İBB Davası'nda duruşmalar 11'nci gününde tutukluların ve avukatlarının savunmaları ile devam etti.
Dün tutuklu belediye başkanları Murat Çalık ile Resul Emrah Şahan'ın savunmaları alındı. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, tutuklanmasının ardından yaklaşık bir yıl sonra dün ilk kez hakim karşısına çıktı.
Çalık, yaklaşık 5 saat süren savunmasında kendisine yöneltilen suçlamalara karşı çıktı. Öte yandan dün duruşma sırasında fotoğraf çeken bir kişi gözaltına alındı. Bu gözaltı, duruşmaların başlamasının ardından kayıtlara geçen ilk gözaltı niteliğinde.
Halk TV muhabiri Gamze Altunay, İBB Davası'nın 11'nci gününde yaşanan tüm gelişmeleri aktarıyor.
HAFTAYA TAHLİYE KARARLARI AÇIKLANACAK!
İBB Davasında Pazartesi, savunma olacak. Salı, çarşamba ve perşembe tahliye talepleri dinlenecek, savunma olmayacak. Savunma yapmayanlara söz hakkı verilecek. Savunması tamamlananlara söz hakkı verilmeyecek. Perşembe akşamı, tahliye kararı açıklanacak. Perşembe akşamı mahkemenin ilk tahliyelerini açıklaması ön görülüyor.
Mahkeme Başkan: Şöyle; bizim planlamamız, normalde Nisan sonuna kadar savunmaları bitirmekti. Ancak sarkma mutlaka olacak gibi. Yani bizim de öngörümüz o yönde. Normalde Nisan sonuna kadar tamamlamayı düşünüyorduk. Planlamamız o şekildeydi. Sanık savunmalarımızı tamamlamayı planlıyorduk. Ancak tabii biraz bir gecikmemiz olacak gibi. Ara değerlendirmelerimizi yapacağız yine. Yani o anlamda şeyimiz yok. Şimdi şöyle, onunla da ilişkin de normalde ama kapanmayacağı için daha önce de belirttim, arada 30 günlük tutukluluk değerlendirme süremizi de mutlaka bir değerlendirme yapmamız lazım. Biz onu dosya üzerinden yapmak istemedik. Burada olduğu için sanık müdafilerimize söz hakkı vermeyi düşünüyoruz o anlamda tahliyeye ilişkin.
Tabii takdir edersiniz ki dinlenmeyen sanık sayısı çok olacağı için, hani öyle çok uzun bir süre veremeyeceğiz ama orada belirli bir şekilde herkese söz hakkı mutlaka tanımamız gerekecek. O yüzden de haftaya özellikle salı, çarşamba, perşembe; 3 gün, sadece dinlenmeyen, savunmasını alamadığımız sanıklarımızın müdafilerine tahliyeye ilişkin söz hakkı vermeyi planlayıp, perşembe günü tutukluluk değerlendirmesi yapıp, sonra savunmalarımızın kaldığı yerde yine esas hakkında savunmaya yönelik tekrardan söz hakkı vereceğiz.İşte o Nisan normalde planlamamız o ikinci gözden geçirmeyi görmeyecekti ama tabii ki savunmalarımız uzun olduğu için onu da aynı usulü orada da uygulayacağız artık yani. Yine uygulayacağız aynı şekilde. Başka çünkü şöyle, çünkü başka çaremiz de yok. İnanın yani çünkü 108 gereği de hani başka bir ihtimalimiz de yok. Celse uzun. Yani kanunun müsaade ettiği kadar çözüm bulmaya çalışıyoruz yani. Bu kadar toplu dosyada başka çaremiz yok.
Avukat Bey, şöyle; tahminimiz 90 civarı bir sanığımız henüz dinlenmemiş olacak. Hem sanıklar hem avukatlar şeklinde, yani 3 günde takdir edersiniz ki nasıl olacak? Yani saat olarak hesaplıyoruz, ihtimal bulamıyoruz. Zaten 108'dedir ‘veya’ dediği için biz de avukatlarımıza söz verelim diyoruz. Yani daha sağlıklı olur diye öyle yapacağız. Başka çare yok yani. Biz de öyle düşünüyoruz Avukat Bey. Siz de zaten tahmin süreyi günlük 7.5 saatten, 22.5 saate falan biz de hesabını yaptık yani. Başka çaremiz yok. Yani o şekilde bir çözüm bulacağız.
