İBB davasının 6’ncı celsesinde tutuklu iş insanı Hüsnü Yüksel Tunar, rüşvet ve para transferi iddialarını reddederek, suçlamaların çelişkili tanık beyanlarına dayandığını söyledi. Somut delil bulunmadığını savunan Tunar, MASAK kayıtlarının da iddiaları desteklemediğini belirterek tahliyesini talep etti.
Tunar savunmasında, "Kadir Gümüş beş kez ifade vermiş; bunların üçünde her şeyi reddetmiş, son iki ifadesi ise etkin pişmanlık kapsamında ve benimle ilgili kısım da bu beyanlarda yer alıyor. “Hüsnü’nün içinde ne olup olmadığını bildiğini sanmıyorum” şeklindeki ifadesiyle tutuklandım. Ayrıca 15 bin dolar, 10 bin dolar ve 12 bin 500 doları kapalı zarf içinde Hüsnü’ye verdiğini, Ali Sula’nın götürdüğünü iddia ediyor. Ancak her ifadesinde miktarlar değişiyor; birinde iki kez, diğerinde üç kez görüştüğünü söylüyor. Oysa ben hiç görüşmediğimizi ifade ediyorum; kaldı ki ofisimle arası yalnızca 500 metre. Bu kadar büyük bir yalanı neden söyler, anlamakta zorlanıyorum. Söylediği tek doğru şey, yakın olmadığımız; sadece sektörden tanıştığımızdır. Onun dışında ifadeleri çelişkilerle dolu. Israrla bankadekontlarını ibraz edeceğini söylüyor, ancak hâlâ ortada böyle bir belge yok. Bu durumda nasıl savunma yapacağımı bilemiyorum. Tarihi belli olmayan, miktarı sürekli değişen bir parayı benimle ilişkilendirdiğini iddia ediyor; ben ise hâlâ savcılıktaki şaşkınlığımı koruyorum. Keşke kendisi burada olsa da “Kadir Bey, neden böyle bir ithamda bulundunuz?” diye sorabilsem" ifadelerini kullandı.
Tunar'ın savunması bu şekilde:
H.Y.T.: 96 yılında İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği fakültesinden mezun oldum. Bu tarihten beri piyasada serbest olarak çalışıyorum. 10-12 yıl civarında bir yıl civarında fidanlık işletme üretimi yaptım, bitki satışı yaptım, yurt dışından getirdim. Daha sonra fidanlığı kapatıp daha büyük projeler, işte uygulama projelerine yöneldim. Piyasanın da bilinen büyük firmalarla onların ciddi projelerini yaptım. Kamu işi de yaptım arada. Mesela Büyükşehir’de ilk benim çalışmalarım daha AĞAÇ A.Ş kurulmadan 97-98 yıllarında İSTAÇ yapıyordu bu işleri. İSTAÇ'a iki üç dosyanıza iş yapmış olanlardı. AĞAÇ A.Ş. daha sonra kuruldu. Yani benim firmam ve mesleki hayatımın daha yaşlı olduğunu belirtmek için bunu söylüyorum.
Firmada ortağımın tek çalışanıyım. Bunu şunun için söylüyorum ben bireysel olarak herhangi bir kurumla çalışmaya karar verdiğimde sorumlu işlerimiz yoğunlaşıyor. 2020 pandemi döneminde, özellikle özel sektörde çok ciddi bir daralma söz konusu oldu. Ondan sonra işlerim daha yoğun yani bu yüzden. Çünkü serbest piyasada da bakım işleri yapıyorduk. AĞAÇ A.Ş’de de ağırlıklı bakım ve hizmet işleri yaptık. Evet bu dönemde de yani Ataşehir'de çalıştığımız dönemde de gene bazı özel işleri yapmaya devam ettim. Şimdi şeye gelirsek süreç içerisinde yaşadıklarımı ben 1 Haziran'da telefonla ifadeye gittim. Gittiğimde şüpheli sıfatıyla ifade verdim. Emniyet sorgusunda Kadir Gümüş isimli piyasadan tanıdığım kişinin Ali Sukas’a para gönderdim demiş. Bu ifadesi oldu bana. Ben de çok net bir şekilde dedim ki böyle bir şey olmadı. Ne zaman söyledi dedim. Dedi ki zaman belirtilmiyor. Yani 2024 yılı içinde denildi. Ben de hani onun doğru olmadığını söyledi. Ayrıca şunu belirtmişim kendi ifademde. Demiştim ki yaklaşık yirmi yıldır çalışır oradaki müdür, genel müdür ve çalışanları benden çok daha iyi tanır. Çok daha fazla görüşür. Böyle bir şeye ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla böyle bir şey söz konusu değil dedim ve tutuklanmadım.
Yani hukuki olarak bunun karşılığındaydı. Ben bilmiyorum sizler çok daha iyi bilirsiniz. Bir insan sizin için diyor ki 2024 yılı içinde iki kez falancaya para gönderdim insanlar. Siz de diyorsunuz ki hayır böyle bir şey olmadı. avcılık ifadesinde niye böyle bir şey söyledi? Düşüncem yok diyorum yani. Şaşkınlığımı ifade ediyorum. Normal insan şaşkınlığı. Daha sonra inanın ben Silivri’ye geldikten sonra yani bugün yarın çıkabilir gibi içimde hep böyle bir hissiyat vardı yani insan hani ne kadar içerde kalabilir. Fakat üç buçuk ay sadece bu ifadeyle içerde kaldım. Üç buçuk ay sonra 59. Asliye'nin verdiği ev hapsi kararıyla tahliye oldum. Ve içimdeki duygu da şu oldu: Herhalde böyle bir karar verildi diye düşünüyorum. Fakat hemen dört gün sonra bu sefer sabah saat altıda polislerle evden tekrar ifadeye götürüldüm. Orada yüz yirmi üç şey yüz yirmi iki nolu eylemde. Bu Ali İhsan Mengir’in ifadeleriyle ilgili orada da tek bir soru soruldu bana. Daha farklı bunu anlayacaksınız niye böyle söylediğimi. Hani derdi ki bir dövizle çevrilmiş altı milyon TL bir para size verilmiş ofisinizde. Siz bunu Ertan Yıldız'a götürmüşsünüz. Ben de aynen şu cevabı verdim. Ali İhsan Mengir’i tanırım kendisiyle daire alışverişim oldu. Dinçar Kantar, Yücel Mengir'i tanımıyorum. Ertan Yıldız'ı hiç tanımıyorum demişim. Yani görmedim, ismini bilmiyorum demişim. Yine tutuklandım. Ve iddianame açıklanana kadar, hakkımdaki diğer şeyleri de iddianameyi herkesle birlikte öğrendim ben de ne var ne yok diye.
Şimdi eylemler üzerinden daha detaylı şeylerimi söyleyeceğim. Kadir Gümüş; yaklaşık beş kez, yaklaşık değil beş kez ifade vermiş. Bunların üç tanesinde bütün şeyleri reddetmiş: 'Ben böyle bir şey yapmadım, ben böyle bir şey duymadım' gibi. Son ikisi etkin pişmanlık ifadesi. Zaten benimle ilgili kısmı orada söylüyor. Kendi ifadesi üzerinden okuyacağım. 2024 ile ilgili kısmını okuyorum: '2024 yılı içerisinde tarihleri tam hatırlamamakla beraber, birisi 10 bin dolar, birisi 15 bin dolar olmak üzere benden para alındı. Fidanlığıma gelinerek alındı. Bu paraları Hüsnü Yüksel Tunar aldı'. Ben bu şahsı söylüyorum, öncesinde hiç tanımıyorum. Önemli kısmı şurası: 'Kutunun içinde ne olup olmadığını bildiğini sanmıyorum' diyor. Böyle tutuklandım ben bu ifadeyle. Yani verdiği şeyin içinde ne olup olmadığını bilmediğimi sandığını söylüyor. 'Bunları benden Ali Sukas'a götürmek üzere aldı' diyor. İfade bu kadar.
Bir sonraki etkin pişmanlık ifadesinde ise diyor ki: 'Ali Sukas, benden para talep etti. Bu talepler karşılığında bir 15 bin dolar, bir 10 bin dolar, bir 12 bin 500 dolar kapalı zarf içerisinde Hüsnü'ye verdim, Ali Sukas'a götürdü veya götürmesi için Hüsnü'ye teslim ettim'. Şimdi ilk ifadesinde 25 bin dolar verdiğini söylüyor iki parça halinde, ikinci ifadesinde 37 bin 500 dolar verdiğini söylüyor üç parça halinde. Önce 10 sonra 15 verdiğini söylüyor ilk ifadede; sonraki ifadede önce 15 verdim, sonra 10 verdim, sonra 12 bin 500 verdim diyor. Birinde iki kez görüştüm diyor, birinde üç kez görüştüm diyor. Bundan başka görüşmedim diyor ısrarla.
Ben de diyorum ki kendisiyle ilgili; ben kendisini sektörden tanırım. Bu arada görüşmediği dediği insanın, benim ofisimle fidanlığı arası 500 metre Sayın Başkan. Yani aramızda Cihadiye Kavşağı var sadece. Ben ifademde diyorum ki: 'Ben bu insanla ufak tefek ihtiyaçlarım olduğunda sürekli fidanlığına gidip alışveriş yaparım' diyorum. Bunu şunun için söylüyorum: Bir insan 'Beş yıl boyunca hiç görüşmedim sadece bunlarda görüştüm' diye bu kadar büyük bir yalanı niçin söyler? Çünkü nasıl söyleyeyim, ben normalde mesela ufak tefek işler olduğunda, bir ihtiyaç olduğunda aramızda dediğim gibi bir yol var, geçerim oradan alırım. Bazen kendisi orada otururken görürüm bile, çay içeriz beraber filan yani. Böyle bir şey. Ha şunu söyleyeyim, hani söylediği doğru şey şu: Yakın mıyız? Değil. Yani sektörden tanışırız, belli bir seviyede bir işimiz var yani.
Kısacası, çelişkilerle dolu bir ifadesi var dediğim gibi. Birinde iki kez, birinde üç kez, paranın miktarı bile belli değil. Ve ısrarla her söylediğinde diyor ki: 'Bunların banka dekontlarını ibraz edeceğim savcılığa' diyor. Burası önemli; halen böyle bir ibraz yok. Yani bu ne zaman çekilmiş, ben orada mıymışım, buna dair ben nasıl savunma yapacağım gerçekten bilmiyorum yani. Bunu halen bilmiyoruz. Fakat MASAK, 2024 yılı içerisinde bir çalışma yapıyor, iki tane para çekimi var. Bir 12 bin 500 dolar, bir 15 bin dolar. Bu bir şeyi izah ediyor bana aslında; bu 12 bin 500'ü niye ikinci ifadede eklemek zorunda kaldığını izah ediyor bana aslında. Başka bir şey anlamıyorum buradan. Bu arada bu paralar şey olarak muhasebeleşmiş; 'Ortak Abdülkerim Baba'lara ödendi' diye. Yani bu şekilde muhasebeleşmiş MASAK raporunda böyle gözüküyor. Bankadan bu şekilde çekilmiş. Bu Abdülkerim Babal o gün ne yapmış, kimle görüşmüş, bu paralar nereye gitmiş, ona dair hiçbir şey yok. Ha şu var; HTS'lerime, baz kayıtlarıma bakılsın deniyor. Bu iki paranın çekim tarihi -bu önemli-: 14.05.2024 ve 17.05.2024. Bu tarihlerde benim kendisi fidanlığımda verdiğim diyor ya, o fidanlıkta bir baz verimiz yok bizim. Bu önemli bir veri. Dolayısıyla Kadir Gümüş ile ilgili şeyimi bitiriyorum. Tarihi belli olmayan, miktarları değişen bir şeyi benimle gönderdiğini söylemiş. Ben halen savcılıktaki o günkü şaşkınlığımı korumaya devam ediyorum. Niçin böyle bir şey söyledi kendisi keşke burada olsa da gözlerinin içine bakarak sorsam: 'Kadir Bey sen niye böyle bir şey söyledin ya?' Çünkü eğer... Neyse gene ithamda bulunmak istemiyorum.
Diğer şeye geçmek istiyorum. 122 nolu eylem. Ali İhsan Mengir, damadı ve oğlu bunlar. Bunları tek kişi gibi düşünmekte bir beis yok bence. İkinci kişinin ithamı olarak düşünebiliriz yani. Şimdi Ali İhsan Mengir, bunlar bir torf alım ihalesindan bahsediyorlar. Bir kısmını okuyacağım. Genel bir bilgi vereyim önce. Bu torf alım ihalesinde bir fiyat veriyorlar. Daha sonra Ümit Polat telefonla bunları arıyor. Diyor ki: "O verdiğiniz fiyatın üstüne bir para koyun, şu kadar; o miktarı biz alacağız." diyor. Onu Dinçer Kantar’a söylüyor. Dinçer de Ali İhsan Mengir’i arıyor kayınpederini. Diyor ki: "Böyle böyle bir talep var." Bu arada niye Ali İhsan'ı arıyor? Ali İhsan Mengir Ali Sukas'ın, 30-35 yıllık dostu. Ama şimdi kendisi de söylüyor, Ali Bey de söylüyor, herkes biliyor piyasada yani. "Tamam" diyor, "Ben ararım, dönerim." Neyse, Ali Bey’i arıyor ifadesine göre. O da telefonla kendisine diyor ki: "Evet, bu konudan bilgim var. Bu para Ertan Yıldız tarafından istendi. Ödeme oraya yapılacak. Bu parayı dövize çevirip Hüsnü Yüksel Tunar'a verin; o, Ertan Yıldız’a şahsen teslim edecek." gibi bir ifadesi oluyor. O da bu durumu çocuklarıyla paylaşıyor. Çünkü niye bunu yapıyor? Kendisinin resmi bir ortaklık yok. Sadece diyalogları kuruyor burada. Firma sahibi çocukları yani.
İkinci bir mesele daha var, hemen söyleyeyim; iki kez para gönderdiğini söylüyor çünkü Ertan Yıldız'a. Bu birincisi. Dövize çevrilmiş 6 milyon TL. Bir de gene bir 40 milyonluk iş yapıyorlar. Ali Sukas, Ertan Yıldız’ın gene buradan 5 milyon TL para istediğini söylüyor. O da bunu bana 2.5 milyon nakit ve iki buçuk milyon da çek vererek benim üzerimden gene gönderdiğini söylüyor. İthamları bunlar. Şimdi özellikle ilk konuyla ilgili Ali İhsan Bey böyle söylüyor ya. Şeyi aramış, o da ‘Ertan Yıldız alacak’ demiş. Dinçer Kantar ise şöyle anlatıyor. Bakın kendi damadı: "Bu fiyat talebi bize yapıldığında ben kayınpederime söyledim." diyor. "Bir hafta sonra bana geri dönüş yaptı." Bakın, arada bir hafta zaman var. Öbüründe tek farkla bir şey anlatılıyor. Burada "Bir hafta sonra bana geri dönüş yaptı, Ali Sukas'la görüşmüş." diyor. "Evet, bu fiyat farkı İştirakler Daire Başkanlığı tarafından istenilmiş, bu şekilde fiyat vermemiz gerekiyor." dedi. "Sonra biz fiyatı verdik." diyor. Sonra ihale sonuçlandı.
Bakın burası önemli… Anlayacağız önemini daha sonra. İhale bittikten sonra beni arayarak, bu parayı peşin vermemizi söyledi. Ben de paramızın olmadığını söyleyerek, konuyu Ali İhsan Mengir’e aktardım. O da Ali Sukas’tan para talep etti. 13.06 tarihinde bankadan para geldi bize. Bu parayı, 6 milyon TL parayı çekip Ali Sukas'ın yanına gittik diyor. Şimdi bakın; Ali İhsan Mengir diyor ki para şeye gidecek, telefonla parkta bir görüşme yapıyor Ali Sukas'la, para Ertan Yıldız'a gidecek döviz olarak gidecekti diye "Çocuklarıma bildirdim" diyor. İfadesi aynen bu şekilde. Dinçer Kantar da diyor ki: "Altı milyon TL’yi çekip, Kurnaköy’de Ali Sukas'ın yanına gittik." E madem babanız size bunu bildirdi... Sonra bunları anlayacağız ne olduğunu. Bu kısmını söyleyeceğim; niçin Kurnaköy’e Ali Sukas'ın yanına gidiyorsunuz. Ve söylüyor da Ali Sukas'a işte burada arabada falan filan... Orada Ali Sukas söylüyor Dinçer Kantar’a: "Hayır, sana telefonunu vereceğim kişiye götür." diyor. Bana yönlendiriyor yani Dinçer'in anlatımına göre.
