelmiş. (Yine de vitrin süsü olmakla suçladılar.) Suçladılar. Ama büyük haksızlık oldu. Eğer vitrin süsüne ‘vitrin süsü’ derseniz o yapışır. Siz bu kadar organik bir siyasetçiye ‘vitrin süsü’ derseniz, en büyük zararı bu sözün sahibi gördü. Benim artık gördüğüm şu. Cumhuriyet Halk Partisi’nde başörtülü olmak ya da olmamak bir dezavantaj ya da avantaj değil. Olması gerektiği gibi normal bir noktadayız. Bundan sonra artık hiçbir şey yok. Bundan önce de ben hani kendimle ilgili dönüp tekrar anlatmayayım. Onu sizin gazeteyi ziyaretimde konuşmuştuk. Zaten Özlem Hanım ile Meclis’te tutanak altında da atışmamız var. ‘Başörtüsü düşmanı partinin temsilcisi’ deyince, ‘Ya yapma’ dedim. Ben 1992-96 arasında Ege Eczacılık’taydım. Başörtülü arkadaşlarımızı laboratuvara sokmamaya kalktılar bir gün. Biz üç gün boykot yaptık. Çıktık, hep birlikte girdik başörtülü arkadaşlarımızla beraber. Sonrasında ‘Bilmiyordum’ dedi. Veya bir kere de beni şeyle suçladılar. Nereden buluyorlarsa buluyorlar. Tabii devlet ellerinde. Yasa dışı örgütlerle birlikte eylem yapmışım Ege Üniversitesi’nde. Doğru. Yasadışı örgütle değil ama yasadışı örgütün uzantısı olmakla suçlanan Grup Yorum’la. DHKP-C ile ilişkilendiriyorlardı. Ben Grup Yorum ile birlikte eylem yaptık. Ama eylem başörtüsüne destek eylemi çıktı. Grup Yorum’cular da oradaydı, ben de oradayım. Bütün demokratlar oradaydık biz. Ben Grup Yorum ile aynı siyasi yönelimde değildim o gün. Ben sol ve sosyal demokrat, kendi kimliğimdeydim. Ama arkadaşları laboratuvara sokmuyorlar diye okulun önünde miting yapmışız, o da öyle çıktı. O yüzden bir kere partinin Genel Başkanı olarak, bizim kadrolarımız olarak biz ne geçmişte, ne bugün başörtüsüyle derdi olan insanlar değiliz. Ama artık zaten bunun bir dert - mert, hani bugün gelinen nokta Türkiye açısından da parti açısından da sağlıklı bir nokta. (Kıyafeti özgürlük sayan bir anlayış.) Doğru. Bir de başörtüsünü ve başörtülüleri kendisinin arka bahçesi, tapulu seçmeni gören anlayış var. Biraz önce Akif Bey’in hatırlattığı. O da yanlış bir anlayış. ‘Başörtülü bendeyse, kendi rızasıyla mücadele ediyordur. CHP’deyse vitrin süsüdür.’ Bu da yanlış bir anlayış. Aynı çarpık bakış açısı.”
"BU MİLLETİN DEĞERLERİ İLE DİNLE, CAMİYLE UĞRAŞAN CHP İMAJI ALGISININ ARTIK AŞILDIĞINI SÖYLEYEBİLİYOR MUSUNUZ?"
“Yani ben öyle görüyorum. Bursa Ulu Cami’de cuma namazı çıkışı 270 tane selfie çektirdiğime göre ve hiç de böyle kendiliğimizden gittik. Ben utanıyorum, ‘Ya yapmayın camide olmaz’ diye,’Yok yok, benim damat sizden, ona yollayacağım Genel Başkan cumaya gelmiş diye’ diyor. Benim kendimin de CHP’de siyaset yapan arkadaşlarımızın da içimizde Sünnisi var Alevisi var Hristiyan var, her dinden her görüşten her mezhepten arkadaşlarımız var. Kimsenin kimseye iliştiği yoktur, kimsenin kimseyi ne bir yere gitmeye ya da gitti diye eleştirme şeyi var. (‘Bunlar gelse Diyanet’i kapatacak’ dendi size 2023’te) Diyanet’i kuran parti niye kapatsın? Birincisi bu. (İmam hatipleri kapatacak mısınız?) Hayır. Niye kapatalım? Ayrıca ne çalışıyoruz şunu söyleyeyim. Barış Övgün Hocamızı biz bakanlıklar var ya, Cumhurbaşkanlığı sisteminde. Tabii Gölge Kabine deyince her bir bakanlığın karşısında bir şey koymak zorundasınız. Ama boşta kalan kurumlar var. Bunlar da Cumhurbaşkanına doğrudan bağlı kurumlar. İşte KİT’ler, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı, Merkez Bankası. Varlık Fonu Yönetimi falan gibi. Varlık Fonu ayrıca tarif edilmiş ama saydığım diğerleri öyle. Barış Övgün Hoca’nın da uzmanlık alanı bu. KİT’ler ve Cumhurbaşkanına doğrudan bağlı kurumların Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemindeki yeri gibi bir şey tartışıyor akademisyen olarak. Biz Barış Övgün Hoca’yı PM‘ye de davet ettik, CAO’da da görevlendirdik. Şimdi mesela önümüzdeki günlerde bir konumuz, hem Diyanet’le ilgili, CAO’da bir görevlendirme yapacağız. Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarında Diyanet İşleri Başkanlığı, Gölge Diyanet İşleri Başkanı koyacağız demeyelim ama, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın politikalarının nasıl olacağını tek tek yazacağımız görevlendirmeler yapıyoruz. Ayrıca Alevileri de doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı, Sünniler gibi. Yani birisi Cumhurbaşkanına bağlı ‘Çünkü sen makbul mezhepsin.’ Diğeri, sen Kültür Bakanına bağlı. Şimdi söyleyince kızıyorlar, geçmişte ‘Cemevi cümbüş evi’ laflarından dolayı kafadaki kodlama onu Kültür Bakanlığına bağlamış. Biz Alevilerin de Sünnilerin de tüm dinlerin temsilcilerinin de inançlarının alacağı hizmet açısından, devletin yapacağı katkı ve kolaylaştırıcılıklar açısından doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı kurumlar üzerinden olmasına, eşit bir hiyerarşide olmasına çalışıyoruz. Neden söyledim, sorunuzun ne tarafından bunu ifade ettim. Bırakın kapatmayı. Biz iktidar olduğumuzda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı nasıl yöneteceğimizi de yazmaya ve bunu propagandasını yapmaya hazırlanıyoruz. Yani seçmene gittiğimizde bana ‘Tarımda ne yapacaksın?’ diye sorduğu zaman, ‘Millî eğitim politikan ne olacak, yönetim sisteminde ne getiriyorsunuz’a her bir cevabım, ‘Güçlü bir parlamento, tarımda doğru ürüne teşvik sistemli, devlet garantili, satın almanın devlet tarafından regüle edileceği’ gibi çözümleri söylerken, ‘Diyanette siz ne yapacaksınız?’ diyene de yazılı ve somut bir beyanımız olacak. (Bunlar din düşmanı propagandasından korkunuz olmayacak yani) Ya zaten bu korkunun kendisi arızi bir durum. Bu korkuya kapılacak bir durumda değiliz biz yani. Bu konuda kendimizden eminiz. (Muhafazakar kesimdeki kaygı) Ya biz de gözlemliyoruz. Şöyle gözlemliyoruz. Hani böyle kırılmayan kabuklar, kabartılmayan kulaklar ama eskiye göre baktığımızda bu konuda mesafe aldığımızı görüyoruz. Biz de çalışıyoruz yani nasıl anlatalım ki çünkü bu kaygıları bertaraf ettiğiniz noktada o kaygı sahibi, kaygı duymayandan daha fakir aslında. Daha yoksul, daha endişeli. Ama o kaygısından dolayı siyasi tercihini değiştirmiyor olabilir. Dediğim gibi son sorunuza katılıyorum ve cevabı belki de bir önceki sorunun aradığı cevaptır. AK Parti’nin bu kadar kötü yöntemine rağmen hala gerilememesi, alternatifin durumu ile ilgili bir takım şüphelerin, endişelerin hala var olduğunu gösteriyor.”