Avukat: Sıralamaya uygun şekilde mi yapıyorsunuz?
Mahkeme Başkanı: Tabii o şekilde yaparız.
21.16 | DURUŞMA YARIN DEVAM EDECEK
Ceyhun Avşar'ın savunmasının tamamlanmasının ardından İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Avşar'a soru yöneltti. İmamoğlu'nun soruları ve Avşar'ın da cevaplarının ardından mahkeme, duruşmaya yarın devam edilmek üzere ara verdi.
21.00 | İMAMOĞLU'NDAN CEYHUN AVŞAR’A SORULAR
Mahkeme Başkanı: Soruları pazartesi alalım soru soracaksanız. Müsaade edelim, verelim söz hakkını, verelim. Söz verin.
Ekrem İmamoğlu: Çok teşekkür ederim. Tabii Ceyhun Avşar Daire Başkanımızı dinlemekten gururlandım, teşekkür ederim. Ama şunu burada belirtmem lazım ve sizin yine az önce anlattığım şekilde aslında bürokrasiden ilk arkadaşıma soru soruyorum. İki belediye başkanımıza sordum, bir iştirak genel müdürüne sordum. Çünkü hep diyorum ya özür dileyerek; ne menem bir örgüt ki biz aslında örgütlü yapıyı bilimsel bir çatı altında yürütmeye gayret ediyoruz. Buna insan kaynakları bilimi diyoruz ama burada bir suç örgütüne döndürülmek isteniyor. Onun için bunların sizin huzurunuzda cevaplandırılması, mahkemenin de kararına hem de Türk milleti huzurunda söylenmesinin çok vicdani bir hat oluşturacağına inanıyorum. Ceyhun Bey, biraz böyle ritmik gidelim ki hem bu gece vaktinde sizi de yormuş olmayalım, mahkeme başkanımızı ve heyetini de. Söylediğiniz 2012 ama nasıl işe başladınız? 2012'den öğrenmek istiyorum. Ben de bilmiyorum, ilk defa soruyorum size yani.
Ceyhun Avşar: Başkanım, ben 2007-2010 yılları arasında yurt içinde ve yurt dışında projelerde çalıştım. 2010 yılında Kamu Personeli Seçme Sınavıyla, yani KPSS sınavıyla Eyüpsultan Belediyesi'ne atandım. Eyüpsultan Belediyesi bir ilçe belediyesi; çalışma kriterleri bana uymuyordu. Daha çok şantiyeci, daha çok sahada çalışmayı seven bir yapım vardı. Asaletimi aldığım günün ertesi günü dilekçe yazdım İstanbul Büyükşehir Belediyesi Raylı Sistem Daire Başkanlığına. O dönem bir müdürlüktü, atama oldu.
O zamanın şube müdürü ile geçişle alakalı görüşme yaptım. Şube müdürüm şu an Ulaştırma Bakanlığı'nda genel müdürlük yapıyor. Ve daire başkanlığını normalde memuriyetten istifa etme sürecim vardı; bana o dönem raylı sistemlerin de çok seveceğim, çalışabileceğim bir alan dendi. Ben de geldim, kendimi bildim bileli çalıştım. Hep çalıştım yani, başka bir şey yapmadım.
Ekrem İmamoğlu: Yani 2012'den beri oradasınız?
Ceyhun Avşar: Evet Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: Şimdi burada şunu açıklamak isterim ki; Ceyhun Bey de belki yani bu şekilde işe başladığı dönemde konuşmadığımız için, başladıktan sonra, görevine başladıktan sonra tanıştığımız için bu hiyerarşik yapıyı da bilmenizi isterim. Mesela bir daire başkanı atanacağı zaman, daire başkanının onayını üstleri olan genel sekreter yardımcısı ve genel sekreter onaylıyorsa; ben onun kim olduğuna bile bakmam. Ve bir kriterimiz daha vardır. Bu birinci kriter; ikinci kriterimiz de şudur: "Önce içeriden birisini bulabilirseniz mutlaka bunu zorlayın" deriz. Dolayısıyla daire başkanı atanması esnasında yani Ekrem İmamoğlu'nun işte oluru ya da işte Ekrem İmamoğlu'nu ikna edecek çabanız mı oldu yoksa kendi içinizdeki o mekanizma mı işledi?