Sorun şu: İhale tarihi 25 Haziran. Bahse konu tarih 14 Haziran. Yani Dinçer’in, "Ümit Polat ihale bittikten sonra beni geri arayarak bu parayı peşin vermemizi söyledi" dediği tarih var ya; 25 Haziran. Bana isnat ettikleri suç tarihleri 14 Haziran. Bunu niçin bu kararın verildiğini söylemek için anlatıyorum. Ben bu hikâyeye yerleştirilmişim; anlatımlarım sonunda bu anlaşılacak. Yokum ben orada yani. Zaten süreçlerde hiç yokum. Yani bunların benimle ne ilgisi var? Birisi arıyor, fiyat arttırıyor; öteki gidiyor, tamam diyor. Ben neresindeyim bu işin yani? Ve dediğim gibi, isnat edilen tarihten sonra yapılan bir ihalenin parasını göndermiş olması... Daha da önemlisi, iki para için de Ertan Yıldız’a gönderilmek üzere verildiğini söylüyor. İki önemli husus: Bir, Ertan Yıldız’ı hayatımda hiç göremedim ben. Hiçbir irtibatım yok zaten, dosyada bu var. Sıfır görüşme, sıfır baz kaydı, sıfır... Hatta daha sonra okuyacağım iddianamede iddia makamı beni böyle bir üyelik meselesine oturtmuş ki sırf Ertan Yıldız... İşte şoförü aracılığıyla ya da işte Ali Sukas şoförü... Ali Sukas'ın şoförünün, orada çalışan insanların çoğunda irtibatı vardır; bende yok. Ahmet Erbek benim ofisimi biliyor mu, onu bile bilmiyorum. Para almayı veya şunu bunu geçtim, çay içmeye gelmişliği yok yani. Bu kadar net. Bu yani benimle ilgili en önemli mesele bu. Bağlantı kurulan yerle benim bağlantım yok. Hiç yok ama. Bir kere olsa diyeceğim ki "Ya bu isnadın tutar bir tarafı var." Bütün iddianamede bir paragraf falan buradan bağlanıyorum şeye. Burayla ilgili kuruluyor ama söylediğim gibi hiçbirini tanımıyorum, hiç görüşmem yok.
Ve tabii şunu söylemekte fayda var: Ben Kadir Gümüş'ün ifadesi... Tutuklandıktan yaklaşık bir ay oluyor mu; işte bir yirmi, yirmi beş gün sonra falan bu arkadaşların ifadeleri... Benim tutuklanmam basında, internette yer aldı. Yani bu insanlar için, nasıl söyleyeyim size, inandırıcı bir kimlik oluşmuş oldu. 'Yani böyle bir şeyi bağlantılı yaptınız,' noktasında inandırıcı bir algı oluşmuş oldu. Olayın diğer kısmı ki burası daha da önemli; bir çek ve para olayı var ikinci kısımda. Yani aynı o dediğim beş milyonluk kısım. Burada da ilginç olan şey şu: Ben ikinci tutukluluğa dair sorguya alındım ya Sayın Başkan, bana sadece o altı milyon TL'lik soru soruluyor ve benim sorgum sadece beş dakika sürdü. Burada beni inciten şey şu: Bu insanlar ne kadar ikna edici bulunmuşlar? Yani sorulamaz mı? 'Böyle de bir şey var,' diye. Çünkü niye bunu söylüyorum biliyor musunuz? Şimdi bu çek meselesi televizyonlarda falan da döndürüldü; 'Bak işte somut delil' falan filan diye. Her şeye, siz bu dosyaya -bu arada hakkınızı teslim etmem lazım- beklediğimden çok daha hâkimsiniz. Sorduğunuz sorulardan ben bunu görebiliyorum. Hiç içimde tutmayacağım.
Peki ama şöyle düşünün; bu çek olayı bana sorulsaydı, ben bugün vereceğim cevabı o gün verseydim ve siz benim cevabımla birlikte bunu okusaydınız algınız nasıl olurdu? Bugünkü algınız... Bakın bu çok önemli bir şey. Ve soruşturmanın tamamında bu böyle yürütüldü. Ben bundan muzdaribim, açık söyleyeyim. Hiç tanımadığım bir insanı, hiç tanımadığım şoförlerle para göndermekle falan itham edildim. Ama şu soru bana... Ya ben zaten hani ev hapsiyle yeni çağrılmışım değil mi? Orada oturuyoruz ya; sorsana bana! De ki: 'Bir de böyle bir şey söyleniyor senin hakkında.' Neden? Gayrimenkul aldığımı bile ben kendim söyledim sormadan; iki avukatım da oradaydı, şahittirler yani. Tamam, haydi Silivri meselesi de şöyle: Ben kendisinden bir gayrimenkul aldım. Evet, kendileri dost zaten. İkinci bir daire için daha peşinat vermiştim, bu iki buçuk milyon... Bu ikinci daireyi almaktan vazgeçtim. Bunun geri ödemesi bana... Kim alır? 35 yıllık esnaf olduğunu söylüyor İhsan Bey, ben de 30 yıllık esnafım, tüccarım. Bu, burada inandırıcılığı artırmak için konmuş bir şey; bence bizim ticari faaliyetimiz farklıdır. Ticari faaliyet yoktur; çünkü götürürüm, kendi hesabıma koyarım, tahsil ederim gönül rahatlığıyla.
Ve iddianamede ne deniyor biliyor musunuz? Diyor ki iddianamede: 'Hemen çeki sisteme kattı.' Peki böyle mi? Savcı lütfedip de bana bunu sorsaydı, deseydi ki: 'Ya böyle böyle bir çek varmış.' Benim, size bunları ibraz edecekler sonra; esasında durdu, kullandım bu sefer, yatırım hesabı aldım bilmem ne... Durdu yani, normal harcamanın içerisinde. Devam ettik; kendi param çünkü. Ya bu para bir yere aktarılır da dersiniz ki: 'Somut delil bulduk biz. Adam almış çeki, götürmüş de bilmem kime de göndermiş veya çekmişler.' Yani o tarihte bakılsın banka dökümlerime; zaten para çekilmemişse o para duruyordur. 'Benim bir param vardı, ben birine verdim.' Kime vermiş? Bu kadar insan sorgulandı, bir tane insan demiş mi ki: 'Şu parayı ben aldım.' Ki ben buradayım. Bahsedilen para altı milyon, beş milyon... Kim almış, nereye gitmiş yani?
Ayrıca diğer o beş milyonluk çek dönüyor; bir de 'İki buçuk milyon verdik,' deniyor. Burada yine maddi hata var. Dosya kaynağı şöyle diyor: 'Bahsettiğim tarihlerde böyle bir çekime rastlanmadı.' Ancak diyor; gruptan tarihlere yakın 200 binlik bir çekim var. Yani araştırılmış, bakılmış 'Böyle bir şey var mı?' diye. Bunun bir önemi var; söylenilen firma değil, denilen rakam değil. Bir de burada önemli olan şu: 2.200.000... Şu önemi var: Hem baba hem oğul diyor ki: 'İki buçuk milyonu biz bankanın önünde çektik, verdik.' Haydi alan rakamda hata yaptı, bankadan parayı çeken nasıl hata yapar? Nasıl yapsın? Böyle bir şey unutulur mu? Ayrıca o kadar emin söylüyor ki... "Bir de bu altı milyon meselesi için; bu da önemli çünkü. Damat Dinçer Kantar diyor ki bana ofisimde vermiş ya bu parayı; Gülcan Mengil diyor ki Dinçer... Telefon görüşmesini o gerçekleştirdi diyor. Ne güzel. Çünkü şöyle: Gene detaylı bir telefon görüşmesi daha var şeylerinde; benim Dinçer Kantar'la hiç telefon ispatım yok, sıfır. Dosyada sunuyoruz size. Yani nereden tutsanız elinizde kalıyor. Ve ben bu ifadelerle on aydır tutukluyum burada.
Ben iş insanıyım. İnsanlarla daire alıp verebilirim, ticaret yapabilirim. Bu insanlarla eşit pozisyondayım yani. Ben belediye görevlisi değilim ki 'İşte ona ne parası verdin?' gibi hani filan... Daha da önemli bir şey söyleyeyim; benim elime ne geçecek? Ben 2020’den sonra, evet, yoğun bir şekilde çalıştım yani. Kadar açıklamış gerçek mi? Kendi çapında, kendi yapabileceğim işleri yaptım ben. Bakım ve hizmet için hani bu meseleleri yaptım da daha farklı ihaleler... Aynı işlerime devam etmişim ben, aynı şekilde. Ne ödemelerim değişmiş ne sistemim değişmiş; hiçbir şey değişmemiş. Niçin böyle bir şey yapayım ben? Benim menfaatim ne bunda yani? Ben niye böyle bir taşımacılık yapayım? Yani bir şey yaparsınız, dersiniz ki şöyle olacaktı çünkü: Bir makam beklerim, daha fazla iş beklerim ki asla öyle bir insan değilim. Hayatım boyunca öyle maddi işte 'Şu olsun, bunun olsun...' 2012’de aldığım evde oturuyorum ben hala. İş karşılığı altındayım, orta halli bir aracım var, ona biniyorum. Siyasetle uzaktan yakından alakam yok. Kim kazanırsa kazansın, Allah selamet versin; beni ilgilendirmiyor. Hiçbir siyasi takdirim olmadığı için bugüne kadar, böyle bir tercihim yok. Hani siyasi menfaat de bekliyor değilim, onu anlatmaya çalışıyorum. Bilakis kendi geçmişimde anlattığım olduğu gibi Konya şehrinden... Yani dolayısıyla bu fiilleri işlemem için hiçbir nedenim yok benim.
Yani insanlar söylüyor ya hani. Kimisi alacağını çözmek için, kimisi işte yeni iş almak için filan ihale benim böyle bir durumum da yok yani. Bakım ve hizmet işi dediğimiz iş bu hani yol kenarlarında görüyorsunuz ya Sayın Başkan; çapadır, tırpandır, hani işçilik yoğun bir iş. Marjı belli. Efendime söyleyeyim riski yüksek çünkü işçi çalıştırıyorsunuz. Kimi çocuk işçi getirirler, takip etmeniz lazım, yola çıkarlar. Hani Ağaç A.Ş:’de çok tercih edilen bir iş talebi değildir. Riski yüksektir. Ben yapıyordum. Çünkü ekibim vardı. Ve bu işte uzmandım ben. Ben bu işleri yapmaya devam ettim. İlk de taşeronlukla başladım zaten. Kendim iş almadım direkt. Alamadım. Ben ilk Ali Bey genel müdürü olduğunda. Bir yıla yakın zaten gitmedim bile yanına. Sekiz ay sonra falan gittim hayırlı olsuna. Aynı fakülteden mezunuz biz. Meslektaşım yani. Biliyorsunuz böyle bir fakültecilik, meslektaşlık şeyi vardır. Yedi sekiz ay sonra gittim. Hayırlı olsuna. Ve bu piyasadaki daralmadan falan bahsedip, dedim teklifler verip iş yapmak gibi bir şeyim var. Dedi ki benim yapabileceğim bir şey yok. Ama dedi biz de dosyalar veriyoruz. Sen bakım işinde iyisin. Git dedi onlara teklif ver. Ben taşeronluk yaparak başladım orada. Başka firmalara. Zaten ifademde var bu. Savcı Bey de sordu. Dolayısıyla da bakım işlerine devam ettim ben orada. Yani hani bu şeylere girip de sonra bitki satışına geçtim. Hani daha rahat bir iş yaptım. Böyle bir şey de yok. Aynı işlerim devam ediyor benim. Aynı ödemeler. Hiçbir şeyim yok. Ve takdir edersiniz ki bu özellikle bakım işlerinde, hizmet işlerinde falan hak edişler sekiz on imza, sekiz on imza, çapılarak hak edilir. Yani bir insana iltimas geçmek için yapılacak son iş diyeyim size. Park Bahçeler ayrı inceler, saha mühendisi ayrı inceler. Hani böyle bir şey iş kaleminde yani.
Bu tutukluluk meselesiyle ilgili herkes zaten bir şeyler söyledi. Sıkıntıları, şunları, bunları. Bizim tabii alışık olduğumuz ortamlar değil bu ortamlar. Ama aynı şeyleri tekrar ederek sizleri sıkmayacağım. Gerçekten çok zor. Sanki böyle sürreal bir şey gibi oluyor insan. Uzunca bir süre gözünüzü açtığınızda, hani inanamıyorsunuz önce benim burada ne işim var filan gibi oluyor. Çünkü telefonla bir şeye çağrılıp, hani bir insan suç işler de sonra kendini hazırlar psikolojik olarak. Alabilirler beni falan bilmem ne filan. Böyle bir şey yok. İfade, aynı gün Silivri, buradaki şoku yani anlayabilirsiniz herhalde. Bir tane kızım var. Geçen yıl üniversiteyi bölüm birincisi olarak bitirdi. Tam Haziran ayında benim tutuklandığım ay. Ya bir yıl boyunca o bölüm birinciliğinin hayalini kurdu işte şeye katılırız, baba mezuniyet töreniydi diye. Ben mezuniyet törenine katılamamış oldum. Bunu geri getirebilecek bir şey var mı? Bu duyguyu nasıl tamir ederim? Hayatımda hiç bilmiyorum. Çünkü geri saramıyoruz hayatı. Benimkini tamir etsem bile, kızımınkini nasıl tamir ederim? Hiçbir fikrim yok. Yani bir ömür bu ukdeyi içinde taşıyacak. Hani bir ev hapsine çıktım dedim ya. Hemen onları gösterdi bana çünkü. Baba bak görememiştir falan.
Onun yanında babam son evre kanser hastası. Bir süre önce akciğerinde emboli oldu. Yani yaklaşık on gün falan entübe kaldı. Orada koğuşta o demir kapı tak ettiğinde böyle bir etkileniyorsunuz her seferinde zaten. Hele böyle bir şey, haber varsa sizle ilgili. Ben o anki duyguyu ifade edebilecek kelimeler filan bilmiyorum yani. Yani babanın. Ölüm haberini alabilirsiniz. Bunları aslında söyleyip söylememek de çok bu söylediklerimi, bu duygusal şeyleri hiç ama. Takdir edersiniz ki biz uzunca bir süredir, bizi gerçekten dinleyebilecek birilerinin karşısına çıkmak için bekledik yani. Dinleyebilecek. Ha devlete millete bağlı. Bir hani yüksek seviyede vergiler ödeyen bir sürü insana istihdam sağlayan hiçbir zaman hırs, şey yapmamış bir insanım hayatım böyle geçti benim. Yani şu an için söyleyeceklerim bu kadar. Sizin sorularınıza cevap vermeye çalışacağım.
HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR HAKİM SORGUSU
Mahkeme Başkanı: "Ali Sukas ile fakülteden, aynı sınıftan arkadaş olduğunuzu söylediniz.
Hüsnü Yüksel Tunar: Şöyle, ona bir detay, detay vermen lazım başkanım. Şöyle, aynı fakülteden mezunuz. Bu meslektaşlık adına bir yakınlık doğuruyor, doğru. Ama şeyde sanırım söyledim gene, bunların hepsi... Benim bu arada şey ifadelerimin hepsi teyit edilebilir savcılıkta verdiğim. 2017-18'lerde bir oda seçimi. İlk bizim Ali Bey'le temasımız. Yani fakültede mezunuz ama görüşen insanlar değiliz yani. Orada oda seçimlerinde bir listeye destek veriyordu kendisi hatırladığım kadarıyla. Ona destek için aramıştı. İlk temasımız böyledir yani. Ama piyasadan zaten ismen biliriz, görüşürüz ayrıca. İş ilişkisi dışında bir ilişkimiz yok. Bir sürü insanla vakitleri bilmem neleri filan... Bu arada iddianamede öyle bir algı oluşturuluyor ki ‘Ali Sukas'la Hüsnü Bey arası iyi!’ Ya bunu ispatlayan ne var? Yani benim telefon görüşmelerime bakın. 5 yılda 310 küsur. Beni suçlayan insanları söyleyeyim mi size? İhsan Mengir, 900 küsur. Kadir Gümüş, 850 kez. Önemli...