SURİYE KONUSUNDA DEĞERLENDİRME
"Başta Twitter, sonra Twitter’la yarışır iktidar medyasının bazı köşe yazarları, hepsi demeyeyim ama içlerinde bir yüzde 30 var hakikaten Twitter’daki trollden daha berbat bir dil kullananlar var içlerinde. Düne kadar işte sessiz sedasız veya vardır işte bizimkilerin ‘Bir bildiği vardır’ diye takip ettikleri süreçte bir anda böyle bir Kürt düşmanlığı ve ‘Vay efendim gördünüz mü şöyle oldu.’ Bir kere benim temel itirazım şuna. Suriye’de 2 milyonun üzerinde Kürt yaşıyor, işte SDG’nin içindeki rakamı 100 bin. Bunun yüzde 55 - 60’ı Arap aşiretleri. işte 40 bin, 20 bin tane YPG’nin elemanı var. Bir kere yani Suriye’de sadece YPG’liler yaşıyor diye bir bakış açıları var. Ve Suriye’deki bütün Kürtleri de terörist olarak gören ve neredeyse ‘Atom bombası atalım, bunlardan kurtulalım’ bakış açısı var iktidarın bazı kalemlerinde ve o besleme sosyal medya trollerinde. Bir kere bu o kadar incitici bir şey ki. Ya bir kere tarihsel olarak işte sınırlar nasıl oluşturuldu, Lozan Anlaşması nasıl şartlarda oldu, Sevr ne diyordu, Lozan ne diyordu.? Yani sonuçta Orta Doğu’da o günün şartlarında sınırlar çizildi ve bir kardeş bu tarafta kaldı, bir kardeş bu tarafta kaldı. Bunu görmek lazım. Cumhuriyet döneminde bir takım göçler oldu, yer değiştirmeler oldu. Gerçekten ben söylerken, oradakiler kardeşim, kendimi Türkiye’deki bir Türk olarak Suriye’deki Türkmenlerin de akrabası olarak görüyorum, Türkiye’deki Kürtlerin akrabasıyım, Türkiye’deki Kürtlerle akrabaysam Suriye’deki Kürtlerle de akrabayım. Çünkü tarih içinde sınırların nereden çizildiğinin, kardeşliğe engel olacak bir tarafı yok. Bayramlarda birbirine, normal zamanlarda gidip gelmelerden falan. Aslında bunu en çok söylemesi gerekenler, bir anda bir nefret söylemi, bir çirkin dile büründüler. Onu dedim. Herkes söylediği söze dikkat etsin. İkincisi, ya düne kadar hani biz Ortadoğu’yu doğru okuyorduk? Türklerle Kürtlerin birlikteliği çok önemliydi. Suriye’nin üniter devlet yapısını koruması, o yapının içinde Kürtlerin, Türkmenlerin, Araplar, Dürzilerin, Alevilerin anayasal haklarının olması. Anayasal güvence altında birlikte üniter bir devlet olarak bulunmaları. Bizim onlarla ilişki içerisinde olmamız ve bir anda Türkiye ve Suriye birlikte kazanacaktı. Ne oldu şimdi?”
"ŞİMDİ NEREDEYSE O SÜRECİ ŞEYTANLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR"
“Ben Suriye demokratik güçleri içinde Kürtlerin 30 - 35 bin olduğunu biliyorum, bunlar 100 bin sanıyormuş. 35 bin olduğunu duyunca birden sevinip ‘O zaman tepeleyelim bunları.’ Son bir Kürt’ü de tepelemeyelim. Ve oradaki demokrasi arayışı, yerel yönetimleri üzerinden demokrasi arayışı ve genel Suriye yapısı içinde temsil edilme, eşit vatandaş olma talebini niye çok görelim? 2 milyon Kürt yaşıyor orada. Benim temel yaklaşımım bu. Ben bu açılım, çözüm meselesinde gerçekten terörün bitmesi, Türkiye’ye de Suriye’ye de demokrasinin gelmesi ve bunun bir de devamında da Suriye’nin de Türkiye’nin kalkınması. Sömürülen, birileri için savaş yaptırılan, bazı uyanıkların iki tarafa da silah sattığı bir süreçten birlikte kalkınan iki ülke olması umuduyla. Yani sonuçta Şam’ın, Halep’in, Suriye’deki o kadim kentlerin yakılmasının, yıkılmasının bana ne faydası var, sana ne faydası var? Orada bir medeniyet yeniden kalkınma noktasında ayağa kalkarsa, bunun hem insanlığa faydası var hem de en çok akrabasına. Yani ‘Komşuda pişer bize de düşer’ diye atasözümüz var. Bu iki taraf için de geçerli. Komşuda felaket olursa sana da felaket gelir. Komşuda güzel bir yemek pişerse Halep’te, neden bu yemek yenmesin Türkiye’de afiyetle. Benim meseleye baktığım bu. Biz meseleye bu samimiyetle bakarken, bu arkadaşlar bize ‘Siz çekilin’ yani hani bizi masaya oturtmamaya, masadan kaldırmaya…. Bir partinin İstanbul il başkanlığına 5 bin polis yollayan adam, o partinin İstanbul il başkanlığını mı hedef alıyordur? Yoksa oturduğu masadan kaldırmak için son kozunu mu oynuyordur? Görmedim mi o oyunları? ‘CHP bu masada olmasın, süreç başarılı olursa CHP bu sürecin bir parçası değil, hatta karşısında olsun. Efendim Kürtleri kaybetsin.’ Bu samimiyetsizlik bu süreçte ortaya çıktı şu geçtiğimiz birkaç günde. Benim siyasetin bu kadar konjonktürel, bu kadar ikiyüzlü yapılmasına tahammülüm yok. Öyle olsa siyaset yapmam zaten, gider eczanemde otururum paşa paşa. Akşam 5’te ‘Hadi çocuklar ben gideyim’ derim. Hafta sonu Dikili’de, Foça’da bir yazlık ayarlarım. Niye bu kadar canımızı dişimize takmışız mücadele ediyoruz? İnandığımız uğurda, doğru işler olsun diye. O kadar ikiyüzlülükle siyaset yapacağıma, gider Manisa’da mesleğimi yapardım ben. O yüzden o arkadaşlara benim temel eleştirim buradan. Geçen sene Suriye’de İdlip’te tutulan yapılar, İngiltere’nin yetiştirmesi, Amerika’nın ‘he’ demesi, İsrail’in ön açmasıyla Şam’a doğru yürüyüşe geçtiler. 48 saat önce Erdoğan’ın açık beyanı var. ‘İdlip’teki bazı yapılar harekete geçti. Bunların bizle alakası yok. Kaygıyla takip ediyoruz’ diye. İki gün sonra ‘Suriye’deki büyük oyunun kurucusu reisimiz’ diye çıktılar kenara. Süreç dedikleri gibi olmadı, oradan büyük bir çıkış bekliyorlardı. Başka bir noktaya savruldular. Şimdi bu çözüm süreci üzerinden önce ayak sürüyorlardı, sonra sahip çıkıyorlardı. Şimdi neredeyse o süreci şeytanlaştırmaya çalışıyorlar. Oysa burada meseleyi sakinlikle karşılamak lazım. Ben Suriye’de de terör olsun istemiyorum, Türkiye’de de terör olsun istemiyorum. Suriye’de de Türkiye’de de terör bahanesiyle toplumların üzerinde baskı olsun istemiyorum. Her iki tarafta da demokrasi olsun istiyorum, kardeşlik olsun istiyorum. Bu ezbere laflara ve sürekli şiddet çağıran dile de itiraz ediyorum.”
"TERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE NE OLACAK? MECLİS KOMİSYONUNUN ÇALIŞMALARI NE AŞAMADA?"
“Ben vakıfım. Şöyle ki arkadaşlarımız zaten düzenli olarak haftalık bilgilendirme yapıyorlar. Orada 11 arkadaşımızla temsil ediliyoruz. Bir tanesi de Murat Emir, Grup Başkanvekilimiz, Gökçe Gökçen de Genel Başkan Yardımcımız. Onlar da MYK’yı düzenli olarak da bilgilendiriyorlar. Ayrıca ben ihtiyaç oldukça komisyonun bütün üyeleriyle de toplanıyorum. Rapor yazma aşamasındalar malum. Yaz boyunca biraz da süreç uzatılarak zamana yayılarak, dinleme süreçleri bitti. Şimdi bir rapor yazılacak. Komisyon ilk başta ‘Bir takım kanun teklifleri hazırlar mı?’ falan filan deniyordu. Onun yerine bir çerçeve rapor, bütün partilerin kendi pozisyonlarını tarif ettikleri tekil raporlar oldu. Şimdi bu raporlar ortaklaştırılıyor. (MHP’li Fethi Yıldız ‘Bütün partiler uzlaştı’ dedi.) Ben o kadar iyimser değilim, ama gayretkarız o konuda. Yani şimdi Fethi Bey biraz böyle şey. Şu ana kadar bütün partilerin bir uzlaşıyla bir rapor çıkarma iradesi var. Çünkü Türkiye bundan kazanır. Şöyle söyleyeyim, öbür türlü böyle şey gibi düşünün. Herkesin bir talep tarifi var, halka tarif ediyor. Biri diyor işte terörsüz Türkiye, öbürü diyor özel yasa, öbürü diyor demokratikleşme, öbürü diyor kayyıma karşı bilmem ne. ‘Önce benimki’ deyip onun sıralamasına karar verirsek burada bir peş peşelik olacak. Bir kandırılma, geride bırakılma, aldatılma kaygısı hep olur. Onun için ben bu halkaların böyle iç içe geçirilip, peş peşe değil iç içelikle ele alınıp, kendi halkasını çekmek isteyenin hepsini birden asılması gerektiğini savunuyorum. Bir yandan özel yasa çıkarayım derken demokratikleşmeyi ihmal etmeyelim. O yüzden raporun peş peşe ilkesiyle değil, iç içelik ilkesiyle yazılmasını biz savunduk. Bunu da savunmaya devam ediyoruz. Genel olarak da burada bir mutabakat görünüyor, ben bundan memnunum. Böyle olmalıdır. Ayrıca da şöyle olmamalıdır. ‘Senin madden, benim maddem’ değil. Rapor birlikte sahiplenilirse o açıdan önemli olabilir. Sevabıyla günahıyla birlikte bu taşınır. Cumhuriyet Halk Partisi ve AK Parti açısından at başı giden ve gelecek için iktidar için yarışan iki parti açısından riskli alanlar vardır. O yüzden de belli temkinler, belirli yaklaşımlar anlayışla karşılanmalıdır. Ama büyük bir sorunu ortadan kaldırmak da biraz cesaret işidir."