Ceyhun Avşar: Başkanım, ben geçmişten gelerek bir şey söyleyeyim. Ben çalıştığım dönemlerin hemen hemen hepsinde hangi görevi yaparsam yapayım, bir üst yöneticinin tarafından çok sevilmedim. Böyle geçti yani, benim hayatım böyle mücadeleyle geçti. Ben mühendisken de şefken de genelde böyle geçti. Ben yani doğal olarak bir an önce anlatacaktım, siz müsaade edince kısa kesip bitirmemi istediniz.Ben Çekmeköy metrosu müdür yardımcısı olarak... Zaten Üsküdar-Çekmeköy hattının ilk etabı Türkiye'nin ilk sürücüsüz metrosudur. Ben o hattın bütün aşamalarında çalışan, yani Türkiye'nin ilk sürücüsüz metrosunun bütün alt aşamalarında çalışmış; birinci etabını 2017'nin Aralık ayında açmış, ikinci etabını 2018 Ekim ayında açmış ekibin şefiyim. Ve o dönem müdür yardımcısının bir hastalığı vardı, müdür yardımcısıydım aslında; fiili olmasa da müdür yardımcılığı yapıyordum ve siz geldiniz. Doğal olarak o projenin devamında Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli işinde ben şube müdür yardımcısı olarak görev aldım. Ve 2020 yılında sıfırdan başlayan 6 projemiz vardı. O 6 projeden 2024 döneminde açılan tek işimiz Çekmeköy-Sultanbeyli hattı oldu. Çünkü ben orada çalıştım, çok çalıştım. Ve bunun sonucunda şube müdürü oldum. Projeler Müdürlüğünde de şube müdürü oldum. Göreve başladıktan sonra ilk oradaki projelerden başlayarak çok büyük tasarruflar oluşturduk, projeleri arz ettik. Sonrasında atama döneminde sizinle hiçbir görüşmem olmadı; Sayın Genel Sekreterin olurlarıyla ve takdirleriyle o dönem daire başkanlığı gerçekleşti.
Ekrem İmamoğlu: Az önce dediğiniz 90.000.000.000 liralık, ki bugün güncel değerlerle de daha yüksektir, bütçeyi, ki bütçenin sahibi daire başkanıdır. Benim aslında hiç tanımadığım, liyakatiyle gelen siz ve sizin gibi arkadaşlarınız... Burada başka daire başkanı arkadaşım da olacak, onlara da soru soracağım. Emanet ettik. Peki, yine burada da arkadaşlarımız var, yine gözaltına alındılar sizinle beraber. Orada da dışarıdan duyduğum için, duruşmada gösterdiğin yönetici karakteri açısından yol arkadaşım olmandan da gurur duyuyorum. "Arkadaşların sorumluluğu yoktur, eğer madem bir suç varsa ben tümünü üstüme alıyorum" ısrarıyla arkadaşlarım o asliye sulh ceza mı oluyor işte, orada serbest bırakıldı ve sen tutuklandın. Seninle de yol arkadaşı olduğum için gurur duyuyorum. Hiçbirisiyle ilgili "şunu al, bunu alma", hangi siyasi partiden şudur budur vesaire, herhangi bir detayla, engellemeyle karşılaştın mı?
Ceyhun Avşar: Başkanım, ben şunu açıkça söyleyeyim. Ben, 2012 yılından beri burada çalışıyorum. Bizim şube müdürlerimiz daha eski; 2010 var, 2008 var. Şube müdür yardımcılığında 2006 var, 2007 var. Şeflerimiz 2010 var, 2009 var. Şimdi ben bu dairede, yani benim dönemimde de benden önce de çalışan kişilerin birçoğu zaten belirli bir tecrübe aktarımıyla gelen kişiler. Yani hepsi burada ve ben şöyle şikayet edildiğimi biliyorum: "Eski dönemin adamlarını göreve getiriyor. Ekrem Başkan müdahale etmiyor!” Bu eleştiri geliyor; gelen eleştiri varsa buydu yani! Ha biz "eski dönemin adamı" veya... Ya bizim ne zaman işe girdiğimiz, Kamu Personeli Seçme Sınavı ile atanmış memurların hangi dönem işe girdiği... Hangi yönetim değişikliğiyle… Biz görevimizi yaptık? Görevimizi yaptık; bize ne görev verildiyse görevimizi yaptık. Fayda sağlayabildiğimiz ölçüde görev yaptık. Bu görevi yaparken de her zaman yerimize yapabilecek kişileri de hazır etmeye çalıştık, orada da sabit kalalım.