Mahkeme Başkanı: Beyanda bulunan Kadir Gümüş'le ortak baz bilgisi de iddianamede verilmiş. Siz 'İş yerimiz 500 metre' diye bahsettiniz ifadede.
Hüsnü Yüksel Tunar: Benzin alırken bile baz veriyorum ben oradan.
Mahkeme Başkanı: "Kadir Gümüş'le ilişkinizin boyutu ne?"
Hüsnü Yüksel Tunar: "Kadir Gümüş'le şimdi o kendisi ifadesinde demiş ki '15 yıldır tanırım'. Ben 96'da mezun oldum sektöre başladım. Ben ilk bitkimi bile Gökçamlıca Fidancılık'tan aldım ilk bitkimi.”
Mahkeme Başkanı: Yani '15 yıldır tanırım' ama sektörden tanırım diyorsunuz…
Hüsnü Yüksel Tunar Samimiyet o 15 yıl olmuyor başkanım yani. Ben 98'den beri tanıyorum sektörel ama bu tanışıklık sektörel tanışıklık, samimiyet değil yani. Sonra diyor ki '5 yıldır hiç görüşmedik'. Bu konuyu sormanız iyi oldu. Ali Bey'le ikisi İstanbul Ticaret Odası üye adayıydı. İkisi birlikte çalıştılar. O süreçte ikisi de benden ayrı ayrı destek istediler tanıdığım iş adamları hani peyzaj sektöründe 'Oda'da bize destek versin' diye. Benim o dönemde de Kadir Bey'le görüşmelerim var. O '5 yıldır hiç görüşmedik' ben zaten onun üzerinde durmanızı istiyorum sizin. Öyle bir şey yok ama samimi değil. O söylediği doğru."
Mahkeme Başkanı: "Telefon irtibatınız var?"
Hüsnü Yüksel Tunar: "Tabii var."
Mahkeme Başkanı: "Şimdi bu ifadesinde bu 0532 445 66 44 sizin kullanımız da değil mi? Oradan görüşmelerden bahsetmiş. Peki bu neden bu şekilde beyanda bulunuyor? Her sanığa soruyorum aynı şekilde de..."
Hüsnü Yüksel Tunar: "Elbette sorun şöyle: Benim tahminim var ama gerçeğini sadece Kadir Bey bilebilir. O dediğim gibi keşke burada olup gözlerinin içine bakıp sorsaydınız. E gelecek ben burada olacağım yani soracağım, evet. Tahminim var sadece gerçeğini o bilebilir. Şimdi bana savcı da sordu bir husumetiniz var mı? Ben dedim ki yok ama husumet bu beyan tek taraflıdır. Benim yok. Kendisinin bilemem ben var mı yok mu ya da içinde ne duygular taşıyor. Siz hiç anlamazsınız ama piyasada iş yapıyorsunuz, onun çok istediği bir ihaleyi almışsınızdır bilemem. Veya sevdiği bir insanı kırmışsınızdır bilemem. Bunları sadece şey olarak söylüyorum bu arada, benim bildiğim yok çünkü bir husumetimiz bir şeyimiz. Yok.
Ama şöyle bir şey var, şimdi kendisi ifadesinde diyor ki Sayın Başkan: 'Ben diyor Ağaç A.Ş.'deki işleri takip etmem zaten çalışanlarım takip eder'. Be mübarek, yani madem çalışanlar takip ediyor, ben bunu iddia makamına böyle şeyler... 'Peki kim o çalışanım? O zaman biz onları sorgulayalım' niye dememişler? 'Bütün işlerimi o takip eder' diyor, cümle aynen bu. Bakın orada. Neden sorulmamış? Belki bu anlattığı şeyler doğru ve o insan yapıyor, ben değil. Hiç bu düşünülmemiş mi yani? Belki onu korudu. Çünkü bir şey mantığa aykırıysa orada bir duygu vardır. Arayı bulmak benim işim değil ama... Çek bedelleri dediniz hesabından para çıkmadı yani... Tabii ki tabii ki... Ben bunlara ilişkin evrakları sunacağım. Evet evet kesinlikle orası önemli çünkü, önemli. Beni en çok rahatsız eden şeylerden birisi o."
Mahkeme Başkanı: "Şunu bir açar mısınız orayı tam sezinleyemedim, bu ihale tarihiyle bu... Tarih arasındaki bağlantıdan bahsettiniz yani orayı bir tekrar anlatın bize."
Hüsnü Yüksel Tunar: "Onun için de ayrıca teşekkür ederim çünkü en önemli çıkış noktası orası. Dikkatle dinlediğinizi gösteriyor. Şimdi İhsan Mengir diyor ki -hepsi Yücel Mengir de Dinçer Kantar da- 'Biz bu parayı diyor 54 milyonluk torf ihalesi için talep edildi bizden ve biz bunun için verdik' diyor. Ve Dinçer Kansu'nun ifadesi aynen şu kelimesi kelimesine: 'İhale bittikten sonra Ümit Polat bizi aradı ve bu parayı talep etti' diyor. İhale tarihi 25 Haziran 2024. Bahsettiği tarih ise 14 Haziran. Evet. Yani bunun olması mümkün değil. Bir detay daha var orada. Ertan Yıldız görevde değilmiş ben sonradan öğreniyorum."
Mahkeme Başkanı: "Zaten hiç tanımadığınızı beyan ettiniz Ertan Bey'i."
Hüsnü Yüksel Tunar: "Yahu hiç tanımıyorum da yani hani bunu şunun için söylüyorum, ben sanki bir hikaye var... Bakın bu arada ben şunu hiç söylemedim, hem soruşturma aşamasında hem şimdi de dikkatle konuşuyorum: 'Ben bu olaylar olmuştur, olmamıştır, verilmiştir, verilmemiştir' asla böyle bir beyanım yok... Olmasa da mümkün değil, haberim yok yani. Nasıl diyeyim ki oldu, olmadı, yaşandı, yaşanmadı. Ben şunu söylüyorum; böyle bir şey varsa bile ben oraya yerleştirilmişim benim ne alakam var diyorum."
DURUŞMA SAVCISININ HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’A SORULARI
Savcı: Hüsnü Bey, iddianameden gördünüz. Buradaki ciro herhalde size ait. İmza da size ait. Benim sorum şu: 25.09.2025 tarihindeki ilk ifadenizde; İhsan Mengir ve Dinçer Kantar'ı tanımadığınızı net bir şekilde beyan etmişsiniz. İlk savcılık beyanınızda. Şimdi ise aranızda ticaret olduğundan bahsediyorsunuz.
Hüsnü Yüksel Tunar: İhsan Bey değil ama. Dinçer...
Savcı: Aynı şirketin ortakları bunlar.
Hüsnü Yüksel Tunar: İhsan Bey değil, ortak işte.
Savcı: Şimdi ortağı yüzde beşi Dinçer’in, yüzde doksan beşi İhsan Bey'de...
Hüsnü Yüksel Tunar: Yücel
Savcı: Efendim?
Hüsnü Yüksel Tunar: Yücel, Yücel.
Savcı: Babası, kardeşi neyse artık. Bir akrabalık bağı...
Hüsnü: Soru olsun diye düzeltiyorum. Kusura bakmayın yani, İhsan Bey'i tanıyorum. Yücel’i tanımıyorum diyorum.
Savcı: Tamam. Şimdi gayrimenkul ticareti yaptığınızı iddia ettiğiniz kişileri ilk aşamada tanımadığınızı niye beyan ettiniz?
Hüsnü: Gayrimenkul ticaretini İhsan ile yaptım ben. Tanımıyorum değil, İhsan Bey’i tanıyorum diyorum; bakın orada takıldınız hala.
Savcı: çek kullandınız, ondan sonra çek çekildi ve ödendi. Doğru mu?
Hüsnü: Doğru, doğru. Evet.
Savcı: Daha sonra ticaret iptal mi oldu?
Hüsnü: Önce iptal oldu, sonra çeki geri aldım ben.
Savcı: Tamam, daha sonra durum nasıl gelişti. O çekin akıbeti, paranın hesaba yatırılması sonuç itibarıyla... Daha sonra para iadesi oldu mu?
Hüsnü: Hayır, zaten ben parayı vermiştim.
Savcı: Tamam. Verilen bu çekle ilgili bir sözleşme veya noter kaydı var mı? Sözlü mü tamamen?
Hüsnü: 'Sözlü' deyip geçmeyelim. Ben reelde bir daire almıştım. Reelde satın aldığım bir daire zaten var. Bu, ikincisi içindi.
Savcı: Yani o satışla ilgili de anlaştınız, açın da biraz yerini bulsun
Hüsnü: Konuştuk. Tam yerini söyleyeyim; Tepeüstü’nde yeni inşaatlarda, bana zaten bir daire vermişti. 'Oradan bir tane daha alır mısın?' diye sordu. Ben de o an durumumun müsait olmadığını söyledim. vazgeçebilme şartıyla kabul ettim.
Savcı: Yani parayı elden verdiniz, doğru mu? Bununla ilgili bir sözleşme, noter kaydı vesaire...
Hüsnü: Yok. Ticaretimize binaen, güvene dayalı yaptık bunu biz.
ÜMİT POLAT’IN AVUKATININ HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’A SORULARI
Mahkeme Başkanı: Evet var mı sanıklardan sorusu? Sanık müdafilerinden sorunuz var mıdır? Evet avukat hanıma bir söz hakkı verelim.
Ümit Polat’ın avukatı: Ümit Polat müdafi avukatı Sevgi Dağdemir. AĞAÇ A.Ş. Genel Müdürü ile arkadaş olmanız sebebiyle soruyorum.
Hüsnü Yüksel Tunar: Doğru değil efendim? Arkadaş doğru değil. Kendisi benden 10 yaş büyük.
Ümit Polat’ın avukatı: Tamam. Arkadaş, dost, artık fakülteden arkadaşınız yani biraz önce kendiniz söylediğiniz için. Ümit Polat'la alakalı şirkette rüşvet alındığına ilişkin herhangi bir söyleminiz oldu mu? Bir duyumunuz var mı?
Hüsnü Yüksel Tunar: Hayır.
Ümit Polat’ın avukatı: Ali Sukas'ın başkasının ofisini kullandığını hiç duydunuz mu?
Hüsnü Yüksel Tunar: Duyma değil biliyorum ben bunu.
Ümit Polat’ın avukatı: Kimin ofisini kullanıyor?
Hüsnü Yüksel Tunar: Başkasının değil. İhsan beylerle altlı üstlü bir dönem ofis kullandıklarını biliyorum ben.
Ümit Polat’ın avukatı: Sizinle birlikte bir ofis kullanma gibi bir durumu söz konusu mu?
Hüsnü Yüksel Tunar: Asla.
Ümit Polat’ın avukatı: Tamam. Teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Hüsnü Yüksel Tunar: Bunu hatırlatmanız iyi oldu.
Ümit Polat’ın avukatı: Bizim için de iyi oldu. Teşekkürler.
Hüsnü Yüksel Tunar: Şöyle; hani ben diyorum burada bir şey var. Buraya ben yerleştirilmişim gibi diye. Çok önemli bir şeyi var orada Sayın Başkan. Ben bunu atladım. ‘Kendisinin’ diyor, ‘Ali Sukas’la önceden ortak iş yaptığını biliyorum’ diyor insanlar. Kendisi geldiğinde lütfen hani not edilecek kadar önemli bu. Çünkü burada bir yansıtma yapıyor. Ne ortak işi yapmışım ben Ali Sukas’la. Açıklasın.
ALİ SUKAS’IN AVUKATI KAPTAN YILMAZ’IN TUNAR’A SORULARI
Avukat Yılmaz: Hüsnü Bey, şimdi bu alt üst ofis kullanma yanlış anlaşılabilecek bir şey. AĞAÇ A.Ş. Genel Müdürü olduktan sonra mı kullandı? Yoksa eski ticari hayatında ofis komşuları mıydı? Bunu bir açar mısınız?
Hüsnü Yüksel Tunar: Çok önce. Bu arada bu benimkisi sadece bilgi. Ben kendim görmüş gitmiş değilim. Gölgeye dayalı tabii duyum olarak. Özel ticari hayatı döneminde.
Avukat Yılmaz: Tamam. Teşekkür ederim.
HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR AVUKATI ÖZER KIRCA
Sayın Başkan, öncelikle bir salt bizim dosyayla ilgili görüşüyorum. Dosya hâkimiyetiniz için sizi kutlarım. Gerçekten böyle dosyayı bilen hâkimlerin önünde savunma vermek, savunmanlara da keyif veriyor. Ben müsaade ederseniz, 57 yıllık bir meslektaşınız olarak, 70 yıl önceki bir anı-anekdotumu anlatarak bu olayla bağlantı kurmak istiyorum. Orta Anadolu'nun bir kasabasında, kasabayı ikiye bölen ana caddede bir baba evinde yaşıyoruz. Her sabah belli bir müfrezenin ortasında, ikili olarak zincirlere vurulmuş tutuklular —ki o zamanlar tutuklulara mahkûmlar denildi külliyen, mahkûmlar— o günkü adliyedeki duruşmaları için ve işleri için bir anlamda merasim ritmiyle 'rap rap' önümüzden geçer giderlerdi. Ama hepsi birbirine zincirlerle vurulmuş idi. Ben bunları yaşadım. Bu bende ciddi anlamda bir çocukluk travması yarattı. Ve bu travma, ta yetmiş yıl olsa da şimdi huzurunuzda avukat olarak getirdi.
Şimdi üç gün önce başlayan bu duruşmalarda zincirlere vurulmuş tutsakları görmesem de öncelikle biz savunmanlara başlayan bir... Savunmalarla başlayan bir baskı uygulamasına bizzat tanık olduk. Şimdi ve sonunda salona girdiğinde salonda da çok farklı bir tabloyla karşılaştım. Meslektaşınız olarak, Yassıada mahkemelerini radyolardan dinledim ama ondan sonra Türkiye'de gelmiş geçmiş tüm ihtilallere ve olağanüstü hâllere bizzat müdafi olarak katılmış bir meslektaşınızım. Yani 12 Mart'ı, 12 Eylül'dü, aradaki sıkıyönetim mahkemeleriydi, önceki sıkıyönetim mahkemeleriydi... Daha sonra devlet güvenlik mahkemelerine evrildi, daha sonra özel yetkili mahkemelere evrildi. Bunları yaşamış bir insan olarak geldiğimde gördüğüm manzara, o olağanüstü hâllerde yaşananların çok ötesinde ve üstünde bir tabloydu. Doğru söylüyor. Bu gerçekten içimi acıttı. Hele ki bu manzaranın daha objektif haberler alabilirim bildiğim yabancı diller dolayısıyla; yabancı ajanslarda bu mahkemelerle ilgili anlatımlarda yürüyüşün, yani duruşmaların ilerleyişinin antidemokratik olduğu, hukuk devleti ilkelerine yanaşmadığı; kocaman kocaman yabancı ve dünyada ismi olan, ağırlığı olan yorumcular tarafından söylendiği zaman içim bir kez daha acıdı ve hemen kapattım ekranı.
Şimdi Başkanım, bu anekdottan sonra sizden istirhamım; hâlâ Türkiye'nin, Avrupa'nın en büyük barosu bizde, mahkemesi bizde. Dünyanın en büyük mahkemesi Kartal'da. Çıktığımız zaman meydanlarda ‘174 tane daha cezaevi inşaatını süratle tamamlıyoruz,' diye nutuklar atılıyor. Ama yani bir cezaevi şartlarında değil de böylesine büyüklerle uğraşan, işi gücü büyük olan bir devletimizin; yani İstanbul gibi bir metropolde, bırakın da cezaevi şartlarında olmayan... Çünkü ne olursa olsun bu şartlar buradaki tutsakların, hatta avukat olarak bizlerin ya da soyutlayıp benim ruh sağlığımı bozuyor. Yani dolayısıyla bu mahkemenin dışarıdan bir daha demokratik bir, bakınız, görüntü vererek dışarıya karşı yapılması çok daha uygun olurdu.