"YASAL DÜZENLEMELERDE CHP’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ NE OLUR?"
"Vallahi şöyle söyleyeyim. Henüz rapor yazım aşamasında olduğumuz için böyle kırmızı çizgi tarif etmek, pozitif yasama anlayışına da bir işin oluruna da aykırıdır. Çünkü herkes kırmızı çizgilerini koyar, yürüyecek yer kalmaz. O yüzden. Ama hiç şüphe yok ki, biz kendi programımızla, kurucu parti olmamızla, seçmenimizin hassasiyetleri ile, bizim bu komisyona girmemiz noktasında endişe duyanlara, ‘Olduğumuz değil, olmadığımız komisyondan korkun’ diye ortaya koyduğunuz taahhüdümüze de bağlıyız. Ama hani somut olarak ‘Şu benim kırmızı çizgim’ demem, müzakere mantığına aykırı.”
"ÖZEL YASA KONUSUNDA BİR ORTA YOL BULMAK MÜMKÜN OLUR MU?"
“Şimdi siyaset bunun sanatı. Bir uzlaşma, bir orta yol bulma, en az mağdur yaratma, mağdur yaratmama. Arkadaşlar rapor aşamasında bunu sağlayabileceklerini düşünüyorlar. Ama ben de zorlukların farkındayım. Örneğin terör tanımının yeniden ele alınması meselesi. Türkiye’de düşünce özgürlüğünden muzdarip herkesi, sağından solundan herkesin sorununu çözecektir. Adil yargılanma meselesi, geçmişe yönelik bazı mahkemelerin Olağanüstü Hal Döneminde yaptığı yargılamalar açısından bakıldığında, bu sadece işte PKK’lıları falan kapsamaması lazım. Adil yargılanma hakkı, yeniden yargılama hakkına yönelik olarak. Şu hassasiyeti biliyorum paylaşıyorum da. Efendim bir darbe girişimi olmuş, adam F-16’larla gelmiş, Meclis’i vurmuş. Anayasal düzene kastetmiş. Bir darbe girişiminin içinde bulunmuş kişiler var ve bunların bir tarafta münfesih bir terör örgütünden bahsedilirken, bunların da dışarı çıkmasını istemiyoruz yaklaşımını ben paylaşıyorum. Bu ülkeye karşı. Ama 15 Temmuz’dan sonra dünya kadar yargılama yapıldı ya da yapılmadı. Doğrudan memuriyetten atılanlar oldu, bu insanlardan mahkemeye başvurup haklı çıkanlar oldu, yargılanıp beraat edenler oldu. Haklarında suç duyurusunda bulunup kavuşturmaya gerek yok, hakkında dava bile açılmayanlar oldu. Ama memuriyetten edildiler. KHK mağduriyeti mesela. Burada bir demokratikleşme adımı atılacaksa, ‘Efendim sadece özel yasa diyelim, bu özel yasadan sadece işte PKK örgütü yararlansın, bunun dışında kimse yararlanmasın.’ Ya bırakın bir örgütsel faaliyet içinde bulunup pişmanlık nedamet getirip, söyleyen örgüt mensuplarının yararlanmasını, burada örgütle bir bağının olmadığını mahkemenin karar verdiği, yargılanmasına bile gerek görmediği masum insanlar mağduriyet yaşıyorlar. O noktada mesela katı olunmaması, o noktada mesela eşitlik ilkesine uygun şekilde, hukuk güvencesine uygun şekilde adımlar atılmasını falan da düşünüyoruz. Bu meseleler çok istismara açık meseleler. İktidar medyası eliyle, bir kelimeyi alıyorlar bilmem ne yapıyorlar. Ama benim hep ilk günden beri üzerinde durduğum ve arkadaşlarımızla ortaklaştığımız aslında sihirli kelime, demokratikleşme. Gerçekten demokratikleşme adımları samimiyetle ve ve herkes için atılırsa, sorunların çok büyük bir kısmı çözülüyor. Ama çatışmalı süreçlerin tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik, dünyanın neresinde bir şey yaparsanız yapın bazı özel düzenlemelere ihtiyaç var. O noktada da tüm taraflar sözlerini tutup da gerekli adımlar samimiyetle atılırsa, işte silahlar tamamen bırakılır, artık bir terör örgütünün yeniden faaliyete geçme riski ortadan kalkar. Ama bu noktada da gerekli demokratik güvenceler toplumun tamamına sağlanırsa hep birlikte bu işi gerçekleştirmekte fayda görüyoruz.”
"SİL BAŞTAN İNFAZ KANUNU YAPILMASI GEREKTİĞİNE İNANIYOR MUSUNUZ, GÜNDEMİNİZDE VAR MI?"
"Şüphesiz var. Bizim İnfaz Kanunumuz, hatta Türk Ceza Kanunumuz ilk başta yapılırken iki partinin de katkı sağladığı, akademisyenlerin katkı sağladığı, önemli düzenlemelerin olduğu kanunlardı. Ama ona emek veren İzzet Özgenç hocaların, o dönemde çok sayıda akademisyenin şu anda ‘Bu bizim yaptığımız kanun değil. Her gün değişerek berbat bir noktaya geldi’ diyerek eleştirdikleri bir süreç var. Mutlaka Türkiye’nin hem Türk Ceza Kanunu’nu, hem İnfaz Kanunu’nu yeni baştan bir ele alması gerekiyor. Çünkü artık öyle hani ‘yamalı bohça’ derler ya. Yama dediğin iki tane olur, üç tane olur. Bizim Türk Ceza Kanunu, İnfaz Kanunu ve İhale Kanunu’nda yamaların arasında bohça görünüyor. 214 kere kere kanunda değişiklik yapmış. Böyle kanunun kendisi eser miktarda var, gerisi yamalardan oluşuyor.”
"TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ İLE 19 MART SÜRECİNİN BİR ARADA YÜRÜTÜLEMEYECEĞİNİ DÜŞÜNENLER VAR. SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ NEDİR, GİDER Mİ?"
“Gitmez. Ama gitmeyecek diye biz bu komisyona ilk gireceğimiz zaman bize diyorlardı ki tam bu dediğiniz çelişkilerle ‘Niye giresiniz?’ 2 Eylül günü İstanbul İl kongresi iptal edilmiş. Ya da 8 Eylül günü beş bin polis İstanbul il binasında hücum etmiş. ‘Hala oturacak mısınız?’ Ama şimdi şunu tartışıyoruz. Bir yanda bazı kanunlar, bir yanda demokratikleşme. Bunları peş peşe değil, iç içe yapalım. Biz masadayız. Şimdi biz bu masada oturduk. Dediğiniz noktaya geldi iş. Tarif edildiği gibi oldu. Biz masada oturduğumuzla kalırız. Bu işten ‘aldatılmış’ demeyeyim. Bir taahhütle oturmadık. Ama bu işe boşuna emek vermiş oluruz ama bir yandan da biz Türkiye’nin terör sorunu çözülsün diye, terör örgütü silah bıraksın diye de ülkenin ana muhalefet partisi olarak inisiyatif almış durumdayız. Bu arkadaşlar işin bu tarafı dışında demokratikleşme boyutunu görmeden ve oradaki yapılması gerekenleri yerine getirmeden masadan kalkmaya ya da bu süreci bitirmeye çalışırlarsa zaten samimi iseler bile terörü ortadan kaldırmakta muvaffak olamazlar. Çünkü dünyada terörün, çatışmalı süreçlerde karşılıklı müzakere, verilen sözlerin karşılıklı tutulması, karşılıklı jestlerin yapılması ve geçmişteki birtakım hatalardan ders alarak demokratik adımların atılması yapılmadan başarıldığı hiç görülmemiş. Olmaz. Geçen seferki ardından yaşanan büyük acılar da bu yüzdendi. Belki burada o anlamda bir daha bir Hendek olayı olmaz ama bir başka toplumsal tansiyon yükselir, başka sorunlar çıkar. O yüzden devlet yönetme ciddiyetinde olan insanlar böyle sorunların çözümünün demokratikleşme ile olduğunu görürler. Ben dahasını söyleyeyim size. Bana bazen soruyorlar, ‘CHP’ye bu saldırılar ne manaya geliyor?’ diye. Ben diyorum ki ‘Rejim düşman değiştiriyor.’ Nasıl oluyor? Rejim eskiden Kürt siyaseti düşmanıydı. Şimdi onlarla barışıyor, CHP siyaseti düşmanı. Çünkü rejim düşmanlık üstüne kurgulamış kendisini. Muhabbet üzerine, dostluk üzerine, diyalog üzerine, hizmet üzerine bir kapasitesi kalmadığı için düşmanlık üzerine. O yüzden rejim ne yapsın? Eskiden kömürlü lokomotifler vardı, arkada kömür vagonu. E sen arkadan Kürt siyaset düşmanlık vagonunu bırakırsan başka bir düşmanlık vagonu lazım. Çünkü sürekli kömür atacak oraya. Düşmanlıktan, çatışmadan besleniyor.”