Ben hiçbir görevde 2 seneden fazla görev yapmadım; öyle bir fazla görev yapma gibi amacım da olmadı. Olmadı, olmaz da zaten; olmaması da gerekir. Belki hepimizin kalkması gereken zaman var. Ben hiçbir şekilde kendi kontrol teşkilatlarım, bir tane müdür yardımcısı, bir tane gel, bir tane... Sadece kontrol teşkilatı değil, yani bir tane taşeron... Ya biz Başkanımızın yakın bir akrabasının 2024’ün seçim öncesi bir döneminde, bir hattı açarken biz alt yüklenici firmada çalıştığını öğrendik. O da adam "selam vermek zorundayım, selam versem olur mu?" diye sordu. Dedi ki "ne demek yani?" Yürüyen merdiven firmasında çalışan bir kişiymiş; eski sektörün 20 yıllık personeli, hepimizin tanıdığı. Olmasın; bir firma ne bir personel...
Ekrem İmamoğlu: Yani buraya ilave açtığınız konuyu ama Ceyhun Bey, yine çalışacağınız firmalar ya da çalıştığınız firmalarla ilgili, direkt ya da dolaylı, size herhangi bir dayatmam, ihale vesaire süreçlere bir müdahalem oldu mu?
Ceyhun Avşar: Başkanım olmadı. Sizin ben sadece bizde değil, hiçbir alanda böyle bir şey yok yani. Bu ben değil, bütün daire başkanları buna şahitlik edecektir. Herkes şahitlik edecektir. Ben de açıkçası Başkanım, hani siz de biliyorsunuz, yani öyle bir ortamda biz de çalışmayız; sizin öyle bir tasarrufunuz olsa zaten biz orada bulunmayız yani. Ne ben ne ekibimdeki arkadaşlar, bulunma zorda yani.
Ekrem İmamoğlu: Peki çok teşekkür ederim. Son olarak şunu söylemek isterim Sayın Hakim; hani bunu da bilmeniz gerekir. Çünkü arkadaşımız tabii ki dertli. 10 aydır hapis yatıyor. Hepimiz bir ızdırabın içerisindeyiz. Ben her arkadaşımın yüzünden, gözünden akan ızdırabı görüyorum ve gerçekten bu büyük bir kul hakkıdır bize göre. Büyük bir iftiranamedir. Yani gerçekten şurada bir ihale soruşturulamaz mı? Soruşturulur. Dava açılamaz mı? Açılır. İddia ile ifade ediyorum ki; Türkiye'de ilk defa böyle bir mahkeme, böyle bir dava ya da böyle bir soruşturma ilk defa tutuklu yürütülüyor. Bakın iddia ediyorum; bir tane daha koysunlar önüme, ben bütün mesuliyetlerimden kendimi geri çekeceğim, bundan sonraki mesuliyetlerimden de. Çünkü bu bir kurgu. Üzülerek ifade ediyorum. Burada nasıl bir kamu yararı arayışı olduğunu biliyorum. Ben ihale sürecinin de bir bölümüne tesadüfen bir ziyarette katıldım, öyle değil mi Ceyhun Bey? Yani katıldım ve "cesaretle fiyat verin" dedim. "Bakın burada hiç davet edilmemiş firmalar da var" dedim. Tesadüfen Yenikapı'da aşağıda bir açılışa gelmiştim; dediler ki "yukarıda tanıtım toplantısı var." Davet edilen firmalara tanıtım toplantısı değil mi Ceyhun Bey?
Ceyhun Avşar: Teknik sunum yapılıyordu. Konunun daha net anlaşılabilmesi için, davet süresinin kısıtlılığına binaen daha net anlaşılabilmesi için ve bir önceki yerde davet edilen firmalar nezdinde değil, tüm firmalara eşit bir şekilde "rekabetçi bir teklif verin" denildi. Çünkü bizim için ikinci ihalede rekabetçi teklif almak çok kritik; benim için çok riskli bir dönem. Yani ben ihale ettiğim sürece büyük bir risk altındayım. Ve firmalara tanıtım yapıyoruz; projeyi daha net anlatıyoruz hem risklerini hem projenin kolaylığını, her şeyi anlatıyoruz ama o gün açık söyleyeyim, ben daha çok kolaylığını, genel durumunu gösterir bir şekilde projeyi tanıtırım. Ve orada Başkanımız toplantıya katıldılar.