Bu görüşümü arz ettikten sonra müvekkil özelinde görüşmelerime başlayacağım müsaadenizle. Şimdi efendim, aramızda üç avukat savunuyoruz. İş bölümü yaptık. Tekrara kaçıp zamanlarınızı da almamak adına ben belli bölümü arz edeceğim, daha sonra Elif Hanım belli bölümü arz edecek, daha sonra üstadımız belli bölüme değinecek. Ama ben belli teknik konulara değinmek istiyorum. Öncelikle şu hususun altını kalın kalın çizmek isterim: Bu algıyı heyetinizde de kısmen gördüm, o nedenle bir bilgi aktarımında bulunmak istiyorum. Olur, insan hâli; bu kadar hacimli, olur olmaz her şeyin dolmuşu doldurulduğu bir iddianame ve soruşturma dosyasında gözden kaçan bazı şeyler olabilir. Müvekkilim sanık, 1 Haziran'da telefon üzerine gidip 'İfadem alındı, tutuklandım,' şeklindeydi." bir medeni araçtır, telefon. Çağrı üzerine arayan da bir devlet yetkilisidir. Gitmek gerek. Kaçmadan göçmeden gidip ifadesini vermiş ama ‘gel sen de bu tarafa’ diyerek cezaevi koşullarına alınmış. İkincisinde ve bu arada 252. maddenin 5. bendi uyarınca tutuklanmış, yani rüşvete aracılık etmek.
Sonra Mengirler… Ali İhsan Mengir ve damadının gene usulün 148. maddesinin 5. bendine aykırı biçimde verdiği ifade. O da şudur, açalım: Etkin pişmanlıktan yararlanma hakkıymış gibi, tutukluların bazıları soruşturma aşamasında savcılığa sürekli dilekçe veriyorlar ve de dinlenmelerini, yeterli gelmediği zaman bir daha dilekçe veriyorlar, bir daha dinlenmelerini, yeterli gelmediği zaman bir dilekçe daha veriyorlar, bir daha dinlenmelerini... Oysa sözünü ettiğim 148. maddenin 5. bendi 'Yeniden ifade alma' ana başlığını taşır. Yeniden ifade alma ana başlığında, ihtiyaç duyulduğunda bu yetki münhasıran Cumhuriyet Savcısı'na verilmiştir. E Cumhuriyet Savcısı tamam etkin pişmanlık da yani, 10 kere bir insanı 3 kere 5 kere çağırdığı zaman ne oluyor kardeşim diye bir hesap sormak, sual sormak gerekir. Arkada bir sanığın avukatı olan meslektaşımız, kadın meslektaşımız -elbette ki savunma özgürdür, her şeyi yapabilir ve de biz de saygıyla karşılarız, aksini de savunacaktır, ilerisini de savunacaktır- ama bizden hiç söz etmemişti ilk ifadesinde ve bu külliyen tüm sanıkları ve hatta tüm sanıkların tamamını suçlayan ifadesinde. Ama 'Bizden hiçbir şekilde ne ismen ne cismen söz etmemişti'. Şimdi sualleriyle 'İki sual alıyor, acaba nedir?' diye kulak kabarttım. Yeri geldiğinde ona da değineceğim.
Şimdi yani ondan sonra Mengirlerin ifadesinden sonra tekrar çağrılıyor, tutuklanıyor. Tutuklama nedeni gene 252. maddenin 5. bendine muhalefet, gene rüşvete aracılık. Başka tutuklamamız yok. Başka bizim hakkımızda herhangi bir suçlama da yok. Bir başka suçtan dolayı da bir isnat söz konusu değil. Sürekli olarak meslektaşlarımla birlikte periyodik yani tutukluluğun incelenmesi süreçlerinde dilekçeler veriyoruz. Artık bu dilekçelerde de ne diyeceğimizi şaşırdık, tekrara düştük. Ve inandım ki 'Özer Gürce niye gelmiyorsun evladım?' İşte okunmuyor dilekçeler. Okunsa gerçekten orada hikaye anlatmadık, gerçekten orada hukuktan bahsettik, gerçekten orada yasadan bahsettik, gerçekten orada Yargıtay’ımızın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin müstakar, yerleşik kararlarından bahsettik. Yani şeytan diyordu ki ya başka bir şey yap, maç anlat bakalım ne gelecek cevap diye de düşünmediğim olmadı...
Efendim sonrasında bir telefon değil bu kez sabahın köründe, klasik alışageldiğimiz biçimde eve gelmeler, 'Hadi kalk gidelim arkadaş' demeler ve savcının karşısına geçip 'Yahu örgütlü mörgütlü' derken hadi git tekrar geldiğin yere. Evde oturuyoruz ne güzel, hem de dışarı adım atsam nefesimi duyacaklar gene ihlal ettin diyecekler içeri alacaklar, öyle sembolik bir kompozisyon var. Yok, örgüt üyeliğinden bu sefer. Beni örgüt üyeliğinden apar topar tutukladılar gene buraya. Ben buraya geldim ama daha sonra benim sık sık üzerinde durduğumuz duruşmalar boyunca ve genel savunmamızda duracağımız biçimde 252'ye 5 yani rüşvete aracılık etmek suçuyla ilgili tahliye kararım ortada duruyor, meşruiyetini hukukiliğini devam ettiriyor. Hatta bir süre sonra dosyada görürsünüz artık kovuşturma aşamasına geçildikten sonra akıllarına geliyor; Özür dilerim, siz kaldırdınız. Siz kaldırdınız, adli kontrol hakkımızdaki adli kontrol kararları kaldırılıyor.
O halde ben şimdi tek bir suçtan tutukluyum. Nedir o? 220. maddenin 2. bendindeki örgüte üye olmak. Şimdi örgüt nedir, kimdir, kimler üyedir, kimler değildir, orada kısaca değineceğim ama neticede şimdi bir yanlış anlaşılma olmasın, biz rüşvete aracılık etmek suçlarından yani Kadir Gümüş ve Bengirlerle ilgili 122 ve 122 numaralı iddianamedeki eylemlerle ilgili bir anlatımlarda bir tutukluğumuz yok. Hiçbir gerekçe gösterilmeden, hiçbir somut veriye tutuklarlar, sokaktan geçen ilgisiz bir adamı da getirip tutuklayabilirler o nedenle.
Şimdi müvekkilim son derece aydın, uygar bir insan. İyi bir aile babası ve başarılı da bir iş insanı. Sorularınıza cevap verdi kendisi de arı duru, son derece anlaşılır biçimde isnada ilişkin cevaplarını sundu. Şimdi Bengirlerle ilgili evet bir anlatım var. Anlatım bahsettiğim gibi iki kere önce savcının karşısına çıkıyorlar, bizim ismimizin 'İ'si geçmiyor. Hiçbir şekilde. Daha sonra başlıyor 'Kim dedi? Kimle kendisine vaatlerde bulundu?' da birdenbire biz çıktık ortaya, onu da anlamak mümkün değil ama beyanlarının bir hayatın olağan akışına uygun olmadığı gibi maddi delillerle örtüşmesi mümkün değil, somut ve olgusal gerçeklerle de desteklenmesi mümkün değil. Bu itibarla yani soyut planda eskilerin 'atfı cürüm' olarak nitelediği, yenilerin 'suç atımı' denildiği bir beyanla biz tutukluyuz.Beyan delili, delillerin kategorisinde en alt düzeyde yer alan ve en son itibar ve istişhat edilmesi gereken bir delil nevi. Başka bir delille Savcı Bey ya 'Bu adam böyle demiş' tamam diyebilir, biraz önce sözünü ettiğim değerli meslektaşımın beyanlarında olduğu gibi, istediğini diyebilir yeter ki kişilik haklarına herhangi bir şekilde saldırı olmasın. Onu saygıyla karşılarım ama ben savcıysam böyle bir beyan geldiği zaman bu beyanın doğruluğunu araştırmakla yükümlüyüm. Şimdi bu davada yaparlar mı yapmazlar mı bilmem ama Yargıtay bir uygulamaya geçti Sayın Başkan. Nedir o uygulama? Artık savcılar da iddialarını somut gerekçelerle beslemek mecburiyetindedirler. Bunu yapmayan görev suçu işlemiştir diyor Yargıtay bir kararında. 'Ben yaptım oldu' devri artık kapandı. Hele hele artık kapanması da lazım, madem hukuk devleti diyeceğiz, kapanması lazım. Öbürü; Kadir Gümüş. Diyor ki 'Ben Ertan Yıldız'a verilmesi için', evet müvekkilim hiçbir şekilde hayatında herhangi bir tanışıklığı olmamış, neticeden 'bir zarf verdim' diyor. Ee bu zarfın içerisinde ne olduğunu Hüsnü bilmiyordu. E böyle rüşvet mi olur?
Bir, iki buçuk milyonluk gayrimenkul alım satımı, avansı mahiyetinde sonradan vazgeçilen bir çek var. Bu çeki daha sonra vazgeçtim demiş almış ve bu çeki kendi hesabına koymuş. Gidip de Ertan Bey'e ya da Ahmet'e Mehmet'e ya da belediyenin şu yetkilisine vermemiş. Ve bu çekin karşılığı bu tanığın hesabında kalmış. E Savcı. Ya bir araştır! Şimdi o nedenle Sayın duruşma savcısı da çekip fotokopisini almış gösteriyor. Göstermeden önce Sayın Savcım siz de araştırsanız bu çekin nerede olduğunu kimin tarafından kullanıldığını, hiçbir şekilde aylarca gitmemiş, rüşvet gitmez mi ya? Yol alır gider. İkinci bir husus var. Siz hüküm verirken, iddianamenin mevzu neyse ona bağlı kalacaksınız. Daha sonra birtakım olaylar eklemlenmiş, şu olmuş, bu olmuş falan filan. Bunları artık göz önüne almak durumunda değilsiniz, alamazsınız. Yasak var. Türkiye iki yüz yirmi beşinci maddenin usulünün birinci bendi emredici mahiyette bir hüküm ifade ediyor. Ona baktığınız zaman. Finansal zorluklar nedeniyle kimi zaman belediyenin yüklenicilerine karşı taahhütte bulunup ödemesi gereken ihale bedellerini ödemekte gecikmesi. Şey bu. Ha bu rüşvete aracılık olur mu? Verilen para rüşvet olur mu? Olmaz mı? Onu ayrıca değerlendireceğiz, esasla beraber. O ayrı. Bize göre rüşvet bunun neresinde? Şeytan bunun neresinde?
Şimdi kabul, iyi de o dönemde müvekkilin istihkak yapıp, tahakkuku yapılan ve alamadığı paralar var. Şimdi halk dilinde bir söyleyiş var. Diyor ki müsaade ederseniz kendisi muhtaç bir dede nerede kaldı gayriye himmet ede. Yani kendisi yardım bekler bir haldedir, bir başka kişiye yardımda bulunması bu nedenle mümkün değildir. Ben de ilave edeyim. Kelin ilacı olsa kendi başına sürer. Önce kendi parasını alırdı başkasının parasını aracılık yapacağına. Bu adam daha kendi parasını alamamış. İçeride duruyor. Bunlar soyut beyanlar değil bu Sayın Başkanım. O hani başlangıçta sözünü ettiğim ara dilekçelerimiz var ya hepsi belgeli olarak dilekçemiz ekinde yer aldı, somut. Işte o nedenle ben okunmadan, klasik suçun mahiyeti, delil durumu falan filan diyerek alışık olduğumuz, bildik cümleleri peş peşe sıralayıp ardına sıralayıp ret kararlarıyla karşılaştık. Dolayısıyla bu yönüyle de yani rüşvete aracılık etmemiz falan söz konusu değil.
Şimdi deliller olarak da iddianamede hakkımızda deliller olarak sıralanıyor. Gizli tanık.
Kümülatif olarak bütün tanıklar için geçmiş ama gizli tanık ve hiçbir o gürgen gibi bir ağaç ismi var. Gürgen'in Mürgen’in neyse işte ifadelerinde bir tek şekilde hiçbir yerde Hüsnü'nün H’si yer almıyor. Bu bir. İkincisi; bir rüşvet olayı nasıl anlaşılır? Yani bir iletişim kaydı yok. Fiziki takip yok. Başka bir şey daha var. Siz avukatlıktan geldiniz. O da bizi mutlu etti açıkçası. Daha anlarsınız. Bu tür davalar sonuçta bilirkişiye havale edilirken MASAK raporunda da bizden bahsetmiyor. Gariptir. Yani zaten MASAK'ın bu dosyada delil olarak değerlendirilmesi raporu mümkün değil. MASAK'ın kuruluş kanunu açın bakın. Kara parayla ilgili finansal hareketliliği denetleyen kurum olarak görev yetkisi belirlenir. Şimdi affedersiniz ortadan hangi para kara para? Neticede legal gerçek bir iş ve hizmet verilmiş ve neticesinde bir tahakkuk eden ücret var. Hangi para kara ve bu paranın transferinden bir kısmının transferinden kamusal hangi zarar doğmuş? Bir iki, üç, dört… Kendisi de sözlü ifade etti. Ya beş kuruş almamış bir aracı adam. Böyledir yani bir şeye aracılık edersen hilali amere çalışmam. Bir menfaatler olmam lazım. Yani bana para mı verilmiş. Apartman mı alınmış? Araba mı alınmış? Bu da yok. Dolayısıyla tamamen soyut planda kalmış somut delillerle ve olgusal gerçekliklerle altını çiziyorum, beslenmemiş, havada bir iddianame ama işte ne kadar uzun sayfalar yaparsam, kalabalık sayfa yazarsam o kadar ciddiye alınır düşüncesi mi hakim olmuştur nedir?Türkiye Cumhuriyeti adalet tarihinin en büyük bugün Yassıada mahkemelerinin iddianamesi bu değil ya. Bir devri kapattı bir devre açtı. Davayı küçümsediğinden değil. Ama bakın şunu ifade etmek istiyorum: Bu davada Cumhuriyet Halk Partisi ve 16 milyon insanımızın teveccühünü alan Sayın İmamoğlu’nu çekin alın, Anadolu'nun kasabalarında görülen, adliyelerinde görülen bir alelade rüşvet davasıyla karşı karşıya kalırsınız.
Ama mahkemenizin bu ayrımı bu nedenle çok iyi yapması lazım. Bu davanın özünde yatan nedenler çok açık seçik ortada. Işte bugün. Yok kimse. Hani bana göre ne oldu ne gitti ben yetişemedim ayrı düğün. Ama ne olursa olsun mahkemenizde münhasıran başkanın yanizatalinizin, sayın üye yargıçların değil, mahkemenin inzibatını tayin ve tanzim görevi var.