“Ben de espriyle karışık olarak ‘Rejim düşman değiştiriyor’ diye tanımıyorum dediğiniz şeyi ama hiç tavsiye etmem. 19 Mart’tan beri yeni aradıkları, konumladıkları düşmanı bertaraf edebilmiş durumda değiller. Ben dün akşam mitingden, Çekmeköy‘den buraya geldim. Rejimin düşmanı olduğumuz için eskiden Kürt siyasi hareketi miting yapmak isterdi Manisa’da. Cumhuriyet Meydanı’nı vermezlerdi ortalık karışmasın diye. ‘Nurlupınar‘da Pazar Meydanı’na gidin.’ İşte en dış mahallede, Kürtlerin daha ağırlıklı oldukları yerde, Turgutlu sınırında ‘Nurlupınar’da yapın siz mitinginizi’ derlerdi. Onlar da bir - iki isterlerdi, gider orada miting yaparlardı. Ama bu mitinge atıyorum beş bin kişi getirebilecekken o miting inadına 10 bin kişi olurdu. Dün akşam onu hissettim. İstanbul’da Çekmeköy’de biz bulvarda miting yapmak istedik. İstemişiz yani arkadaşlar anlatıyor. Miting yeri olarak giden komite ‘Biz şu bulvarda miting yapmak istiyoruz’ demiş. Güzel de olur hakikaten. Demişler,i ‘Olmaz’. Neden? Önce ‘Olur’ demişler. Sonra ilçe başkanlığı bastırmış. İl başkanlığı valiliğe bastırmış. ‘Efendim burada olmaz, Çekmeköy bulvarda yapmasınlar.’ ‘Nerede yapsınlar?’ ‘Çekmeköy‘ün en dışında bir tane miting alanı…’ Hani valilikler karar alırlar, yılda bir kere en dandik yere de bir tane koyar. En sakıncalı grup oraya. Cumhuriyet Halk Partisi’ne, ülkenin kurucu partisini, o ilçede son seçimlerde yüzde 52 oy almış partisine, merkezde herkesin miting yapabildiği yeri değil; gittiler en dışarıdaki yeri verdiler. Arkadaşlar sordu, ‘Ne yapalım?’ İki seçenek var. Bazen ‘Birincisini tercih ediyoruz. Orada yapacağız’ diyoruz. Otobüsün direksiyonuna Özgür Karabat geçiyor veya Umut Akdoğan geçiyor. İstanbul İl Başkanı, Bahçelievler, Güngören çocuğu ittire ittire, ittire ittire zorla orada miting yapıyoruz. Defalarca yaptık. İstanbul Üniversitesi’nin önüne gittik, yaptık. Şimdi ilçe mitinglerinin tamamlamasına üç miting kaldı. Ondan sonra dedim ki ‘Tansiyon nasıl?’ ‘Millet çok öfkeli’ dedi. ‘O öfkeyi o dediğiniz meydana taşıyın’ dedim. O meydana gittik, dedikleri de şu, ‘Burayı dolduramazlar, rezil olurlar.’ Çünkü çok büyük meydan. Vallahi o bulvarın iki katı insan oraya geldi. Yasaklamasalar o kadar insanı toplayamayız. En keyifli, en enerjik mitinglerden bir tanesi oldu. Demek ki rejimin düşman değiştirmesi, CHP’yi düşman olarak görmesi, rejime bir fayda sağlamıyor. Bize ne yapıyor? Bizi yoruyor, üzüyor ama bizi pes ettirmiyor sonuçta.”
GALATA KÖPRÜSÜ’NDE GAZZE YÜRÜYÜŞÜ YAPMAYI DÜŞÜNÜR MÜSÜNÜZ?
“Bizimkiler aslında biliyorsunuz İstanbul İl Başkanlığımız, ‘Nehirden Deniz’e’ diye o izni istedi ve reddedildi. Aynı izni 1 Ocak günü Sayın Bilal Erdoğan’ın başında olduğu yapıya verdiler. Biz bir iki kere geçen sene 1 Ocak’ta vermişlerdi. Nisan’da emsal göstererek istedik, vermediler. Bu sene 1 Ocak‘ta yine verdiler. Bana da mikrofon tutup sordular, dediler ki ‘Ne diyorsunuz?’ ‘Verilmesi doğru’ dedim. Her isteyene versinler, ayrımcılık yapmasınlar diye. Anlamlı bir gün de olabilir, isteyebiliriz. Galata Köprüsü üstünde de gerçi biz Beyoğlu Mitingimizi tamamladık, Ama bundan sonra yeni 39 mitingden sonra 19 Mart’a kadar üç mitingimiz var onu sembolik mekanlarda yapabiliriz. Birinci, ikinci, üçüncü bölgede birer büyük bölge mitingi yapabiliriz. Ona göre düşüneceğiz. (Devam edecek misiniz?) Geçen sene mart, nisan, mayıs, coşkuyla geçti, yaz girerken dediler ki hem bizim içimizde, ‘Ara veriyoruz değil mi? Millet gelmez.’ Hem de karşı taraftan, ‘Yapamazlar, bu sıcakta kimse olmaz’ filan. Ben de bir şey söyledim. Yani miting yapsan yapılmazsın ama millet eyleme ruhuyla geliyor. Bu bir tepkisellik. Etki ortadan kalkmadığı için ve sürdüğü için tepki de sürüyor. ‘Yazın devam edeceğiz’ dedim. Biliyorsunuz hiç ara vermeden bütün yaz, inanılmaz sıcaklarda çarşamba akşamları mitinglerini de cumartesi mitinglerini de yaptık. Sonbahar rahat geçiyor tabi iklim olarak. Kasım’a yaklaşınca ‘Bırakalım’ dediler. ‘Bırakmayacağız’ dedik. Eksi 6 derecede yaptık, eksi 4 derecede yaptık. Çankırı’da yaptık, Beykoz’da yaptık, buz yağarken geçen hafta ve bu hafta yaptık. Millet geliyor. Bu şartlar altında bir kere 19 Mart’a kadar devam edeceğiz. 9 Mart’ta yargılamalar başlayacak. 19 Mart günü yine arife, geçen sene arife günü Maltepe’de 2 milyon 300 bin kişiyle yapmıştık ki arifenin zorluğuyla. Bu sefer 19 Mart Perşembe arife. O gün ne yapacağız, ona bir bakacağız. Ama bir kez bir yılı tamamlayacağız. 19 Mart günü tahmin ediyorum 97’nci miting olacak. 98 olabilir, 96 olabilir. 19 Mart’tan sonra bir kere il mitingleri kesin devam edecek. Çünkü liste böyle sonuna kadar dolu. Yani miting yapmadığımız illerde il başkanı diyor ki ‘Ya sokağa çıkamıyorum. Her gelen, bizde niye miting yok, bizde niye miting yok.’ Örneğin Bayburt‘ta yapmışım, Gümüşhane‘nin gencecik il başkanı var. Diyor ki ‘Ya Bayburt‘ta yaptık, Gümüşhane’dekiler kızıyor, bize ne zaman geleceğiz?’ Ben de diyorum ki ‘Allah bu partiye bugünleri gösterdi. Bayburt‘ta miting yapmışız, Gümüşhane hatır koymuş.’ 100 oy aldığımız, 800 oy aldığımız yerler. Yozgat mitinginden sonra birçok il istedi. Şimdi Niğde mesela gelecek hafta miting yapacağız. Herkes, ‘Ona gittin, bizde niye yok? Şimdi Çorum’a gideceğiz, Amasya’ya gittik, Çorum gönül koyuyordu ne zamandır. Gelecek hafta sonu Çorum’da, on gün sonra.”