Ekrem İmamoğlu: İktidara yakın da firmalar var. Hepsi bilinen yani. Hiç çağrılmamış, yurt dışında iş yapan firmalar da var. Dedi ki: "Bak hiçbirinizi birbirinden ayırmayız, iyi fiyatı veren alır." Şunu son şeyi söyleyerek bitiriyorum; Valiliğin ismi geçti. Her konuya mesaj yetiştiren Valilik, bakalım burada lehimize bir açıklama yapacak mı? İsmi geçtiği için söylüyorum. Çok merak ediyorum. Gerçekten önemli ama bir husus gerçekten bu çok onur kırıcı. İktidar partisi adına görev yapıyorum diye, alçakça, bu arkadaşlarımızın onuruna, gururuna laf yetiştiren o siyasileri kınıyorum. Gerçekten sizi de zor durumda bırakıyorlar. Çünkü bugünün iktidarının, bugünkü siyasi ortamın, yargıya müdahale ettiği konusundaki o büyük yorum, algı ve bana göre de ne yazık ki öyle olduğu çok ortam yaşadık. Bugün artık adalet inancı %15’lere kadar indi. Siz bunu ayağa kaldıracak bir koltukta oturuyorsunuz; siz ve sizin gibi yargıçlar. Bu arkadaşlarımızın onuruna laf yetiştiren bu alçaklığı kınıyorum. Herkesin evinde çocuğu var; kızı var, oğlu var, eşi var, annesi var, babası var. Bu feryat ona binaen Sayın Hakim, yoksa başka bir şey değil; inanın bu feryat ona binaendi. Sadece bunları ifade etmek istemiştim, fırsat verdiniz; teşekkür ederim. Ceyhun kardeşim Allah seni korusun.
19.20 | RAYLI SİSTEMLER DAİRE BAŞKANI CEYHUN AVŞAR SAVUNMASINA BAŞLADI
İBB Raylı Sistemler Dair Başkanı Ceyhun Avşar, mahkemedeki savunmasına başladı. Ceyhun Avşar, savunmasında şunları söyledi:
"Sayın Başkanım, 140. Eylem kapsamında savunmamı yapacağım. Ben savunmamı iki farklı dosya halinde sizlere ilettik. Birincisi; savunmanın birinci aşamasında kullanacağımız olan sunumu yapan evraklar. Burada ben sıralı ekler sundum… İkinci klasörde de ikinci aşamada savunma esası, bu konuyla alakalı verilmiş birçok idari hukuk incelemeleri var; bunlarla alakalı savunmaya devam edeceğiz.
Şimdi bizim ihalemiz 2017 yılından beri, yani bu iddianamedeki 140. maddeye konu Kirazlı-Halkalı metro hattı ihalesi, 2017 yılından beri yani bir silsile halinde gelen zincirlerden oluşuyor. Ben hattın genel durumundan bahsetmek istiyorum. Burada görselde de görüleceği üzere bizim M1 hattımız İstanbul'un ilk metro hattıdır. İlk etabı 1989 yılında açılmıştı; yaklaşık 37 sene önce. Otogarla Aksaray arasında ilk etap 1989 yılında açıldıktan sonra, o yılda açılmış teknolojiyle bu hattın burada koyu maviyle gördüğümüz, Ek 1'de koyu maviyle gördüğümüz kısımları 2014 yılına kadar uzatılarak; bugün Yenikapı'dan kalkarak bir kolu otogardan çatallanıp Atatürk Havalimanı'na, diğer kolu da otogardan Kirazlı'ya kadar giden, burada koyu mavi lejantıyla gördüğümüz 9,8 kilometre ve 23 istasyondan teşkil olan, günlük ortalama 400 bin yolcu taşıyan Kirazlı-Halkalı mevcut metro hattımız.