Yani burada da çıkın dışarı deyip külliyen herkesi çıkarmak değil. Kim mehabetini eski dilde mahkemenin vahametini bozmuş ise ben bozduysam kardeşim çık dışarı git. Eyvallah derdim. Kabul ederim ama öyle olmayınca aleniyet ilkesi bu aleniyet ilkesi dedim ya. Çok samimi söylüyorum. Bu dava kimin söylediği o iki olay yani partim ve kişi temelinde, samimiyetle söyleyeyim. Artık neredeyse şimdi biraz alevi düştü dün akşam itibariyle. Çünkü hemen İran savaşı giriyor, bilmem ne giriyor. Yani gündem her gün her saat değişiyor. Ama yine de alt sıralara geldi. Oralarda gene bu dava sayın Başkan ve birinde de zatıalinizin ismi de var. Yani uluslararası yayın yapan kuruluşlar bunlar. Sıradan kuruluş değil.Bu davada ben inanıyorum ki rüşvet olmaz. Rüşvet suçu oluşmaz. Bir şey ifade edeyim. Yakın geçmişte, Antalya ilimizin ilçelerinde benzer mahiyette davalar görüldü. Bendeniz orada da gene her zaman olduğu gibi hazırdım. O davalarda da aynen örgüt suçlaması vardı. O davalarda da rüşvet suçlaması vardı. O davalarda da ihaleye fesat karıştırmak ve edimin ifasına fesat karıştırmak suçlamaları var. Yani birebir örtüşen suçlamalar; ha, Türkiye Cumhuriyeti'nin yargıçları vardı sizler gibi, o da örtüşüyor. Ve sanıklar da aynı Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilçe belediye başkanları ve belediye bürokratları, görevlileri, bir de tabii ki işin sosu olacak müteahhitler. Ne oldu biliyor musunuz? O dava sonuçta beraatle sonuçlandı. Ben tazminat davası açtım. Tutuklu kaldılar çünkü onlar da bayağı bir. Henüz daha bir karar verilmedi ama hüküm verilecek. Verilecek kararı bir hayır kurumuna bağışlayacağız. Çünkü günlüğü 20 lira diyor, geçti yani o şey. Bitirdim Sayın Başkanım. Bitiriyorum değerli Başkanım.
Sonra İzmir'de oldu aynı olay. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'nın başına geldi. Aynı suçlama, benzer suçlamalar. Ne oldu o? Gene yargılandık. Dikkatinizi çekelim; bu iki örnek de Cumhuriyet Halk Partisi, yani Türkiye'nin kurucu partisinin, Cumhuriyetin kurucu partisinin temel alan davalardı. O da beraat etti. Herkes güle oynaya hayatını yaşamaya başladı. Kimi birtakım rahatsızlıklar içeride kalmaktan edindi, kimi yaşamını bir başka platforma çevirdi. Oralarda çiftle çubukla uğraşmaya başladı, dolaşıyor. Özetle yöneltilen isnadın somut, kesin ve bağımsız maddi delillerle desteklenmediği; suçlamaların etkin pişmanlıktan yararlanma amacı taşıyan ve kendi içinde çelişkiler barındıran beyanlara dayandığı; HTS, baz ve irtibat kayıtlarının iddia edilen aracılık ve örgütsel bağ kurgusunu doğrulamadığı, aksine teknik verilerin müvekkilin isnat edilen yapı içerisinde konumlandırılmasını çürüttüğü; gizli tanık beyanlarında müvekkilin adının dahi geçmediği; banka, MASAK ve fiziki takip kayıtlarında müvekkile isnat edilen fiilleri doğrulayan tek bir maddi olgunun bulunmadığı; manevi unsur yönünden kastın bulunmadığı; isnadın tarih, yer, miktar ve fiil unsurları bakımından belirli bir şekilde ortaya konulamadığı açıkça anlaşılmaktadır.
Bu nedenle örgüt üyeliği suçundan, altını çiziyorum, diğer şeyde suçsuz, tutuklu değiliz; tetkik ediniz dosyayı. Eğer tutuklu derseniz, yani bunu akademik anlamda tartışmaya açarım. Çünkü tutuklu diyebilmeniz için o ilk tutuklama kararını kaldıran yeni bir kararın o dosyanın içerisinde olması lazım. Yok. O olmadığı gibi, siz, mahkemeniz sanık hakkındaki adli kontrol hükümlerini de artık "nasıl olsa tutukladık" diyerek kaldırmışsınız. "Tutuklandı" diyerek kaldırmışsınız. Dolayısıyla örgüt üyeliği suçundan da sürekli, çeşitli yoğunluk ve hiyerarşik bağ unsurlarının oluştuğunu gösteren hiçbir somut delil o dosyada yok. Bu suçtan tahliyesine öncelikle karar verilmesini istiyorum. Nihai çözümlemede de elbette ki savunmamızı yapacağız. İnanıyoruz ki hiçbir şekilde ayağa takılmadan müvekkilim sanık hakkında beraat kararı verilecektir. Örgüt üyeliğinde unsur da bir öge de hiyerarşik bağ diye getirilip bu şey yapılmasın. Evet, ortada bir örgüt var. Ama bu örgüt Cumhuriyet Halk Partisi örgütü; bu örgüt İstanbul Büyükşehir Belediyesi örgütü. Dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Sayın Başkanı ve sayın çalışan bürokratları kendi içerisinde hiyerarşik bir yapılanmaya sahipler. Yani kapıcısından, odacısından başlayıp ta başkana kadar giden kademeli yapılanma var. Şimdi buradan kalkıp da 220'deki suç örgütü çıkar mı? Çıkarana aşk olsun. Teşekkür ederim efendim.
HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’IN İKİNCİ AVUKATI VE YEĞENİ ELİF HİLAL ÇOPUR
Savcı Bey, siz söylemiştiniz; 'Hani Ali İhsan Mengil'i tanımadığınızı söylüyorsunuz,' diye. O galiba bir yanlış anlaşılma oldu, onu düzeltelim; bir anlamı olsun. İkinci tutukluluk ifadesinde zaten biz vardık yanında. Sorulan tek soruya da cevabı şu: 'Bana sormuş olduğunuz Ali İhsan Mengil isimli şahsı daha önce kendisinden daire satın aldığım için tanırım.' Araları geçiyorum; 'Yücel Mengil'i, Dinçer Kantar'ı tanımam. Ertan Yıldız isimli şahsı tanımam. Hayatımda hiç görmedim.' Hani orada öyle bir karışıklık ve yanlış anlaşılma kalsın istemediğim için düzeltiyorum.
Tutuklulukla ilgili aslında burada önemli olan şey şu: Müvekkil, ilk olarak Kadir Gümüş'ün beyanlarıyla tutuklanıyor; ama sonrasında bu tahliye hususunu biliyorsunuz zaten yani. 1 Aralık'ta ve 1 Haziran'da tutuklanıyor. Sonrasında biz tutukluluğa itirazlar yapıyoruz. Kadir Gümüş'ün beyanlarıyla tutuklanıyor; tutukluluk itirazımız sonrasında tahliye olup dört gün sonra tekrar tutuklanıyor. Ama burada önemli olan husus şu: İkinci tutuklama gerekçesi yapılan Ali İhsan Mengil, Yücel Mengil ve Dinçer Kantar'ın beyanları zaten 24 Haziran'da dosyada varken, Eylül ayında biz tekrar tutuklanıyoruz. Bu beyanlar gerekçe gösterilerek tutukluluk itiraz dosyaları bir bütün olarak gidiyor zaten. Yani dolayısıyla bu 59. Asliye Ceza Mahkemesi kararını verirken; 'Beyan ile sadece tutuklanamaz; kişinin ailevi durumu, geçmişte hiçbir dosyasının olmaması, bunların olmama ihtimalinin de şüpheli lehine değişiklik olma ihtimalinin de değerlendirilmesi gerektiği, beyanların doğruluğunun araştırılmakta olduğu,' deyip aslında tahliyeye karar verirken orada dosyada Dinçer Kantar, Yücel, Ali İhsan; bunların beyanı da vardı. Ya sonrasında biz tahliye olduğumuz için bir koz olarak bu beyanlar kullanılmış oldu. Bunu biz tutukluluğumuzun yedinci ayında dosyaya falan baktığımızda öğreniyoruz zaten. Orada o hususu belirtmek istiyorum.
Bir de burada yaşadığımız süreç olarak da bu tutukluluk sürecinde tutukluluğa itiraz sonucu bir karar veriliyor: 'Tutukluluğun kaldırılması ve ev hapsi kararı.' Ama bu karar bize gerekçeli karar tebliğ olmadan... Ne gerekçeli karar; biz tahliye olduk, ben dışarı çıktım, tahliye oldum. Arıyor telefonla kızını; inanmıyoruz, dolandırıcı zannediyor. Avukatlara da haber yok zaten. Taksiyle gidiliyor, alınıyor vesaire. Biz daha kararı görmeden savcı kesin karara itiraz ediyor. Neden? İtiraz tabii ki kabul olmuyor; yani teknik olarak mümkün olmadığı için bu sefer dört gün sonra tekrar çağırılıyoruz, tekrar tutuklanıyor. Ben zannettim ki ya bir yanlışlık oldu, gerçekten bizim ifademize başvurulacak. Biz o tutuklama, ikinci tutuklama sürecinde meslektaşımla birlikteydik. Yani akşam ben İzmir'den kalkıp geldim; savunmayı işte savcı tekrar ifadeye çağırdı dediği için uçağa bindim, geldim. Akşama kadar bekledik. Orada gördüğümüz muamele de çok kötü. Yani biz bunları yaşadık. Siz, ben şimdi sizin yerinizde olsam derim ki: 'Ya bunları anlatıyorsunuz, meslektaşlar da anlattı. İşte açıkta bekledik, işte vatandaşlığı yaşadık mı?' Ben olsam derim. Bunları ben yapmadım zaten, bunlarla benim ne ilgim var? Ama buradaki insanlar bunları yaşayarak buraya geliyorlar. O sizin tutukluluğun devamı kararları da aslında toplu olarak verildiğinde biz... Ya, ben her tutukluluk devam kararında ümitleniyordum yani. Diyordum ki: 'Bu sefer incelenir, yani sırayla bakılıyordur, şimdi bakılır.' Hiçbirine bakılmamış oldu. O yüzden bunları söylüyorum ki yaşadıklarımız yani bilinsin istiyorum ve biz ilk defa kendimizi ifade ediyoruz on aydır.
Bu ikinci tutukluluk sürecinde savcılığın kapısında, odada ifade vermek için bekliyoruz. Ayakta bekliyoruz. Kalemden diyorum ki: 'Beş saat oldu, savcıyı bekliyoruz.' 'İçeride başka biri var,' dediler. Beş saat oldu, akşam altıya geliyor; sandalye alamıyoruz. Biz orada hani böyle şey gibi muamele görüyoruz; yani biz vatandaşlıktan falan çıkarıldık herhalde. 'Sandalye alabilir miyiz?' 'Oturmanız yasak.' 'Bir su alabilir miyiz, bir şey yiyip içebilir miyiz?' 'Yasak.' Ben korktum, başka bir şey var herhalde. Sonra biz içeriye giriyoruz. İçeri girdiğimde zaten bizim asıl dosyanın savcısına ifade veremiyoruz; o da aslı bitmemiş, bambaşka bir savcıya ifade veriyoruz. Yani biz daha dosyanın savcısıyla görüşme hakkımız da yok. Yani şöyle bir kağıt vardı elinde, ben orada olduğum için biliyorum; orada da fosforla çizilmiş bir cümle: 'Altı milyon paranın dövize çevrildiğine dair.' Tek soru, tek cevap: 'Çıkabilirsiniz.' E tamam, müvekkilimizin tutuklanmasına dair başka bir şey; işte ev meselesi, çek meselesi keşke sorulmuş olsaydı.
Yani biz ilk defa anlatıyoruz. Ben sormanıza mutlu oldum zaten. Geçen, daha dün görüşe gittiğimizde —bir gün önce gittim görüşe— dedim ki: 'İnşallah sorarlar.' Yani hiç kimse sormadı, orada hiçbir şey sorulmuyor. Altı milyon parayla ilgili ifademizi veriyoruz ki; bu kadarsa tamam artık, hani herhalde onların bir olayı var. 'Ali İhsan abi' deniyor, yani sektörde de büyük. Biz şoka girdik. Ofise dönüyorum, diyorum ki: 'Ne oldu, Hüsnü abi nerede falan?' Bana soruyorlar. Diyorum ki: 'E Ali İhsan Mengil, Dinçer Kantar, böyle bir beyan var.' Ben o arabaya nasıl bindiğimi düşünün; kızı arabada bekliyor, eşi —işte eski eşi diyeyim ama biz bir aileyiz yani— ve bütün herkes haber bekliyor. Ben aşağıdan bindiriyorum, tekrar Silivri'ye gidiyor. Zaten Sulh Ceza'da da biz bir ifade veriyoruz ki; yani şöyle yani, siz şimdi bakın... Bakıyorsunuz mesela, kafayı kaldırıp bakmıyor. Ben anlatıyorum; böyle ifadeler... Ve en son 'Söylediğiniz sözlerle çıkabilirsiniz,' deniyor. İki dakika sonra böyle bir gerekçe... Yani o gerekçenin zaten o an yazılmadığını hepimiz biliyoruz. Ama ben de diyorum ki: 'Niye böyle bir muamele görüyoruz?' Siyasi bir dosya olabilir ama —ya siyasi bir dosya olmasını anlamıyorum da bu benim şahsi görüşüm, bunun sizin için hiçbir önemi yok— ama biz bu dosyada neredeyiz? Ben onu anlayamıyorum. Ben şimdi fiziken; yani mantık kuralları, hayatın olağan akışı işte... Gerçekleşemeyeceğini anlatacağım zaten. Kadir Gümüş'ün beyanıyla başlayacağım ilk olarak. 122 değil, 123 ile başlayacağım bunu da aynı şekilde.
Kadir Gümüş 22 Mayıs'ta ifade veriyor. Sulh ceza ifadesini de söyleyeceğim, avukatının ifadesinden bir cümle okuyorum. Diyor ki: 'Benim bahsi geçen konu ile herhangi bir bilgim yoktur. Konudan burada haberdar oldum. Benim yardım etmem konusunda baskı ve söylem olmadı. Olanı da duymadım.' Tekrar 22.05'te savcıya gidiyor bu sefer. Savcıda da diyor ki: 'Normal ödeme planı dışında hiçbir şekilde ödeme almadım, şahit olmadım, duymadım.'
Bu sefer sulh cezaya çıkıyor. Sulh cezada diyor ki: 'Kimseye rüşvet vermedim, kimseye bir şey vermedim. Beni bugün cezaevine gönderirseniz ben orada ölürüm. Benden kimse zorla para alamaz.' Psikoloji bu yani anlatabiliyor muyum? Cezaevine gidersem ölürüm diyen bir insan bu kadar net reddediyor. Hani 'görmedim duymadım, benim şahit olduğum bir şey yok' demiyor, kesinlikle benden para alınamaz. Bunları söylüyor, bir hafta sonra da diyor ki: 'Evet para vermiştim.' Ne zaman? 2024 yılının bir tarihinde. Savcı demiyor ki: 'Hangi tarihinde?' Ya bu çok şey, az önce de söylediler; hangi tarih? Biz şu hakkımızı kullanamıyoruz mesela: 'Ben o tarihte orada değildim' deme hakkım yok çünkü hangi tarih olduğu belli değil. 'Ben o tarihte işte onunla görüştüm ama şu alışverişi yaptım' yok, çünkü tarih yok.Avukatı da bu arada sulh cezada da avukatı ifade veriyor diyor ki: 'Müvekkilim 15 yıldır patronluk yapıyor, niye birine gitsin para versin? Bu işlerle zaten ilgilenmiyor, bilmesi de mümkün değil' diye avukatı da böyle söylüyor. 'Niye birine rüşvet verelim?' vesaire.