"BU DAVA FIRTINASI KESİLİRSE RÜZGÂRSIZ KALMAZ MISINIZ? YELKEN PUPA GİDİYORSUNUZ"
“O da fena değil. O zaman motora geçeriz. O fırtına kesilirse o fırtınanın kesilmesinin de başka bir moral değeri olur. İyi de bir şey olur. Demek ki adilane bir şeyler olacak olur. Şimdi tutuksuz yargılamalar başlasa, arkadaşlarımız görevlerinin başına dönseler Ahmet Özer’den başlayarak ki ilk görevinden alınan oydu. Bir yandan tutuksuz yargılama olsa. AK Parti’nin… Öyle demeyeyim, Cumhuriyetimizin çok değerli savcıları iddialarını ortaya koysalar, kanıtlarımızı ve savunmalarımızı ortaya koysak masumiyetimizi kanıtlayacağımızı düşünüyorum. Kanıtlayamadığımız yerde kimsenin arkasında durmayız. Açık söylüyorum. Yani biz körü körüne ‘Efendim işte biz de hiçbir şey olmaz, şöyle olmaz…’ değil. Mesela bir sürü suistimal ediyorlar. Manavgat‘ta belediye meclis üyesini o gün, belediye başkanını ertesi gün, bir önceki belediye başkanını bir hafta sonra görevden aldık biz. Baklava kutusunda 23 saatlik kayıt var elimizde."
"NEREDE, GÖSTERECEKTİNİZ O KAYITLARI?"
"Göstereceğiz onları. Ben Erdoğan’a dedim, ‘Sen göster, ben de göstereceğim kaydı.’ Şöyle bir mevzu var. Her birinize gösterebilirim. Meraklı her gazeteciye gösterebilirim. Orada polislerin yüzlerinin kapanması filan. Kayıtta şunu söylemiyoruz. Ben baklava kutusundaki adamı o gün atmışım. Adamın rüşvetçi olduğunda bir şüphe yok. Ama şurada bir şüphe var, şurada bir sorun var. O içeri girip de rüşveti vermiş, çıkmış. Yoldan alıyorlar, geliyorlar. Adam içeri giriyor, gözlüğünü takıyor. Öbürü diyor ki ‘Bunun içinde ne var?’ Onun oraya konduğunu önceden görüyorlar. Çalışmışlar onu. Ben ‘Rüşvet olmadı, rüşvet verilmedi’ demedim hiç. Adamı niye ilk günden atayım. Baklava kutusunu. Ama üzerine, baklava kutusu üzerine siyasileştirebilecek bir mizansen çalıştıkları için kızıyorum. Öncesinde ‘Gir, çık odaya.’ Mesela sizin gördüğünüz görüntüde odaya giriyor, ‘Bu kutuda ne var?’ diyor. Oysaki ondan önce odadan çıkıyor, koridora gidiyor. Kendisini durduran kişiyle bir konuşuyor. Geri dönüyorlar, birlikte geliyorlar. Soruyor, ‘Nereye koydun?’ ‘Buraya koydum’ diyor. Sonra diyor ki ‘Arkadaşlar kaydı açalım.’ Geliyor, ‘Bunun içinde ne var? Aç bakayım’ diyor. O yüzden hiç eli, kolu titremiyor. Siz şeyi gördünüz mü ya? Göz doktorunun bile eli daha çok titriyordur. Adam rüşvet alırken pata, küte yakalanacak. ‘Aç bu kutuyu’ deyince gidecek, eliyle koymuş gibi bulacak. Zıt açacak, tık gösterecek. Öyle bir şey yok. Bu adam o olaydan 30 gün önce arabası durduruluyor ve arabasında uyuşturucu, birtakım kaçak ilaçlar, çok sayıda kaçak alkol olarak yakalanıyor. Götürülüyor. Sebepsiz yere serbest bırakılıyor. Bir ayın sonunda bu adam rüşvet alma - verme meselesi ile o prodüksiyonla yeniden gözaltına alınıyor. Bu adamın rüşvetçi olduğu biliniyor. Geçmişte defalarca yapmış. Yakalanmış, uyuşturucuyla yakalanmış. Ama ‘Son günkü mesele çalışılmış’ diyorum. Ayrıca da o 23 saatlik görüntünün tamamı normal resmi kayıt görüntüleri. ‘O anda gösterildiği gibi 1,5 dakikalık mevzu değil’ diyorum. Yoksa adamın rüşvetçi olduğunu ilk günden kabul ettik ve attık adamı partiden. Onu listesine koyan belediye başkanını da onu öneren eski belediye başkanını da partiden attık. Bodrum’da bir rüşvet olayı yaşandı, ertesi gün görevden uzaklaştırdık ve attık.”
"YOLSUZLUKLA MÜCADELEYE KARŞI OLMADIĞINIZI, BAŞKA BİR ŞEYE İTİRAZ ETTİĞİNİZİ SÖYLÜYORSUNUZ?"
“Biz yargının siyasi amaçlarla operasyon yapmasına, gizli tanıklarla iftiralara… Savunulacak yerde kimseyi savunmasız bırakmayız. Savunulamayacak şeye de sahip çıkıp partiyi o durumda bırakmayız. Ayrıca bir şey daha söyleyeyim. Hep arkadaşlarıma söylediğim bir şey. Bu kadar iş içinde bir kurumda hiçbir şeyin kusursuz, yanlışsız yapılması mümkün mü? 90 bin kişinin çalıştığı İBB’de, işte 26 tane belediyede. Mutlaka yolsuz, hırsız, rüşvetçi vardır. Şu an en mutlu olan onlardır biliyor musunuz? Çünkü bir bütünün içinde kayboldular, gittiler. Kayboldu gitti. Onunla uğraşan bile yok. Gerçekten bir hırsız varsa aramızda, en rahatı o. Çünkü bütün dürüst, namuslu, çalışkan adamlara sen ‘hırsız’ dersen, gerçek hırsız ‘oh’ der, ‘Ben araya karıştım’ der. Gerçekten bir yolsuzlukla mücadele yapsınlar, varsa içimizde çürük elmalar, hep beraber ayıklayalım. Ama efendim mesela ben size bir şey söyleyeyim. Ben partinin Genel Başkanı’yım. Grup Başkanvekili’ydim. Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin Iğdır Aralık’taki ilçe binasının kapısı gıcırdasa benim haberim olur. Neden? Meclis’te karşıma çıkacak, ‘Kapınız gıcırdıyor’ diye. Ben de diyeceğim ki ‘Arkadaşlar biraz önce yağladı.’ Genel merkezde, belediyelerimizde ve örgütlerimizde sivrisinek vızıltısından haberimiz olması gereken bir görevi dokuz yıl yaptım ben. Bu dokuz yılın sonunda Grup Başkanı oldum, altı ay. Üstüne 2,5 senedir de Genel Başkanım. Ben bu partide kimsenin ağzından ‘sistem’ diye bir şey duymadım.”
“Bir Çınar diye gizli tanık.. ‘Bir sistem var.’ Veya bir başka gizli tanık… ‘Sisteme bunlar para isterler. Sisteme para vermeyenin işi görülmez. Paraları şu alır, buralara koyar’ filan. Gizli tanık bunu söylüyor. ‘Sistem ne ya?’ Okuyoruz. Sonra sistem, sistem, sistem… Dedim birkaç arkadaşa ‘Bu sistem diye bir şey sen bu partide duydun mu?’ ‘Duymadım.’ Bir yandan da tabii siyasetteyiz. Ne diyoruz? ‘Tayyip Bey ömrü boyunca hiç tutuklu yargılanmadı’ diyoruz. ‘Gözaltına alınmadı’ diyoruz. ‘Suçu kesinleşince davetle cezaevine gitti’ diyoruz. ‘Onun da cezaevine konulması yanlıştı’ diyoruz. Net. O dönemin de gazetelerine bakıyoruz bununla ilgili. Ya bir baktık gazetelere, ‘sistem’ orada var. O zaman AK Parti’nin yolsuzlukları ile ilgili iddiada bulunan savcı Albayraklar üzerinden iddianamesi şu. Bir sistem kurulmuş. Reklam panoları başta olmak üzere sisteme para aktarmayanlara ihale verilmemiş. Sistem, sistem, sistem. Kişi kendinden bilir işi. Bize sistem tarif ediyormuş arkadaşlar. ‘Sistem’ lafının patenti bana ait değil. Özel yaşamımızda ‘sistem, sistemde misin’ diye belki bir - iki şey söylemişizdir oyun oynarken filan. Ben CHP siyasetinde ‘sistem’ diye bir laf duymadım. Ordu’nun Ünye İlçesi’nde bir kadın kolları üyemizin topuğu kırılsa benim haberim olur kardeşim. Benim haberim olur. Öyle bir görevi dokuz yıl yaptım ben. Her şeyi bileceğim ki savunacağım, göreceğim. Meclis’te bir dakika sonra karşıma çıkar. Ben ‘sistem’ lafını duymadım. ‘Sistem’ lafına bu savcıların gizli tanık beyanlarından duydum. Meğerse AK Parti’nin İBB dönemindeki en büyük karşılaştığı suçlama ‘sistem kurmak, sisteme para almak, o sistemden edinilen parayla…’ Diyor ki hatta onların iddianamesinde ‘Türkiye’de iktidara gelerek şeriat devleti kurmak.’ O günkü devlet refleksi işi buraya bağlamış. Bu ‘sistem’ lafının patenti AK Parti’ye ait. (Geleceğin Başbakanını hazırlamakla suçlanmışlardı Albayraklar) Albayraklar’ı geleceğin başbakanını hazırlamakla suçluyorlardı. Bizim iddianamede ‘Cumhuriyet Halk Partisi kongre salonunda Özgür gelecek diye bir pankart açıldı. Böylelikle Özgür Özel’i Genel Başkan yapmayı önceden planladıkları’ yazıyor. Yahu bir kere oradaki şeyi de anlamıyor da. ‘Özgür gelecek.’ Tabi iddiam o benim. Geldim zaten. Öbür taraftan diyor ki ‘Özgür Özel salona girdiğinde hep bir ağızdan ‘Güzel günler göreceğiz, güneşli günler’ diyerek CHP iktidarını kastettikleri’ yazıyor. Yazıyor ve diyor ki ‘Böylelikle Değişim Grubunun önce İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerini kazanıp Ekrem İmamoğlu’nu bir kez daha İBB Başkanı yapıp, sistemden elde ettikleri kaynaklarla onu Cumhurbaşkanı adayı olarak hazırlayıp, sistemin imkanlarıyla Türkiye’nin iktidarını devralmaya çalışıyorlar.’ Albayraklar sisteminde ne yazmışlarsa aynısını yazmışlar. Bakın bir yaratıcılık da yok. Ya bu kendi mevcut sistemlerinin aynen itirafı.”