Biz bu hattın bu ihaleler içerisinde belirli modernizasyon işlerini konuşacağız. Bir kısım ihalelere konu olan, bir kısım ihalelere konu olmayan modernizasyon işlerini konuşacağız ve M1B dediğimiz Yenikapı-Otogardan çatallanıp Kirazlı'ya gelen hattın, yeşil lejantıyla gördüğümüz kısımdaki yapım işlerini; bu işlerin de hem kısmi kaba inşaat işlerini, kısmi elektromekanik işlerini konuşmuş olacağız. Bu hattımız ilk olarak bu haritada M1B olarak yeşil ve kırmızı hatlarla birlikte, 2017 yılı Mart ayında ihalesi gerçekleştiriliyor. 2017 Mart ayında gerçekleşen ihaleyi MİKA, MAKYOL, İÇTAŞ, Kalyon, Astur ortak girişim grubu alıyor. Bu ortak girişim grubu 2017 yılında yine Mart ayında işlere, imalatlara başlıyor. Fakat projede 2018 Eylül ayına gelindiğinde ciddi bir ilerleme görülmüyor; yalnızca yüzde 4 fiziki ilerlemeyle bu proje durduruluyor. Bu durdurulma işlemi, yani rutin normalde bizim raylı sistem projelerinin işlerine eksiksiz devam edebilmesi için teknik kriterler kadar finansal sürekliliğin de mutlaka sağlanması gerekiyor. Fakat projenin ne ihale hazırlıklarının yapıldığı 2016-2017 dönemlerinde ne de 2017-2018 dönemlerinde bu projeye herhangi bir finansman temini gerçekleşmiyor. Ve 2019 sonrasında o dönemde İstanbul'da durmuş birçok raylı sistem hattı gibi bu hatta da bir kredi finansman arayışı çalışmalarına başlanılıyor.
Ve 2021 Şubat'ta projeye temin edilen bir kredi sonucunda çalışmalara tekrar başlanılıyor. Çalışmalara o dönem bulunan kredi nispetinde hattın sadece belirli bir kesiminde başlanıldığı için, 2022 Mayıs ayına gelindiğinde o dönem çıkan bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi var; bu kararname sonrası ve o dönem başlayan savaş sonrası piyasadaki orantısız maliyet artışları sebebiyle yüklenici firmalara, eğer projelerinde fiziki ilerlemeleri yüzde 15'i geçmediyse projeleri tek taraflı fesih hakkı veriliyor. Bu dönemin yüklenicisi olan iş ortaklığı grubu da bu tek taraflı tasfiye hakkından faydalanarak bir tasfiye talebinde bulunuyor. Bu talepler Hazine ve Maliye Bakanlığı onayına tabi oluyor ve Hazine ve Maliye Bakanlığı onayları 2022 yılının Ağustos ayında alınıyor.
Benim bu projeye dahil olmam ise 2022 yılının Eylül ayında; o dönemde dairenin üç müdürlüğü vardır. İki tanesi yapım müdürlükleri, Anadolu ve Avrupa yakasında; bir tanesi de Raylı Sistem Projeler Müdürlüğü. O dönemde ben raylı sistem projelerinin hazırlanması, yeni hatların, güzergahların belirlenmesi işini yapan Raylı Sistem Projeler Müdürlüğünde şube müdürlüğü yaparken, eş zamanlı olarak da Avrupa Yakası Raylı Sistem Şube Müdürlüğüne de müdür olarak, şube müdürü olarak atandım ve 2022 yılının Eylül ayında bu projede görev almaya başladım. O dönemde 2022 yılının Eylül ayında hızlı bir şekilde bu işin tekrar ihale edilmesi gündemdeydi. Çünkü gerçekten önemli bir hat, hızlı bir şekilde bu süreçlerin yapılması gerekiyor. Hem Kirazlı-Halkalı tarafında aciliyet arz eden işler var, hem M1A ve M1B tarafında mevcut işletmede aciliyet arz eden işler var. Fakat o dönem biz mevcut 2015-2016-2017 döneminde hazırlanıp 2017-2018-2019 ve sonraki dönemde, 2022 yılına kadarki dönemde o ihalede kullanılması düşünülen projeleri incelediğimizde; birçok İstanbul'da şu an işletme altındaki raylı sistem hattında gördüğümüz gibi, bu hatta da ciddi manada ihtiyaç fazlası bir tasarım gerçekleştiğini gördük. Kısmi olarak bu tasarımların sahada belirli imalatlara döndüğünü, burada yapılabilecek çok ciddi proje revizyonları olduğunu görerek burada bir proje revizyonu süreci başlattık.