Şimdi bu kadar güçlü bir inkardan sonra bir hafta sonra diyor ki; 29 Mayıs... 22 Mayıs'tan 29 Mayıs'a geldik. Diyor ki: 'Ticarette sıkıntı yaşıyordum, alacaklarımı alabilmek için telefonumda Hüsnü Simge Fidancılık kayıtlı şu numarayı arattı.' Ee? '2024 yılı içerisinde tarihleri tam hatırlamamakla beraber...' -hala hatırlamıyor bu arada- savcılık aramaya, bir arayışa girdik ve 'Bu parayı acaba ne zaman çekmiş olabilir?' diye bulduk. Bir tanesini hiç bulamamış savcılık ya da işte bu raporu hazırlayanlar. İkisini bulmuşuz. Hatırlamamakla... 'Biri 10 bin dolar, biri 15 bin dolar para verdim' diyor. Sonra da diyor ki: 'Biri 10 bin dolar, biri 15 bin dolar, biri 12 bin 500 dolar para verdim.' Rakamı iki iken üçe çıkarıyor. Bir de bunları söylerken de yine aralara şunları serpiştiriyor, diyor ki: 'Ben zaten sadece bu paraları verdiğim tarihte görüştüm iki sefer.' E sonra üçe çıkıyor. Sonra diyor ki: '5 yıl içerisinde...' -Hüsnü'yü 15 yıldır tanıyor, siz sordunuz o da güzeldi ve yerindeydi- '15 yıldır tanıyorum ama 5 yıldır hiç' diyor, 'sadece bu paraları verirken görüştüm, o da geldi benim fidanlığımda aldı.'Bu paraların çekim tarihine bakmış, MASAK raporunda var. Birini 14'ünde çekmiş, 12 bin 500'ü 14'ünde çekmiş; 15 bin'i 17'sinde çekmiş. Ama diyor ki: '15 bin'i ilk verdim, 12 bin 500'ü sonra verdim.' Şimdi ben onun yalanlarını çürütmekle, masum olduğumu ispatlamaya çalışıyorum. Yani bu delilleri bulduğumda hep meslektaşlar diyor ki: 'A sevinirsin bak ne güzel bunları söyle anlat.' Hiç sevinmiyorum, ben çok öfkeleniyorum. Çünkü bu deliller zaten ben buluyorum da savcılık makamı bunu görmüyor mu? Yani bunu oraya yazan da bunu görüyor. Ama mesela adamın yalan beyanına ben bir açıklama yapmak zorunda kalıyorum. Onu anlayamıyorum, anlatamıyorum da zaten. Bir de şöyle bir durum var, ben bunu yine hayatta olur mu diye getireceğim. Sözde bütün ticari hayatında Kadir Gümüş bir kere rüşvet verdiğini söylüyor; hani işte bu 'dayıma' verdiğini sözde. Rüşvet müvekkilime verdiğini söylüyor. O rüşvet de ifade tarihinden kaç ay önce? İfadenin alınma tarihi Mayıs 2025. Sözde paraların çekildiği, bir yıl önceki bir tarih. Ya bir kere ömrü hayatında rüşvet veriyorsun; parayı hatırlamıyorsun, rakamı hatırlamıyorsun, tarihi hatırlamıyorsun, kime verdiğini nasıl hatırlıyorsun? Nasıl bir beyan ki bu? Bunun başı yok sonu yok yani.
Burada rakamları şeyleri geçiyorum.Bir de 37 bin 500 dolar neyin rüşvet parası onu da anlayamıyorum. Yani 30 bin olur 40 bin olur, 37 bin 500 nasıl bir rüşvet parası? Ama o neden oluyor? 10 bin-15 bin demişti aslında ama 10 bin yok kayıtlarda, MASAK raporunda 10 bin hiç çekilmemiş. 15 bin bulunuyor. 'E iki sefer görüştüm' dedi ya, 12 bin 500'ü ekliyor o da 37 bin 500 falan oluyor. Tamam şüphe olsun ama şüpheyle 4 ay tutuklu kalıyor, o zaman işte açıklanamaz oluyor, o zaman biz bu öfkeyi duyuyor oluyoruz. Şüphede kal, bununla ilgili herhangi bir şey yani savunma yapmaktan da hicap duyuyorum yani bununla muhatap olmak da çok kötü. Bütün ifade bu, Kadir'le ilgili başka söz... Ha bir de, yani işte zaten... Bir de Kadir Gümüş diyor ki: 'Ben bu rüşveti diyor alacaklarımı alabilmek için verdim, işte ödemelerimi alamıyordum.' Bir sayfa Kadir Gümüş Ağaç A.Ş.'nin Kadir Gümüş'e yaptığı ödemelerin listesi var elimde, bakacağım. Her ay bizden daha düzenli ödeme alıyor. Her ay 1 milyon, 800 bin, 750 bin ödeme alıyor. Rüşvet verdiği Mayıs'ta veriyor ya sözde rüşveti; Haziran'da bir ödeme almış 300 bin lira. Rüşvet verdiğin ay en düşük ödemeyi rüşvet verdiğin ay almış. Allah ayağına dolandıracak ya, onu oradan buluyorum. Yani bütün bir yılın ödemesi koyuluyor, en düşük ödemede spesifik bir düşüş var rüşvet verdiği ayda.
Bir de diyor ki: 'Ben alacağımı alamıyorum, zor durumdayım.' Sektörün en büyük firması zaten herkes söylüyor, adam 6 saat ifade vermiş diyor ki: 'Biz diyor sektörde bir şey danışırdık ederdik.' İlk alışverişini de ondan yapmış. 'Ben' diyor 'zor durumdaydım.' Bunu da taksitle filan veriyor. Alacağı ne kadar, kendi ağzıyla söylüyor ki: '25 milyon alacağım var.' E bizim 2024 yılında 40 milyon alamadığımız alacak var, ben kendime hayrım yokken sana nasıl aracılık edebilirim? Mantıken bir mantığı var mı bunun? Ben örgüt üyesiyim, ben işte yakın oluyorum, rüşvet aracılık ediyorum ama kendi alacağımı alamıyorum. Bir de işte dediği bu; 'Ben paraları, rüşvet paralarını Hüsnü'ye teslim ettim.' Nerede verdin? 'Geldi fidanlığıma orada verdim.' Biliyor ki bizim ticari bir reel alışverişimiz var. 17 Mayıs 2024'te de, 14 Mayıs 2024'te de bu paraların çekildiği... 10 bin yok demiştim zaten. Onlarda da Mayıs ayı içerisinde hiçbir baz kayıtları yok. Biz tam tersi; müvekkil diyor ki ilk ifadesinde bile 'Niye böyle söylediğini anlamıyorum, ben ondan fidan alışverişi yapıyorum, sık sık fidanlığına da uğrarım' diyor. Ben şimdi size verdiğim dosyanın ekine koydum. Biz oradan fidan alışverişi yapıyoruz. Başka tarihlerde de görüşüyoruz ama bu yalan neden önemli biliyor musunuz? Yani bir insan bir şey gizliyorsa ya da bir kurgusal bir şey yaratıyorsa yalan söyler. Basit bir konuda bile yalan söylüyor. 'Yani ben görüş...' Bir de zaten şu da var yani; tanımadığın bir adama sen nasıl güvenip yani görüşmüyorsun, bilmiyorsun, yakınlığın yok, ona bir para veriyorsun... Bu da zaten ne kadar mantığa uygun? Bir de görüşüyorsan neden 'görüşmedim' deme gereği duyuyorsun? Bunu gizleyecek bir şey yok ki. Bizi ilk çağırdıklarında söyledik zaten 'Hayır biz fidan alışverişi yapıyoruz' vesaire diye. Koydum oraya listeler halinde, gerçek bir ticari alışverişimiz var, hepsinin de belgeleri var. Bütün HTS ve baz kayıtları bizi doğruluyor. Şimdi onu kısaca sadece okuyacağım.
Çünkü bize isnat edilen şey cümlelerin sonunda şey yazmış savcılık -o zaten bir başka savcı- yazmış: 'HTS ve baz kayıtlarıyla Ali Sukas'la görüşmesi var, işte Ümit'le görüşmesi var, işte Kadir'le görüşmesi var.' Ama şimdi HTS kayıtlarına baktığımızda bütün deliller bizim beyanlarımızı doğruluyor. Mesela 2019-2025 Ali Sukas Ağaç A.Ş. Genel Müdürü; Kadir Gümüş 868 kere irtibat kurmuş, Hüsnü Yüksel 318 kere. Yani sen ayda 12 kere görüştüğün birine, ayda 4 kere -hesaba vurursak- görüşen birini aracı kılıyorsun. Bu ne kadar mantığa, mantığa uygun? Biz hizmet işi yapıyoruz; otoyolların kenarlarında çapa tırpan insanlar çalışıyor. Bu kişinin görüşme sıklığı mı daha fazla olur yoksa mal fidan satışı yapan kişinin mi? Ama mesela savcılık bunu sanki bizim aleyhimizeymiş gibi yapıyor. Aleyhimize değil ki bunlar lehe deliller bunlar. Bizim bir yakınlığımızın olmadığını gösteriyor. Bir de burada 407 sanık var bu dosyada, 105'i tutuklu."
Mengil ailesi ve Kadir Gümüş dışında, müvekkilin adını geçiren hiç kimse yok. Şimdi mesela Ümit Polat, Ağaç A.Ş. Satın Alma Müdürü; Kadir Gümüş ile 676 kere irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel ile 129 kere. Murat —gene özel kalem müdürü— Kadir Gümüş ile 344 irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel ile 263 kere. Kerem Celil Uzunlar, Ağaç A.Ş. Fidanlık Müdürü; Kadir Gümüş'ün 127 irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel ile 4 kere. Yani Fatih Yağcı, Kadir Gümüş'ün 66 irtibat kaydı var; Hüsnü Yüksel sıfır. Sabit Tuncel, Ağaç A.Ş. Satın Alma Müdürü... Yanlış anlama; sen Hüsnü Yüksel irtibat kaydı... E peki Kadir diyordu ya; 'Beş yılda ben hiç, telefonda da sadece bu iki kez için görüştüm,' diyordu. Hüsnü Yüksel ile Kadir Gümüş; 2020-2025 arası 17 irtibat kaydı var. Biz zaten onu söyledik; bu beyanlar bizim söylediklerimizi doğruluyor zaten. Adam telefonla görüştüğünde 'Görüşmedim,' diyor; 'Fidan alışverişinde parayı orada da vermedim,' diyor ama 'Rüşvet parasını ona teslim ediyorum,' diyor. Ama o tarihlerde tam tersi, görüşmesi yok. Yani başka Kadir'le ilgili söyleyebileceğim... Yani bir de şu var mesela; Ali Sukas ile yakınlığa dair de soru sordunuz. O da yine bu iddianameyi okuyunca bu soru gelir zaten, o yüzden okunduğuna teşekkür etmiştim.
Ali Sukas diyor ki —altı saat belki ifade vermiş, okuyoruz tabii ki dosyadan bize de bağladıkları için— diyor ki: 'Kadir Gümüş benim komşum zaten, ben haftanın iki üç günü akşamları uğrarım. Niye böyle bir şey söyledi anlamadım,' diyor. 'Kadir ne kadar yakınsa Hüsnü ile de o kadar yakınım,' diyor. Hatta 'O kadar bile değil yani, Kadir sektörün en büyüğü,' bunu söylüyor. İşte çekincesi olmayan insan böyle ifade veriyor; ama çekincesi olan 'Hiç telefonla görüşmedim,' diyor ama görüşme kaydı çıkıyor. Yani bu böyle; oda üyelikleri var, bir de hemşehrilik meselesi var ya... İşte dosyada bir kişi var, şimdi burada hep 'kavgacı mavgacı' adı geçti, onu da söyleyeceğim. Ha evet, o hemşehrilik yakınlıkları var, oda üyeliğinde ortak iş... Bunu bir suç isnadı için söylemiyorum, bağlayacağım. Komşuluk yakınlıkları var, sektörün en büyük firması ama aracılık edeceği zaman dönüp Hüsnü'ye mi veriyor gerçekten? Niye şahit kılsın ki? Akşamları görüştüğü birine zaten... Adamın görüşmekten hiçbir beisi olmadığını kendi söylüyor.
Yani böyle bir iddia var ama bir de sektöre sanki işte Hüsnü Yüksel, Ali Bey'le yakındı ve işte o yüzden de bu sektöre öyle girdi gibi bir iddia var. Bu göreve 2019'da geldi, daha öncesinde de belediye işi yapıyor. Daha öncesinde kendisinin hiçbir alacak verecek dosyası yok, hayatında mahkemeye çıkmamış. Burada dönen hesaplar var kendi aralarında. Kadir Gümüş'ün husumeti soruluyor ama bu çok özel bir soru ya; bu bir de faili aklayan bir soru. Öyle bir şey ki bu yani ilk iftirayı atan kazanıyor. Öyle bir soruşturma... Sizin için söylemiyorum, soruşturma süreci için. 'İlk iftirayı atarsan niye resim durduk yere oluyor?' Ama adam düşünüyor; 2024 yılında olaylar var, reel bir ticaret var, yakınlığı var ve birini söylüyor. Sonrasında gelenler için farklı birini söylemek mi daha kolay, yoksa aynı söylenen şeyi söylemek mi? Ki burada da iki kişiden bahsediyoruz ama iddianameyi okuduğunuzda farklı bir algı yapılıyor.
Kadir Gümüş'le ilgili bir de işte bu bütün iddianame Ertan Yıldız'a götürüldüğüyle ilgili ama Ertan Yıldız'ın beyanında da dayım yok zaten. Hüsnü Yüksel'in, müvekkilin rüşvet parası aldığını söyleyen bir Allah'ın kulu da yok. Yani paraya bakıyorsak para da yok. Diyor ki; 'Hiç böyle bir para girişi de yok.' Yani bunu nasıl şey yapacağız? Ertan Yıldız'la sıfır irtibat, sıfır baz; şoför Ahmet sıfır irtibat, sıfır baz; Bayram Yıldırım sıfır irtibat, sıfır baz... Kapasite AVM'de döndü deniyor, hadi onu şoförlerle döndü deniyor; ömründe gitmemiş. Yani bilmiyorum nereye bağlanıyor bu konu? Şimdi mesela Ümit Polat, Ağaç A.Ş. satın alma müdürü. Kadir Gümüş ile altı yüz yetmiş altı kere irtibat kaydı var. Hüsnü Yüksel’in yüz yirmi; dokuz kere Murat... Yine Özel Kalem Müdürü Kadir Gümüş ile üç yüz kırk dört irtibat kaydı var. Hüsnü Yüksel ile iki yüz altmış üç kere. Kerem Ceylan Uzunlar, Ağaç A.Ş. fidanlık müdürü; Kadir Gümüş ile yüz yirmi yedi irtibat kaydı var. Hüsnü Yüksel ile dört kere. Yani Fatih Yağcı’nın Kadir Gümüş ile altmış altı irtibat kaydı var; Hüsnü Yüksel ile ise sıfır. Sabit Tuncel, ağaç-arsa satın alma müdürü. Yanlış anlama olmasın, Hüsnü Yüksel ile irtibat kaydı...
Peki, Kadir diyordu ya; "Beş yılda telefonla sadece iki kez görüştüm." Hüsnü Yüksel, Kadir için "2020-2025 yılları arasında on yedi irtibat kaydı var" demiş. Biz zaten bunu söyledik. Bu beyanlar bizim söylediklerimizi doğruluyor. Adam, telefonla görüştüğü halde "görüşmedim" diyor. "Fidan alışverişini orada yapmadım" diyor ama "rüşvet parasını ona teslim ediyorum" diyor. Fakat o tarihlerde tam tersine bir görüşme kaydı yok. Başka Kadir ile ilgili söyleyebileceğim; Ali Sukas ile olan yakınlığına dair bir soru sordunuz. İddianameyi okuyunca bu soru zaten akla geliyor, o yüzden okunduğuna teşekkür etmiştim. Ali Sukas, belki altı saat ifade vermiş; dosyadan okuyoruz. Bizi de bağladıkları için... Diyor ki: "Kadir Gümüş benim komşum zaten, haftanın iki üç günü akşamları uğrarım. Niye böyle bir şey söyledi anlamadım. Kadir ile ne kadar yakınsam Hüsnü ile de o kadar yakınım." Hatta "O kadar bile değil" diyor. Kadir, sektörün en büyüğü; bunu söylüyor. İşte çekincesi olmayan insan böyle ifade veriyor. Ama çekincesi olan, görüşme kaydı çıktığı halde "hiç telefonla görüşmedim" diyor.
Ayrıca oda üyelikleri ve dosyada adı geçen bir hemşirelik meselesi var. Burada hep "kavgacı" diye adı geçti, onu da söyleyeceğim. Evet, o hemşirelik yakınlıkları ve oda üyeliğinde ortak iş var. Bunu bir suç isnadı için söylemiyorum, konuyu bağlayacağım: Komşuluk yakınlıkları var. Sektörün en büyük firması, aracı kılacağı zaman dönüp gerçekten Hüsniye mi veriyor? Niye onu şahit kılsın ki? Akşamları görüştüğü birine zaten... Hem de besi (hayvancılık) olmadığını kendisi söylüyor. Yani böyle bir iddia var ama bir de sektöre sanki Hüsnü Tuna ve Ali Bey ile yakınlığı sayesinde girmiş gibi bir iddia var. Bu göreve 2019’da geldi. Daha öncesinde belediye işi yapıyordu. Daha önce kendisinin hiçbir alacak-verecek dosyası yok, hayatında mahkemeye çıkmamış. Burada kendi aralarında dönen bazı hesaplar var. Kadir Gümüş’ün husumeti soruluyor ama bu çok özel bir soru; adeta faili aklayan bir soru. Öyle bir şey ki bu, ilk iftirayı atan kazanıyor. Soruşturma süreci için söylüyorum; ilk iftirayı atarsan neden durduk yere resim olsun?