“Birisi oturmuş bunlara. Tayyip Bey demiş ki ‘Bu Ekrem’i şeye hazırlıyorlar.’ Çünkü Tayyip Bey biliyorsunuz geceleri uykudan uyanıyor, kendi sesine uyanıyor. Benim sesime uyanmıyor. Tayyip Bey’in kulağında çınlayan bir tek ses var. Şimdi bir köşe yazarı da diyor ki ‘Sen bunu duydun mu?’ filan. Ben geçen dedim ki ‘Tayyip Ney neredeyse yağmur yağmasın duasına çıkıyor’ dedim. ‘Nereden biliyorsunuz?’ diyor. Kendisi her şeye ‘mavra’ deyip geçmeyi seviyor. Biz bir kere siyasi bir mavra yapmışız, ‘Onu ispat et’ diyor. Tayyip Bey kendi sesiyle uyanıyor. Benim sesimle değil. ‘İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır. İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder.’ Bu kimin lafı? Kendi lafı. ‘İstanbul’u kaybettim, Türkiye’yi kaybedeceğim’ diye. İstanbul’u kazandı, Türkiye’yi kazandı diye uyku uyuyamıyor. Kalktı, Akın Gürlek’i çağırdı. Dedi ki ‘Bunlar İBB üzerinden bizim yolumuzu yürüyecekler. Buna mani ol. Bana mani olamadılar, sen buna mani ol.’ O mani olmak için tahmin ediyorum eskiden o sistemi kimlerle kurdularsa, o arkadaşlara anlattı. Samimiyetle bir şey söyleyeyim. Bakın çok eminim, hani böyle şeyler oluyor ya ‘Bütün mal varlığımı koyarım’ filan. Böyle her türlü şeyi riske ederek iddiaya girebilirim ki; geçmişte bir yerlerde bir akrabanın evinin kuyusunda para vardı. Bir takım bahçelerde para kasaları gömülmüştü. Neden biliyor musunuz? Düşünün Ekrem İmamoğlu’nun babasının Edremit’teki yazlığının kuyusuna dalgıç indirdi adamlar, para arıyorlar. Bahçeyi kazıyorlar dozerlerle şeylerle, para arıyorlar. Yok öyle bir para çıkmadı da. Bu senin aklından nereden geldi kardeşim? Ne zaman hangi kutuda para vardı da, sen ‘Para olsa olsa burada olur’ dedin. Fatih Keleş Kocaeli’nde cezaevinde. İkide bir Fatih Keleş’i Çağlayan’a götürüyorlar. Avukat yok. Fatih Keleş diyor, ‘Avukatım yok.’ ‘Bu bir sorgu değil, bu bir sohbet.’ Kim kim? Başsavcı ve üç savcı. Dört kişi oturuyorlar. ‘Sohbet edelim Fatih.’ Adam diyor ‘Ya avukatım yok.’ ‘Ya sorgulama yapmıyoruz ki’ diyor, ‘O zaman çağırırız avukatını.’ İyi. Ne yapsın, duruyor. ‘Ben gitsem’ diyor, ‘Yok otur’ filan. Konu dönüp dolaşıp geliyor. İkide bir şey diyorlar, ‘Kasa nerede?’ ‘Abi ne kasası?’ ‘Para kasası. Siz onu kaçırdınız.’ ‘Yahu nasıl?’ diyor. Bunlar şeye inanıyorlar. Bir vinçle bir gece bir de hani parayı o kadar değersiz yaptılar ki. Bahsettikleri paraların böyle bırakın kasaya, beş tane vapura sığmayacağını da tahayyül edemiyorlar. Eskisi gibi parayı değerli ve küçük sanıyorlar. Kendi dönemleri gibi. Bir kasa var. O kasayı vince takmışız. Ya arkadaş bu kadar MOBESE kamerasının, bu kadar şeyin olduğu yerde, İstanbul’un ortasında kasa mı kaçılır ya? Kasa masa yok. Dönüyorlarmış ‘Parayı ne yaptınız, para nerede?’ ‘Para yok.’ Anlamıyor adam yani. Çünkü bir paranın olduğuna inanıyor. Onu bulmak için elinden gelen zulmü yapıyor. Sorun şu ki; kendi dönemlerinde olan bizim dönemimizde olmadı. Buna ikna değiller.”
“Şunu ayıramıyorlar. Bir iş adamına ‘Biz sizin için ne yapabiliriz?’ diyene, ‘Bizim taahhüdümüz kreştir. Sen buraya kreş yaparsın’ demişiz. Bundan suç yaratıyorlar. Bu suçsa eyvallah. Çocuğa kreş yaptırmak, öğrenci yurdu yaptırmak, okulların temizliğini yaptırmak, bilmem ne yaptırmak. Ama bunlar diyor ki ‘Yok bu görünür.’ Hani Melih Bey’in camileri vardı ya. ‘Buna bu imarı niye verdin?’ Melih Bey dört kata 14 kat imar vermiş. Ortada bir tane cami var. ‘E cami yaptılar’ diyor. ‘A iyi o zaman cami varsa Allah razı olsun.’ 10 katı başka yere gitmiş. (Kaç kere anlattınız bunları? Her seferinde ilk kez anlatıyor gibi anlatıyorsunuz) Ama başka türlü olmaz. Tekrarın gücü diye bir şey var. Bir de benim bir gün birisinin bunu duyup da ‘Ya hakikaten ya hiç de böyle düşünmemiştim’ diyeceğine dair bir inancım var. Şimdi çünkü şöyle bir şey var bu noktada. Karşınızda yılmadan, usanmadan, enerjisi tükenmeden kötülük üreten birileri var. Yılmadan, usanmadan, bu kötülüğe karşı direnecek birisi yoksa kaleyi teslim alırlar. Kaleye hücum edenle kaleyi savunanın arasında kimin başaracağına ilişkin olarak belirleyici faktör inanç ve kararlılıktır. Ben onların kötülük yaparak yalan ve iftirayla kazanacaklarına inandıklarından daha fazla haklılığın ve gerçeğin kazanacağına olan inancımla savunuyorum. Biri de çağırıp demedi ya kardeşim? Biz yedi kere böyle kiminde mal bildirimi ile, kiminde rüşvet isteyen adamın ses kaydıyla, kiminde savcının ses kayıt dökümüyle. Yedi kere HSK’ya başvurduk. ‘Arkadaşlar bir şey oluyor’ deyip, hepsinde ‘Soruşturmaya gerek yok’ dediler. Yoksa bunları, elimize geçen her bilgiyi ve yaşadığımız her şeyi HSK’ya anlatıyoruz. Şunu anlatıyorum, gidip de sormuyorlar ya. Kadını alıyorlar. Önce sorguluyorlar. Silivri cezaevine koyuyorlar. Sonra SEGBİS ile bağlanıyorlar. ‘Ya senin küçük çocuk varmış, kaç yaşında?’ ‘14.’ ‘Kimde?’ ‘Annemde.’ ‘Annen kaç yaşında?’ ‘Şu yaşında.’ ‘Eşin var mı?’ ‘Eşimden ayrıyım.’ ‘Ben seni çağırayım buraya bir gel. Çık oradan.’ Ertesi gün götürüyorlar. Filtre kahveyi sevdiğini öğrenmişler. O filtre kahveyi demleyen savcıya söylüyorum. Filtre kahve demliyor veriyor hanımefendiye. ‘Filtre kahve seviyormuşsun.’ Kadıncağız günlerdir işte dört gün gözaltı sonrası işte filtre kahve. Fevkalade memnun bir halde. Diyor ki ‘Yav sen bu ihaleleri yapmışsın, bu ihaleleri sana şu firmaya vereceğiz diye Ekrem söylemiş’ diyor. ‘Yok’ diyor. ‘Söylemiş söylemiş’ diyor. ‘Bak sen bunu yaz bu kağıda. Kahveni iç, akşam da evde kahveni içersin. Evladına kavuşursun.’ ‘Efendim böyle bir şey yok’ diyor. ‘Ben diyor dünyanın en önemli bankalarından birinde, bütçesinin başındaydım. Ben buraya daha düşük bir maaşa, ama İstanbul Büyükşehir’e hizmet etmek için teklif aldım geldim. İşimi en iyi şekilde yaptım. Bana kimse bir firma telkin etmedi.’ ‘Etti, etti. Yaz sen onu. Hadi git çocuğuna’ diyormuş. ‘Bak annen de yaşlıymış.’ İmzalamadı kadın. ‘Gidebilirsin’ diyor. Daha kahve yarım. Giderken ‘Hadi sana iyi yolculuklar’ diyor. Savcı. Gidiyor kadın. Silivri cezaevine varıyor. Diyorlar ki ‘Doktora gidiyorsun.’ ‘Niye?’ diyor. Yarın sevki var. Alıyorlar onu Türkiye’nin bir ucunda, İstanbul’a 350 kilometre ötede. 400 kilometre ötede. 