Bu proje revizyon sürecinin içerisine girdikçe, burada daha fazla bir revizyon yaparak daha fazla bir tasarruf oluşabileceğini gördük. Ve yaptığımız çalışmalar sonucunda burada Ek 3'te göstereceğim; yaklaşık 7 milyar 870 milyon TL olarak projenin yapım maliyetinde bir indirim sağladık. Yine yaptığımız yapım tasarrufunda oluşturduğumuz ekipman ve alanlarda oluşan işletme maliyetindeki tasarruflarla da yaklaşık 7 milyar TL'lik, toplamda da 14 milyar 850 milyon TL'lik bir tasarruf kalemi oluştu bu projede. Şimdi biz bu tasarruf kalemleri nedir, ben bunları hızlıca ve kısaca anlatmak isterim. Ek 3A'da bunların detayları mevcuttur. Bizim hattımızın 6,2 kilometre ve 5 istasyon olarak istasyon sayısı ve güzergah uzunluğu değişmeden, bu hatta yapılmış olan istasyon tasarımlarında; burada gördüğünüz kırmızı ile işaretli boyalı kısımları hem tünellerde hem istasyon yapılarında (bunlar bizim istasyonlarımız için, istasyonlarımızın içerisindeki bir kısım yangın güvenlik önlemleriyle alakalı, bir kısım yolcu sirkülasyonlarıyla alakalı, bir kısım elektromekanik ihtiyaçlarla alakalı oluşturulmuş tüneller) biz istasyon sayısını ve güzergah uzunluğunu değiştirmeden yaklaşık 1124 metre tünel işini proje kapsamının dışına çıkardık. Yine yaklaşık 6 bin metrekare istasyon alanlarında tasarruf yaptık. Ve bunlarla birlikte birçok, özellikle de yürüyen merdivenlerde 74 adet ihtiyaç fazlası yürüyen merdiveni tespit ederek projenin kapsamının dışına aldık. Sadece 74 adet yürüyen merdivenin ilk satın alma maliyeti yaklaşık 15 milyon Euro'dur ve bir yürüyen merdivenin aylık işletme-bakım gideri vesaire aylık 100 bin TL'dir. Yani biz projedeki yaptığımız sadece yürüyen merdiven tasarrufuyla, ilk satın alma maliyetini bugünkü kurlarla yaklaşık 750 milyon TL, yıllık işletme maliyetini de sadece yine yürüyen merdivenlerin 90 milyon TL civarında bir tasarruf oluşturduk.
Bu tasarrufları oluşturduğumuz süreç içerisinde projenin kalan finansmanının da yani yeni kapsamının finansmanı için de bir taraftan finansman çalışmalarına devam ettik. Biz 2024 yılı Nisan ayına geldiğimizde, o dönemde öncelikli olarak; şimdi sistem hem mevcut işletme altındaki bir hattın revizyonunu kapsıyor, işletme altındaki araçların modernizasyonunu kapsıyor, yine bu araç bakım alanlarının ve parklanma alanlarının revizyonlarını (burada değişecek olan, artacak olan araç sayısına bağlı olarak bu alanların yenilenmesini) kapsıyor ve yeni bir hat yaparak bu hattı uzatarak bu hattaki bütün işlerin eş zamanlı olarak yapılmasını kapsıyor. Yani birçok sistemin birbirinden bağımsız ama birbiriyle bağlantılı olmak zorunda olan sistemin yürütülmesi gereken, belki dünyada da çok az örneği olan, geçmişte de çok az benzer bitirilmiş olan bir işin sistemini dahil ederek çözmemiz gereken bir hale geldi. Biz karmaşık bir proje sisteminde öncelikli olarak kaba inşaat işleri tamamlanamayan kaba inşaat işi olarak Yeşil Hat burada, M1B uzatması Kirazlı ve Halkalı Üniversite kısmında bir ihale hazırlığına çıktık.