2024 yılında yaşanan olaylar ve reel bir ticaret var. Bir yakınlığı var ve bir isim zikrediyor. Sonrasında gelenler için farklı birini söylemek mi daha kolay, yoksa zikredilen ismi tekrar etmek mi? Burada iki kişiden bahsediyoruz ancak iddianame okunduğunda farklı bir algı yaratılıyor. Son olarak; Kadir Gümüş ile ilgili bu iddianamenin Ertan Yıldız’a götürüldüğü söyleniyor ama Ertan Yıldız’ın beyanında böyle bir durum yok. Zaten Hüsnü Tınar’ın müvekkili. Rüşvet parası aldığını söyleyen bir Allah’ın kulu da yok. Paraya bakıyorsak, para da yok; "Böyle bir para girişi yok" deniliyor. Bunu nasıl izah edeceğiz? Ertan Yıldız ile sıfır irtibat, sıfır baskı. Şoför Ahmet; sıfır irtibat. Bayram Yıldırım; sıfır irtibat. "Capacity AVM’de döndü, şoförlerle döndü" deniyor ama adam ömründe oraya gitmemiş. Bu konunun nereye bağlandığını bilmiyorum, bence hiçbir yere bağlanmıyor; burada sadece dedikodu konuşuyoruz. Çünkü biz tutukluluğun yedinci ayında bu bilgileri öğreniyoruz. Evraklara erişemediğimiz için sorguya giderken yanımda Yeni Şafak gazetesinin kupürünü götürüyorum. Oradan okuyorum; "Kadir böyle ifade vermiş, böyle bir şey mi var?" diye ama öğrenemiyorum. Kadir Gümüş ile ilgili söyleyebileceklerim bu kadar.
Her şeyin çok açık ve anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Hızlı anlattığımda da anlaşıldığını düşünüyorum. Meslektaşlarım da tabii ki anlaşılır olmak için yavaş konuşuyor ama anlaşıldığımı düşünüyorum ve şeye devam ediyorum. Ali İhsan'larla ilgili. Ali İhsan Mengir ve Kadir Gümüş bu dosyada dediler "150 tane işte bizim tedarikçimiz var." Hatta azaldı işte "200 küsür" dediler, azaldı 80'e 90'a düştü. Bu kadar kişi var. Ağaç AŞ kurumunun içinde yüzlerce çalışan var. Belediye, örgüt mörgüt kimsenin isminin "H"si geçmiyor ama bu iki kişide geçiyor ve bu iki kişinin de ortak bir yanı daha var. Bu kişiler birlikte tutuklanıyorlar. 22.05'te Sulh Ceza'ya da birlikte gidiyorlar. Bu işte "Ölürüm de ben hapse girmem" falan... Bunların hepsi bir grup yani. Biri başka bir yerde alındı, biri başka bir yerde alındı da öyle de değil. Bir tek bu iki kişi ya bunların da lafından dolayı biz 10 aydır kapalı cezaevinde yatıyoruz. Bu Ali İhsan Mengirlerin de ilk ifadesini kısaca söyleyeceğim. Diyor ki: "Ali Sukas isimli şahsı hemşehrim olması sebebiyle 94'ten beri tanırım. Kendisiyle bir dönem siyaset yaptık. O dönemden bu yana muhabbetimiz devam etmektedir." Yücel Mengir diyor ki: "Ali Sukas'ı babamın 35 yıllık arkadaşı olduğu için tanıyorum. Şirkete danıştığım, başka çalışan yok." Dinçer Kantar diyor ki: "Ali İhsan Mengir ve Ağaç A.Ş. Genel Müdürümüz Ali Sukas'la uzun yıllara dayanan bir dostluğu bulunmaktaydı." Hatta iddianamenin 3 bin 058. sayfasında diyor ki: "Yücel Mengir, Ali Sukas'la samimiyetine binaen görüşmeleri babam yapardı."
Şimdi buna da biz aracı oluyoruz. Bu kişilerin de bütün söyledikleri beyanlar kendi içinde de çok çelişkili ve fiziken mümkün olamayacak. Anlatıyorum. İrtibat kayıtlarını burada önce söyleyeyim yakınlık derecesini anlamanız için. 2019-2025: Ağaç AŞ Genel Müdürü Ali Sukas ve Ali İhsan Mengir'in 1.084 irtibat kaydı var. Dinçer Kantar'ın 25 irtibat kaydı var. Yücel Mengir'in 7, Hüsnü Yüksel Tunar'nın 318 irtibat kaydı var. Bu da yine ayda 16 kez telefonla görüşmeye vuruyor. HTS kayıtlarını doğru kabul ediliyorsak ve bir anlam ifade ediyorsa yine bizi doğruluyor yakınlık derecesi olarak. Ali Sukas, Ağaç AŞ Genel Müdürü; Ali İhsan Mengir 79 kere daha 2024-2025'te görüşmüş. Fatih Temur mesela, ihale şefi; Ali İhsan Mengir 18 kere görüşmüş. Yücel Mengir 132 irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel'in 30 irtibat kaydı var, Dinçer'in 124. Yakınlık derecesiyse bu kayıtlar bunu gösteriyor. Fatih Yağcı, satın alma şefi; 0 irtibat kaydı var. Bunlara 8-10 tane irtibat kaydı var. Bunları rapor olarak koydum oraya. Kerem Celil Uzunlar, Ağaç AŞ Fidanlık Müdürü; Dinçer Kantar 124 irtibat kaydı. Hani bunları da ben "Başka kimseyi de tanımıyoruz" dedikleri kişiler. Yücel Mengir 3, Hüsnü Yüksel 4. Sabit Tuncel; Dinçer Kantar'ın 116 irtibat kaydı var, Yücel Mengir'in 35, Hüsnü Yüksel 0.
Yani burada Ali Sukas'ın 35 yıllık arkadaşı olan kişi dururken, tanımadıkları üçüncü bir kişiyi rüşvete ve aracı şahit kılamayacaklarını anlatmak için söylüyorum bunu. Olayın da olup olmadığıyla ilgili bilgimiz de olamaz zaten ama yakınlık derecesi bunu gösteriyor. Yani bizim aracı kılınamayacağımızı. Bu 6 milyonluk para konusuna gireceğim önce. Orada müvekkilim de söylemişti. İhalenin tarihi 25 Haziran 2024. Ama bunlar diyor ki: "Biz ihaleyi kazandık. Sonra içinden bize bir para ödememiz gerektiğini söylediler. O para için de biz 'Adamın ödemelerimizin bir kısmını yapın, içinden verelim' dediler. Ödendi. Ben de on milyon paranın içinden 6 milyon çekip Hüsnü'ye verdim. Oradan da işte Ali Sukas'a götürüldü." diyor. 25 Haziran 2024'te yapılan ihalenin nasıl parasını 14 Haziran'da siz "Bunu rüşvet pazarlığı yaptık, kazandık, aldık da içinden parasını verdik" diyorsunuz? Zaten bu kökten kurgusal bir ifade. Ama bu üçü de tekrar ediyor bunu. Çünkü üçü de üzerine çalıştığı için burada bir mantık hatası var ama bunu anlattığı için tekrar detaylarına girmiyorum.
Bir de bu altı milyonluk para için; müvekkilin de söylediği gibi Ali İhsan diyor ki: 'Ben ihaleyi kazandıktan sonra Ali Sukas'ı aradım. İşte bu para nereye gidecek söyledim, Ertan'a kadar...' Söyledi telefonda. Ondan sonra, 'Ben de çocuklarıma söyledim; dedim ki dövize çevirip Hüsnü'ye teslim edeceksin,' dedim. Bunu anlattım diyor. Çocuklar nasıl anlatıyor? 'Biz bu parayı çektik,' diyor; ' Kurnaköy'e gittik,' diyor. 'Ali Sukas'la görüştük o gün. Üç dakika görüştük. Oradan Ali Bey dedi ki: "Hüsnü'ye verin, dövize çevirin, Hüsnü'ye teslim edin,"' diyor. Mesela bu ikisi bambaşka bir şey. Biri kurgusal bir şey anlatıyor ki; başta eğer Ali İhsan Mengil size anlattıysa 'Bu parayı verin,' diye, siz niye binip de Kurnaköy'e gidiyorsunuz? Eğer öyleyse niye Ali İhsan başka kurgusal bir şey anlatıyor? Yani araya hep bir aracı kılma motivasyonuyla yapıyor bunu aslında. Bu altı milyon paraya dair daha da önemli bir şey var; orayı karıştırmamak için buradan okuyacağım.
Şimdi 62 sayfalık bir rapor var. Orada da dakika ve saat saat kimin nerede olduğu yazıyor. Diyor ki; 12.23'te Ziraat Bankası Ümraniye Çarşı şubesinden parayı çekiyorlar. 13.10'da Kurnaköy'de oluyorlar. 13.53-13.54'te Ali Sukas ile görüşme yapıyorlar. 14.22'ye kadar Kurnaköy'de kalıyorlar. 'Sonra Ümraniye'ye gittik,' diyorlar. Sonrasında 14.22'den sonra —bunu anlatacağım— 'Altı milyon parayı saydırıp dövize çevirip teslim aldık; ardından 15.05'te Bulgurlu'da Hüsnü'ye teslim ettik,' diyorlar. Bu Kurnaköy'e gitme meselesine kadar kilometre ve dakika olarak geçiyorum; ama sonrasında film kopuyor. Kurnaköy'den Ümraniye Mega Döviz arası 30 kilometre civarı. Trafik yoğunluğuyla 45 dakika yapıyor, 45-50 dakika. Altı milyon TL paradan bahsediyoruz, küsuratı da var; 6.650.000 liraydı. Tamamı 200 liralık banknot olsa 33.250 banknot yapıyor. Hiçbir kişi bile sıra beklememeli yani kapıdan girip bunu dövize çevirip, parayı alıp, bir çanta parayı alıp çıkmaları desek; sayma, kur hesabı, dövize çevirmek 20-25 dakika sürsün. Oradan da Mega Döviz'den —Ümraniye Mega Döviz'den— Bulgurlu arası 10 kilometre. O da 10 dakika diyelim, trafikle 30 dakika olsun. Bütün bu trafiği, bu Kurnaköy'den dönüp parayı saydırıp Bulgurlu'ya teslim etmeyi '43 dakikada oldu,' diyorlar. Paralar da sayılıyor, ediliyor, veriliyor... Bütün bu trafik bir buçuk saat yapıyor öğlen saatlerinde; 43 dakikada bu zaten gerçekleşemez bir şey.
Ayrıca daha da önemli: Dinçer diyor ki: 'Biz önce Kurnaköy'e gittik, sonra dövize çevirdik, ondan sonra teslim ettik.' Dövize çevirdiklerine dair de bir evrak sunuyor. O evrak klasörde var, ekte. O da şöyle bir evrak; şu an hepimizin düzenleyebileceği, böyle bir A4 kağıdına yazmışlar: 'Satım Teklifi. Altı milyon lira şu kadar yapar.' Altına yine... Allah büyük; altına yazmış: '14.06.2024, saat 14.20.' Sen 14.22'ye kadar Kurnaköy'desin; nasıl 14.20'de Ümraniye Mega Döviz'de para alışverişi yapıyorsun? Bir de zaten bu para alışverişinin kanıtı da değil ki. Bu fiş değil, dekont değil; imza yok, kaşe yok. Bundan ben yirmi tane yapayım şimdi mesela size. Ama ben bir tane evrak buldum geçen, kendim çevirmişim; bu sorunun cevabını arıyordum. 'Ya böyle mi olur döviz? Nasıl çevrilir? Ne verilir ki karşılığında?' Geçen çevirmişim vergi dairesi için; yukarıda faturası fişi var, onu da koydum örnek olarak. Belge var işte bu faturalarda olduğu gibi; dakika, saat, işlem numarası... Bu dekont mesela. Bu çevrildiğine dair sunulan şey hiçbir şey ifade etmiyor. Bir de bunu sunmaları yine çok güzel; dakika olarak sen 14.22'de Kurnaköy'deysen, 14.20 geçe Ümraniye Mega Döviz'de olamazsın. Bu da yani hikaye. Bir noktada ayaklarına dolanıyor zaten. Onu da geçiyorum...
15:05’te Bulgurlu'da baz kayıtları var Dinçer ve Yücel'in gerçekten. Ama kaç dakika? Bir dakika. Yani 15:05’te Hüsnü, Dinçer ve Yücel bir dakika yan yana geldiğinde, 186 bin dolar parayı müvekkile nasıl teslim edecek? Yani arabanın camından falan atmış olması lazım. Öyle bir para bu. Ve bir dakika içinde olduğunu söylüyorlar. Ayrıca 2019-2025 yılları arasında Dinçer ve Yücel'le Hüsnü Yüksel'in hiçbir telefon kaydı yok. Yani geliyorum, geldim, aşağıya indim, işte abi geldik parayı getirdik hiç mi yok yani. Ali İhsan da böyle anlatıyor. Dinçer de böyle anlatıyor. Yücel de böyle anlatıyor. O da gerçek olamaz. O beyanı müvvekil de söylemişti. Bu görüşmeyi Dinçer geçekleştirdi, işte ben görüşmedim vesaire. Ama müvvekil ne diyor? Müvekkil diyor ki, ‘Ben Yücel'i tanımam, Dinçer'i tanımam.’ Bunu bütün beyanların doğruluğunu HTS kayıtları ortaya koyuyor zaten. İkinci söyledikleri şey de ‘5 milyon lira para istediler bizden.’ İşte ‘Ali Sukas istedi’ diyor. Biz şu anda Ali İhsan Mengil'in beyanlarını konuşuyoruz. Dinçer ya da Yücel, babalarından duyduğu şeyleri söylüyorlar. Yani biz şu an aslında ya İhsan Mengil'in anlattıkları bir şeyler var.
Mesela paraların tesliminde de şimdi beş milyon TL'den bahsediyor. Bağış istediler beş milyon diyor. Onu da diyor biz bir tanesini çek verdik 2 milyon 500’ü de nakit verdik diyor. Çeki zaten açıklamıştım. Çek'le ilgili müvekkil de bahsetti. Geçmişte Ali İhsan Mengil’in 2023 yılında Beykoz'da bir ofis alışverişleri olmuştu. 2024 yılı içerisinde de tekrar paranın verilmesi müvekkil tekrar bir daire satın almak alınması için görüşüyor. Verdiği parayı çek de geri ödüyor ve biz nakit olarak veriyoruz. Orada da sordunuz. O da güzel soru. Diyor ki nasıl verdiniz? Nakit mi verdiniz? Var ya iddialarında benden daire satın almıştı. Sekiz milyon elden vermişti. Onu nasıl verdiyse bunu da öyle verdi işte ve orada da bir de yine aynı şekilde. Ben bunu söylemek istiyorum. Diyor ki o daireyi de ben verecektim Hüsnü’ye. Ali Sukas beni aradı indirim yaptım da bir milyon da düştüm. Bak bunlar inandırıcılık katmak için söylüyor. Ama ya Ali İhsan. Zaten yakınlık nasıl olur? Ben sizden bir şey rica edip, ‘şunu yapar mısınız’ dersem, siz benim hatırıma mı yaparsınız, yoksa onun hatırına mı? Bu tam tersi senin Ali Sukas’la yakınlığını gösteriyor. Bir lafıyla bir milyon sildiğini gösteriyor zaten. Ama bunu da hani inandırıcılık falan anlatıyor. Böyle bir olay da olup olmadığını biz yine bilmiyoruz. Bizim gıyabımızı anlatıyorlar da çekin meselesini öyle anlatıyorum.