27 kadınlık bir koğuşa 34’üncü mahkum olarak koyuyorlar. İlk dört gün yerde nöbette yatıyorlar. Sıcak yatak uygulaması var. Yatakta hep birisi yattığı için sıcak yatak. Ben bunu dile getirdikten sonra ranza geldi, kendine ait bir yeri var. Ara ara kendisine halen daha imza atıp atmayacağını soruyorlar. Ben bunu anlatıyorum. Ben bunu bu somutluğuyla Meclis Başkanımıza anlattım. ‘Var mı böyle bir şey?’ dedi. ‘Var efendim, böyle böyle’ diye anlattım. ‘Ne diyorsunuz?’ dedim. ‘Bunlar doğruysa ört ki ölem’ dedi. Ama bir şey değişmedi. Ben bunu AK Parti’den, yani mevcut Cumhurbaşkanı Yardımcısına da anlattım. AK Parti’den uçakta yanıma kim gelse ilk günkü aşkla anlatıyorum size anlattığım gibi. Ne bakan kaldı, ne bakan yardımcısı kaldı, ne eski milletvekili kaldı, ne sarayda danışman kaldı. Kim uçakta yanıma denk gelse. Hepsi de ‘Vah vah vah vah vah.’ Bir kişi de çağırıp kadını… Ya yalvarıyorum. İsmini de verdim. Bir AK Parti milletvekili gitsin ziyaret etsin ve sorsun yani. ‘Yalan atarsan serbest kalacaksın evladına koyacaksın’ deyip. Kimseyi kötülemem. Kaldığı ve yollandığı koğuş, hepsi bir tür suça sahip insanlar. Hani hepimizin tüylerini ürperten bir tür suça sahip insanlarla aynı koğuşta kalıyor. Şimdi abla kardeş oldular, sohbetler gelişti. Halen duruyor. Cezası dört yıl. Şu ana kadar yattığı alacağı cezaya yetiyor. O da alırsa. Ama ‘Ekrem İmamoğlu diye imza at, git’ deyip, bir sürüsü de imza attı böyle yani.”
SANDIĞI GETİREBİLECEĞİNİZE İNANIYOR MUSUNUZ? ERKEN SEÇİM BEKLENTİNİZ VAR MI?
“Şimdi ağzında suyla ateşe doğru giden karıncanın hikayesi niye anlatılıyor, biliyor musunuz? Ateşi yakanı unuttular. Karıncayı anlatıyoruz değil mi? Ben üstüme düşen görevi yapıyorum. 360 milletvekilim olmadan sandık gelmez. Yok 360 milletvekilimiz. AK Parti’nin elindeki 375’i 600’den düştüğünüzde AK Parti oy vermediği şekilde Meclis seçim kararı alamaz. İkinci seçenek Erdoğan’ın karar alması. O da almıyor. Bu şartlar altında ben sandığı istemek durumundayım. Benim hükümlülüğüm sandığı istemek. Onlar da şu ana kadar olduğu gibi sandıktan kaçıyorlar. Ama millet de kimin istediğini kimin istemediğini görüyor. Bunun da bir şeyi var yani. Şöyle düşünüyorum ben, hep arkadaşlarıma da söylüyorum. 19 Mart tarihinde işte seçim gününde yapılsaydı seçime yaklaşık bin gün vardı, bin 40 galiba. Şimdi seçime kaldı 740 gün. İlk 300 gün son 300 günden zor geçer. Son üç güne ne olacak? Paldır küldür bir seçim atmosferi. Hele hele oraya kadar kaçtılarsa bundan sonra Demirel Türkiye siyasi tarihinin en uzun seçim kampanyasını yapmıştı. 500 gündü herhalde. Onun da 300 günü direkt şeydeydi, ilk 500 gün diye ilan edildi. Biz şimdiye kadar 300 günlük seçim kampanyasını yaptık, kaldı 700 gün. Ne var bunda yani? Sonuna kadar devam edeceğiz. Önemli olan kampanyayı toplumsallaştırabilmek. Tüm CHP üyelerine, Ekrem İmamoğlu’na oy veren 15,5 milyona, imza veren 25,5 milyon kitleyi bu kampanyanın bir parçası yapabilmek. Ona yönelik çalışıyoruz. Dünya siyasi tarihinin en kalabalık, en uzun, en cesur, en katılımcı, en etkileşimli kampanyasını örgütlemeye çalışıyoruz. Bir yandan kampanyayı Genel Başkan ve parti yönetimleri, örgütler nezdinde sürdürüyoruz. Bir yandan da kampanyaya geniş kitlenin dahil edilmesine yönelik çalışmalar, projeler üzerinde, daha doğrusu artık kararını verdiğimiz projelerin hayata geçirilmesi evresindeyiz.”
EKREM İMAMOĞLU’NUN OLMADIĞI BİR SEÇİM MEŞRUİYETİ TARTIŞMALI BİR ZEMİN OLUŞTURUR MU?
“Yani aslında tartışma çok doğru bir yere evrildi. O açıdan çok memnunum. Böyle somutlandı, hatta ben ‘A-B-C-D-Z formüllerimiz veya planlarımız İmamoğlu’ derken de bunu söylüyordum. Neden? Şimdi çoğunluğu da muhalefetten iyi niyetlerinden de hiç şüphe etmediğim çok değerli yazar - çizer, aydın, gazeteci sohbet ediyoruz. Daha bundan aylar önce, daha Ekrem Bey tutuklanalı iki ay olmuş. ‘İmamoğlu aday olamazsa, ki olamayacağı anlaşılıyor, adayınız kim?’ Ya kardeşim adayınız kim diye bir şey yok, adayımız İmamoğlu. Sen ‘Ekrem İmamoğlu adayımız değil’ dediğin anda, o ihtimali çıkardığın anda artık Recep Tayyip Erdoğan’ın sırtından rakibini hapse atmış, rakibinden korkan, rakibini yenemeyeceği için ona iftira atan kişi olma sıfatını Erdoğan’dan arındırıyorsun, onu bundan kurtarıyorsun. Erdoğan’ın sırtındaki, rakibinden korkan ve o aday olmadığı için onunla yarışmaktan korktuğu için onu hapse atan kişi olma yükünden kurtarıyorsun. Diyorsun ki ‘Ekrem Bey olmazsa o olur.’ Hatta diyorlar ki bana ‘Sen olur musun?’ Ben niye olayım? Adayımız Ekrem İmamoğlu. Cesareti varsa onunla yarışsın. Aday gösterme gününe kadar adayımız Ekrem İmamoğlu. Önce bir Tayyip Bey karşısında Ekrem İmamoğlu’nu istememenin ve buna mani olmanın siyasi bedelini bir ödesin. Bu onun hanesine bir ciro edilsin. Ondan sonra Ekrem İmamoğlu aday olmazsa ne olacak meselesi o günün konusu. O güne kadar bizim adayımız Ekrem İmamoğlu. Ve Ekrem İmamoğlu’nun olmadığı seçimin meşruiyeti yoktur. Zira seçim partilerin gösterdiği adaylar arasında olur. Sırf ben değil, partim değil, 15,5 kişi oy verip aday göstermiş birisini. Hatta şöyle; Ekrem Bey bu sözleri söylemeden önce daha da ileri bir söz söylemiştim. Benim, bırakın partinin yetkili organlarının, Ekrem Başkan’ın bile Ekrem İmamoğlu’nun adaylığından vazgeçme hakkı yok. 15,5 milyon kişi aday göstermiş onu. Yani Ekrem Başkan ’Ben aday değilim’ diyemez şu anda. Mesela şöyle bir şey diyemez. ‘Tutuksuz yargılandığım takdirde aday olmayacağım.’ Kendi özgürlüğüyle adaylığını pazarlığa sokamaz. Çünkü artık o adaylık kendi adaylığı değil ki. Haşa böyle bir şeyi ne düşündük, ne düşünürüz. 15,5 milyon kişinin bizzat oy verdiği, 25,5 milyon kişinin de ‘Adayımı bırak sandığı getir, adayımı yanımda sandığı önümde istiyorum’ diyerek Erdoğan’a ıslak imzalı, bu binada hemen aşağıda bazen onu kamyona koyup şehir şehir de gezdiriyorum. 25,5 milyon. Ve bağımsız tarafsız kişiler tarafından da tutanak altına alındı. 25,5 milyon ıslak imza var oturduğumuz salonun altında. Bir alt katta, eksi 2’de. Ve bu şartlar altında Ekrem İmamoğlu dahil kendi adaylığından vazgeçemez. Veya bana diyorlar işte ‘Hükümetle pazarlık ettin mi, Ekrem İmamoğlu’nu aday göstermeme karşılığında?’ Böyle bir şeyin ne pazarlığı ne bilmem nesi olamaz. Ekrem İmamoğlu adaydır, mani olan siyasi bedeline katlanır. Bu millet rakibini hapse atan birisine, o mührü bir daha vermez. Ekrem Bey’in tarif ettiği de budur.”