Çek de 24 Aralık 2024’te. Sonrasında 20 Şubat vade tarihi, Aralık'ta bankaya koyuluyor. 21 Şubat'a kadar bankada kalıyor. Sonra bir 15 gün açık hesapta kalıyor zaten. Sonra yatırım hesabına aktarılıyor. Oradan da kendi yatırımlarına karışıyor ve gidiyor. Ama iddianamede bu nasıl yazılıyor biliyor musunuz? İddianamede diyor ki ‘Aynı gün çekip teslim edildi.’ Bu çek bedeli aynı gün çekildi ve sisteme aktarıldı. İşte Ertan'a teslim edildi. Öyle bir şey yok ki. Biz şimdi burada somut veriler, somut deliller diyorsak, somut delillerin hepsi iddianameyi çürütüyor. Ayrıca meslektaşlara da bir cümle söylemek zorundayım. Yani hepimiz avukatız. Burada tek bir ödeme aracı çekin neresinde? Çekin herhangi bir yerinde rüşvet için verildiğine dair bir beyan var mı ki ben onu rüşvet için olmadığını ispat edeceğim. Rüşvet için olduğuna dair ne var? Ali İhsan'ın lafının dışında, Hüsnü'nün lafının dışında. Ortada bir çek var ve ticari ve reel bir çek. O diyor ki, rüşvet için; ben diyorum ki değil bunun için. Ama biz onun aksini ispat etmek zorunda kalıyoruz. O zaman nasıl burada masumiyet karnesi oluyor? Nasıl benim ve onun beyanlarımız niye eşit olmuyor?
Bu 2 milyon 500 bin TL'lik para da yine aynı şekilde. Ona az önce değindiğim için kısa geçeceğim. Aynı şekilde çeken de hatırlamıyor 2 milyon 500 bin dedikleri parayı. DY gruptan çekmişler. 2 milyon 250 bin lira. Onu da çektim diyen Yücel hatırlamıyor, verdim diyen Ali İhsan da hatırlamıyor. Ve bir de bunu Yücel şöyle anlatıyor. Diyor ki ben Ümraniye Çarşı Ziraat Bankası'ndan çektim 15 Eylül’de. Babamı aradım. Ali İhsan geldi. Parayı aldı gitti Hüsnü'ye teslim etti. Arada geçen süre, 4 dakika. 15.13’te Ali İhsan, Hüsnü'yle baz veriyor. Dört dakika içinde siz nasıl on yedi dakikalık yolu kat edip de 10 kilometrelik yolu nasıl kat ediyorsun da veriyorsun? Zaten savcılık parayı takip ediyorsa, Yücel'i takip eder. Diğer insanın beyanlarını takip ediyoruz? Yine burada bence herkes çok şanslı. Sizin yanınıza gelen insanların çektiği paranın hesabını soruyor. Bize, bizim yanımıza gelen insanın oğlunun çektiği paranın hesabı soruluyor. Ya onunla onun arasında illiyet bandı zaten yok. Olanın olmadığını zaten anlatıyorum.
Bu Ali İhsan Mengir, sadece peki bu parayı 2 milyon 500 yüzü teslim ettik dedikleri tarihte mi baz veriyor Bulgurlu'da? Hayır. Orada bir rapor koyulmuş. Onun da ne kadarlık bir tarih aralığı alındı onu da bilmiyorum ama o kadarı bile yetmiş. Ali İhsan Mengir zaten 10'unda da orada, 11'nde de orada, on 12 Şubat'ta da orada. Ve tam 14 - 15 arası. Ama demiyor ki ben 3 gün Hüsnü ile görüştüm. O zaman baz kayıtları neyi doğruluyor ki? Adam o zaman üç gün görüştüm demiyorsa baz kaydı bir şey ifade etmiyor tek başına. Neden? Bunu da geçiyorum. Ya ortak baz kayıtları da işte kimin ne kadar farklı tarihte baz verdiği de yine orada rapor olarak var. Tek tek geçmeyeyim ama Ali Sukas ile Dinçer'in 427 farklı baz kaydı var. Sabit Tuncel'le 439 var. Hüsnü'yle 209 var. Kim kime yakın? Yani bu Ali İhsan'a falan girmiyorum da zaten. Bir de Ali İhsan Mengir burada kim ki mesela? Ali Sukas... Ya bu bütün bunları doğru kabul etsek mesela hepsini doğru kabul edelim. Ali İhsan Mengir kim ki telefonda Ali Suikas böyle bir şey yapıyor da Ertan'a kadar söylüyor da bunun ismini telefonda niye zikretsin yani? Öyle bir örgüt sahibi faaliyet mi? Yani her şeyi açık açık konuşuluyor. Eğer konuşuluyorsa ve doğruysa sen bunun neresinde oluyorsun? Konuşulması bence mümkün değil. Olsa bile yani.
Zaten buralarda bizlik de bir konu yok da bize isnat eden kişilerin her lafı yalan. Ben bunu o yüzden anlatıyorum. Ya bir insan beş cümle kuruyorsa, dördü yalansa, beşincisi niye doğru oluyor? Ben hepsinin yalan olduğunu ortaya koyuyorum. Sonra bu insanların profillerine bakılsın. Gizli tanıklarda adları geçen bunlar. İhalelerle ilgili sözde itiraf yapan bunlar. O itiraflar da hep ikinci üçüncü beyanlarda geliyor. Yakınlık derecelerinde yakınlık var. Bunu değiştiremezsin işte. Bu somut delil mesela. Bunlar. Ama mesela kendileriyle ilgili beyanlardan bahsediyorlar. Diyorlar ki somut delil yoktur. E senin iddia ettiğinde de somut delil yok. Senin söylediğinde de aynı şey var. Kendilerine bunu bekle. Bütün itirafçıların beyanları böyle. Kendilerine bekledikleri hakkı, reva gördüğünü karşı tarafa görmüyor.
Ertan Yıldız'la görüşmesi, tanışıklığı olmadığını söylemiştim. Örgütsel faaliyette olması için yoğunluk, süreklilik, çeşitlilik gerektirir. Bunu zaten hukuken bildiğimiz için geçiyorum. Adem Yavuz'la ilgili yani aslında değinip değinmemeye de bir şey görmüyorum. Siz de onu hukuken bir öneme atfetseydiniz zaten bu lafları buna sorardınız diye düşünüyorum ama Adem Yavuz'un işte Hüsnü hemşehrisidir, kasasıdır lafı... Bu adam zaten herkes söylüyor ki burada ters bir adamdı. Murat Or'un ifadesinde geçiyor. Diyor ki o geldiğinde biz ona randevu bile vermek istemezdik. Görüşmek istemezdik. Herkes, itirafçı beyanları bile diyor ki ters bir adam; bununla hiç kimse anlaşamıyor. Herkese bir şey atıyor. Bize de bir beyanı var. Onu ona değinmiyorum.
Biz hemşehrisi; burada bize suç isnat eden Kadir Gümüş Rize Çayelili, Ali Sukas Rizeli, Ali İhsan Mengir Rizeli, hemşehrisi diye duydum. Savcı da ona nereden duydun demiyor. Belki de önem vermediği için demedi. Siz de sormadınız. O yüzden kısa geçiyorum ama hemşehrisi de değil ve kasası da değil. Bir de siz ikinci gün bir soru sormuştunuz. Taner Gümüş'ün beyanlarıyla ilgili. Kim olduğunu hatırlayamadım ama galiba şey miydi? Dediniz ki bir cümlenin yarısı doğru, yarısı yanlış. Nasıl oluyor dediniz? Ümit'e sordunuz galiba. Ben de aynısını söylerim. Hemşehrisi ve kasası olduğu konuşulmaktadır. Hemşehrisi zaten değiliz. Kasası da değiliz. Eğer hemşehrisi onun zaten bir şeyi var, husumeti var. Hani savcı bizim gelene geçene sormuş. Biz bambaşka kişilerin ifadesini okuyoruz. Hüsnü'yü tanımam. Hüsnü iş yapan bir adamdır. Her yerde geçmiş bunların bu lafları yüzünden. Ama somut ne var ki? Somut hiçbir şey yok. Onun beyanını da o yüzden geçmek istedim. Böyle bir şey duyduysa da Hüsnü olamaz yani.
Murat Or'un önceliklendirildiğini düşünüyorum. Yani düşüncelerine karşı bir cevap, sonuç bir şey olmadığı için aynı yere bağlayacağım. 20-25 milyon alacakları için ben 40 milyon alacağıma nasıl onlara aracılık edeyim? Kendi alacağımı alamıyorken. Onu da geçiyorum. Hiçbir tanıklarda, gizli tanık beyanlarında olmadığınız da geçiyorum. Nihayetinde bence ben son cümle şunu söyleyeceğim. Yine çok hukuki bitirmeyeceğim ama çok insani bir yerden: Ya bu aynı suçlama size ve sizin bir yakınınıza yapılıyor olsaydı ya da tanıdığınız birine yapılıyor olsaydı yine aynı şekilde tutukluluk ya delil, bu laf ve bu kadar da tutukluluk doğrudur, 10 aydır da kapalı cezaevinde kalmalıdır diyorsak yani bunu sormamız lazım adaletin ölçüsünü belirleyebilmek için. Bir de orada ufak bu usulle ilgili söylemiştik ya, şu anki tutukluluk örgüt üyeliğinden. Rüşvete aracılıktan tahliye olmuştuk kesin kararına. İkincisi örgüt üyeliğinden. Onun zaten bize özel vasıflı üye de demiyor. Hadi iddianameyi geçtim de özel vasıflı da denmiyor. 4 yıl verse yatarının bitmesine 2 ay kaldı. O zaman ben taş çatlasa 2 ay sonra çıkıyor muyum? Ama o zaman da beraat edeceksem o zaman yatarım nereye gidiyor yani? Onun da bir cevabı yok. O yüzden ben çok uzattığımın farkındayım ama bugün çok beklediğim için de biz hiç bize anlatamadık. Yani soru bile sorulmamıştı bize. O yüzden bahsediyorum. Müvekkilimin tahliyesini ve beraatini talep ediyorum diyeceğim. Teşekkür ederim.
HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’IN ÜÇÜNCÜ AVUKATI HÜSEYİN IŞIK
Sayın Başkanım, müvekkilimin aldığı kırk ihale, büyüklerin aldığı bir ihaleye denk gelmiyor. Yani sadece hizmete yönelik; yanında yüz kişinin çalıştığı bir iş dedi. Sadece peyzaj işleriyle uğraştığı için diğer, yani Ağaç A.Ş. ile iş yapan şahısların pek girmediği ihaleleri alıyor. Dolayısıyla rakamlar çok küçük ve kimsenin rağbet etmediği ihaleler. Bundan dolayı müvekkilim hakkında konuşanların aldığı rakamlar, aldıkları ihaleler, müvekkilimle kıyaslanmayacak kadar çok büyük rakamlar. O manada müvekkilimin ismini vermeleri, hükümlerden tek taraflı olarak faydalanmak için yaptıkları eylemler. Ama bütün buna rağmen, müvekkilim tek taraflı olarak zarar görmesine rağmen kişilik sergilemek suretiyle, yani haksızlığa uğradığı halde iftira atmaya yönelmiyor. Kendisi de halbuki kalksa 'Doğru,' dese, 'Evet, ben aracılık yaptım, verdim,' dese; kendisi de etkin pişmanlıktan faydalanıp çıkacak. Yahut da başka bir isim verse, dese ki: 'Bu rüşvet verdi,' dese; onlar mesela istifade edilecek, çıkacak. Ama böyle bir şeye tevessül etmemiş. Yani böyle bir yola başvurmamış.
Diğer hususlarda da malum olduğu üzere efendim, iddialar tamamen soyuttur. Yani çok uzun zamandır takip edilmesine rağmen bu olay hakkında herhangi bir kamera kaydı yok, herhangi bir fiziki takip yok. Yani çok somut bir delil yok; tamamen soyut iddialar var. Tartışılır; duyuma dayalı, görgüye dayalı bile değil, duyuma dayalı şeyler. Kendisi gizli tanık ifadelerinde yer almıyor, MASAK raporlarında yer almıyor. Dolayısıyla ileride suç vasfının sanık lehine değişme ihtimali olmasına binaen masumiyeti de mümkün olabilecektir. Dolayısıyla eğer masumiyeti söz konusu olacaksa, dokuz aydır tutuklu olan bir insanın maddi ve manevi mağduriyetini telafi etmek mümkün değildir. Yani şimdi özgürlüğün bir bedeli yok, serbestliğin bir bedeli yok. Yanında çalışan yüz kişilik bir kadro var; onların mağduriyeti söz konusu. Hem maddi hem manevi olarak tümünün mağduriyeti söz konusu. İleride eğer beraat ederse bu tutuklu kaldığı süreyi telafi etmek mümkün olmayacaktır. Ama tutuksuz yargılanırsa ve aleyhine hüküm verilirse; otuz yıldır bu alanda mesai yapan, kaçma şüphesi olmayan, sabit ikametgâhı olan ya da yüz kişi çalıştıran bir insanın kaçması söz konusu olamayacağına göre 'Gel kardeşim, hükmünün infazını tamamla,' demek mümkün olacaktır.
Ama ileride lehine gelişmeler olur, suç vasfı değişir, beraat ederse; bu dokuz aylık tutukluluğun maddi manada telafisi mümkün değil. Şimdi Hz. Ali'ye atfedilen bir söz var: 'Devletin temeli, devletin dini adalettir,' diyor. Adalet... Şimdi siyasi tartışmalar tartışılır, felsefi fikirler tartışılır; yani her alanda karşıtlık olur. Ama adaletin tartışması olmaz, adaletin çatışması olmaz. Bir gün bile bir insanın fazla tutuklu kalması adaletin ihlali manasını doğurur; maddi ve manevi mesuliyet doğurur. Yani bu tarafta da öte tarafta da hesap sorumluluğunuz olur. Yazık günahtır. Şimdi tutukludur; karartılması mümkün deliller varsa ya da katalog suçlar varsa —bir cinayet gibi, bir uyuşturucu gibi üzerinde yakalanmışsa— tamam, bunlar tutukluluğun devamı mümkündür. Çünkü cezaların alt ve üst sınırları dahilinde kaçma şüphesi her zaman vardır. Ama müvekkilime isnat edilen suçlamalar zaten tutuklu kaldığı süreyi neredeyse karşılayacak niteliktedir. Dolayısıyla ileride herhangi bir mağduriyetine, mazlumiyetine meydan vermemek için tutuksuz yargılanmasının adil hükümler çerçevesinde daha uygun olacağı kanaatindeyim.
Sözümü bir şeyle bitireyim efendim. Sadi Şirazi'yi biliyorsunuz; bizim lise düzeyinde, ortaokul düzeyinde okumuşlarımız hepimiz bilirler. Onun ‘Bostan ve Gülistan’ isimli eseridir. Müvekkilimin durumuna ilişkin bunu da aynı şekilde "Diyorlar ki; ormanda hayvanlar kaçışıyor. 'Ne oluyor?' diyorlar. Diyorlar ki: 'Efendim, tilki de kaçıyor.' Diyor ki: 'Kardeş, sen niye kaçıyorsun?' Demiş ki: 'Yahu şah ferman çıkarmış; bütün keçileri topluyorlarmış, ormanı bozuyorlar diye.' 'E tamam, sen keçi değilsin, sen niye kaçıyorsun?' 'Ya,' demiş, 'ben de biliyorum keçi olmadığımı ama keçi olmadığımı ispat edene kadar...' Şimdi, mağdurlar da mazlumlar da bizim insanımız. Efendim; mağdur etmeyelim, mazlum etmeyelim. Haksız yere, suçsuz yere kimseyi tutuklu bırakmayalım. Dolayısıyla tutuksuz yargılanmalarının daha adil olacağı kanaatindeyim. Özellikle bu manada, müvekkilin tahliyesini veya Sayın Mahkemenin münasip göreceği bir adli kontrol şartıyla tahliyesini talep ediyorum. İlerleyen süreçte de beraatini talep ediyorum.