ERKEN SEÇİM VE ERDOĞAN’IN YENİDEN ADAYLIĞI
“Ben Erdoğan’ın yerinde olsam 2027’deki bu denklemlerle uğraşmak yerine 2026, ben ‘2025’in Kasım’ında’ demiştim tam iki buçuk yıldı, çok adilaneydi, ondan kaçtı. ‘2026’nın baharında’ derim. Bunu da Yeniden Refah Partisi, Sayın Erbakan önermişti. Bana da sordu, dedim ki ‘Madem hocanın oğlu, Erdoğan’ın hocasının oğlu, böyle bir önerisi var. Ben ona da varım. 2026’nın Mart’ında Nisan’ında, Mayıs’ında seçim yapsın.’ Erdoğan’ın deyimiyle ‘Bu iş huzur içerisinde çözülsün.’ Diyordu ya ‘Verin 400 milletvekili, bu iş huzur içerisinde çözülsün.’ Hakikaten verilmedi o 400 milletvekili, bir huzura eremedik. Ondan sonra şimdi ben olsam Erdoğan’ın yerinde, 2026’nın baharında gelirim, veririm desteğimi. Diğer taraftan ben tabii bir siyasi partinin Genel Başkanı olarak hani sorduğunuz soru çok önemli bir soru. Buna gazeteciler, siyaset bilimciler, siyaseti takip eden herkes bir şey söyleyebilir. Benim siyaset anlayışıma göre yani DEM Parti onu yapar, bunu yapar, yapamaz. O partinin kendi vereceği karar. AK Parti ile MHP’nin bugünkü meclis konjonktüründe 322 milletvekilleri var. İşte 360’a varmak için de 38 milletvekiline daha ihtiyaçları var. DEM Parti destek vermedikten sonra tablo zor görünüyor. DEM Parti’nin de Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve erken seçimle ne düşündüklerini kendilerine sormak lazım. Siyasette muhalefetin bir konfor alanı vardır. İktidarın konfor alanı dardır. Bu AK Parti’nin kendi adını başardığı en önemli şey, benim en çok itiraz ettiğim şey Türkiye’de iktidarın konfor alanı var. Bugün ak dediğine kara diyor, bedeli yok. Zik - zak yapıyor, bedeli yok. U dönüşü yapıyor, bedeli yok. Muhalefetin en küçük tutarsızlığında ki muhalefetin konfor alanı bunları içerir. ‘Vay efendim, şöyledir, böyledir.’ O yüzden ben yine geleceğin iktidar namzeti partinin Genel Başkanı olarak, iktidar sorumluluğunda davranayım. Veya bugün anketlerin birinci partisi ve yerel seçmenlerin birinci partisi Genel Başkanı olarak, iktidar sorumluluğunda davranayım ve bence iktidarların tutarlı olmak gibi sorumlulukları var. AK Parti istisnai bir süreci yaşattı Türkiye’ye. O yüzden de bir diğer siyasi partinin içine hiçbir zaman karışmayayım.”
İKTİDARIN ERKEN SEÇİMİ NE ZAMANA PLANLADIĞINI NEREDEN TAKİP EDİYORSUNUZ?
“Bu sene erken seçim niyetinin olmadığı emekliye verilen sefalet maaşından belli. Asgari ücrete verilen çok düşük zamdan belli. İşte toplumun diğer yaralı alanlarına yönelik hiçbir şey yapmıyor olmalarından belli. 2027’de erken seçim yapılmasına ilişkin mesele şu. İktidara ait çok sayıda yazar - çizer, kalem hep… Hatta bir ara hep sarayda pazarları yazılan yazılardan birinde de ‘2027 sonu ve sonbaharı olabilir’ diye de yazılmıştı. Çok sayıda yerde okuyoruz. Bu konuda güçlendirici olarak örneğin Türkiye’nin bir uçak gemisi inşası var. Bu uçak gemisinin balina gibi gövdesinin, taşıyıcı kaidesinin denize indirilmesi 2028 yılının sonuna doğru olacaktı. Bunun 2027 yılının eylülüne alındığı ve bunun için kaynaksa kaynak, takviyeyse takviye, elemansa eleman… ‘2027 Eylül’de uçak gemisinin gövdesi törenle indirilecek’ dediklerinden bu 2027 Ekim - Kasım’ını akıllarındaki bir tarih olarak görüyoruz. Yani sanki bu da o konuyu güçlendirici emarelerden bir tanesi. Uygulanan seçim ekonomisi ile ilgili mesela şeyi yakın takip ettim. Sayın Mehmet Şimşek’in Londra’da Bank of America’nın konferansında Türkiye’yle ilgili sunumunu yakından takip ettik. Her ne kadar ‘Seçim ekonomisi olmayacak’ diye söylese de 2026 yılında yaptıkları ve 2027 yılında yapacaklarına dair kullandığı ifadelerden 2027 yılının işte tüketici güven endeksinin artacağı, piyasada paranın biraz bollaşacağı, borçlanma maliyetlerinin düşeceği, faizlerin aşağı doğru çekilmesinden sonra o süreçte krediye ulaşım imkanlarının artırılacağı, yani bol paralı, satın alma gücünün arttığı bir seçim yılı tarif ettiğini de her ne kadar kendi cümleleriyle ‘Bir seçim ekonomisi uygulamayacağız’ dese de 2026’dan sonra 2027’de... Dündü galiba, Sayın Erdoğan’ın açıklaması. Emekliler tansiyonundan Erdoğan bizim de cümlelerimizle şey diyor, ‘Efendim sefalet ücretini kendi belediyelerinde vermesiler.’ Sefalet ücreti tanımı biliyorsunuz 20 bin lira için yapıldı. Bizim bırakın 20 bin lirayı, Erdoğan’ın 28 bin lirasını, kendi 39 bin liramızın altında belde belediyelerimiz hariç… Yani iki bin nüfuslu ve maaşı devlet tarafından ödenen, belde belediyesinin kendine ait bütçesi yok. Devletten ne gelirse onla maaş dağıtılan bir yer. CHP’li büyükşehirler, 21 il belediyesi ve ilçe belediyelerinde öyle sefalet ücreti vermiyoruz biz. Ama Erdoğan’ın dünkü cümlelerinde işte veya Sayın Bahçeli’nin cümlelerinde ‘Cumhur İttifakı’na güvenin, gelecek yıllarda çok daha rahat edeceğiz’ derken yani ‘Bu yıl katlanın, seneye rahatlayacaksınız ve kıymetli oylarınıza talip olacağız’ tonunu duyuyorum ben. (Erken seçim hazırlığı olarak okuyorsunuz bunu.) 2026’da bir erken seçim yapmama niyetini görüyoruz. Zaten hani COP zirvesi, NATO zirvesi 2026’ya planlandı. Sanki bir seçim yılı olarak planlamadıklarını görüyoruz. Planlamış olsalar memnun oluruz. Biz erken seçim istemeye devam edeceğiz. Ama biz erken seçim yürüyüşünü, koşusunu artan bir tempoyla sürdüreceğiz. Bu konuda son derece kararlıyız. Seçim gününe kadar tempomuzu bir öncekinden biraz daha artırarak devam edeceğiz.”