Bu ihalemiz sadece bu kısmın kaba inşaat işlerini kapsamaktaydı. Bu inşaat işleri ihalesini gerçekleştirdikten sonra, sistemin kalan projeleri tamamlandığında bir bütün halinde tekrar ihale edilme gerekliliğini görerek ve o dönemde çıkan başka bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bu ihalenin iptalini gerçekleştirdik. Bütün halde tekrar ihale kararı aldık. Bu ihaleye itirazlar oldu; Kamu İhale Kurumu'nda, idare mahkemelerinde ve Danıştayda karara bağlandı. Danıştayın nihai kararıyla, ilk yaptığımız inşaat işleri ihalesinin iptali kesinlik kazandı. Bu karar sonrasında, proje çalışmalarımızı bitirdiğimiz için hattın bütüncül bir şekilde ihale hazırlıklarına başladık. İhale yöntemini tartıştığımızda; Ek 5’te sunduğumuz gerekçelerle işi "pazarlık usulü" yapmaya karar verdik. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 21/B maddesine dayanan bu kararımızın 2 ana gerekçesi vardı: Birincisi, can ve mal güvenliğinin sağlanmasıydı. 2017 yılında açılmış olan ve betonarme kaplaması bulunmayan tüneller ile yapılar risk teşkil ediyordu. Binaların hemen dibinde açılmış olan bu şaftların çevresinde jeoteknik ölçüm cihazlarımız var ve günlük hareketleri kontrol ederiz. 2022 Temmuz ve Ağustos dönemlerinde bu binalarda kısmi deformasyonlar başlamıştı; grafikler riskli bir noktaya doğru gidiyordu. Bu sebeple can ve mal güvenliğini hızlıca sağlamak zorundaydık.
İkinci ve daha fazla önem verdiğim konu ise teknik zorluktur. Bugün 37 yaşında olan ve günlük 400.000 yolcu taşıyan bir metro hattının işletmesini aksatmadan; sinyalizasyon ve elektrifikasyon sistemlerini revize etmemiz gerekiyordu. Sinyalizasyon bir hattın beyni, elektrifikasyon ise kalbi gibidir. Yani kişi yaşarken ve yürümeye devam ederken beyin ve kalp ameliyatı yapıyorsunuz; bu kadar kritik bir iş. Yapım tekniği açısından özellik arz eden ve yüksek teknoloji gerektiren bir iş olması hasebiyle pazarlık usulü kararını aldık. İhale kararından sonra Ek 6’da belirttiğimiz "yaklaşık maliyet" hazırlama sürecine geçtik. İdarede yetkin kişilerden oluşan bir ekip görevlendirdik. Yapım İşleri İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’nin 10. maddesine istinaden 5 farklı şekilde maliyet tespiti yapılabilir. 2022 Eylül ayında aylık faizlerin %3, %4, %5 mertebelerinde olduğu ve malzeme fiyatlarının enflasyonun üzerinde arttığı bir dönemdeydik. Güncel piyasa koşullarını belirleyebilmek için benzer iş yapan Doğuş İnşaat, İçtaş İnşaat ve Gelişim Yapı firmalarından teklifler alarak yaklaşık maliyetimizi oluşturduk.
Ardından davet edilecek firmaların seçimi sürecine geçtik. 21/B pazarlık usulünde ihalenin gerçekleşebilmesi için Ek 7’de gösterdiğimiz 2 ana kriter vardır: Birincisi en az 3 firmanın davet edilmesi, ikincisi ise bu firmalardan en az 1 geçerli teklif gelmesidir. Biz asgari koşul 3 olmasına rağmen; hem Türkiye’de hem dünyada iş yapan firmalardan oluşan 6 kişilik bir davet listesi hazırladık. İlk ihalemizi 26 Eylül 2024 tarihinde yaptık. İddianameye konu bilirkişi raporlarında idarenin sorumlulukları farklı sınıflandırılsa da, teklif değerlendirme aşamasındaki görevlerimiz şunlardır: Ek 8’de gösterdiğimiz üzere; öncelikle firmaların sunduğu fiyat teklif mektuplarına bakarız. Firmalar bu mektupların üst kısmına teklif fiyatlarını yazar, ekindeki birim fiyat cetveline rakamları girerler. Bu mektupta firmalar, 4734 sayılı Kanun’un 10. maddesindeki ilgili bentlerde belirtilen yasaklılık durumlarında olmadıklarını beyan ederler. İdare buna ilave olarak e-teklif ve belge kontrol tutanağı düzenler. Bu tutanakta 3 ana kriter vardır: Teklif mektubunun doğru olup olmadığı ve matematiksel hata içerip içermediği. Geçici teminatların uygunluğu. Firmaların ekonomik ve teknik yeterlilik (iş bitirme) belgelerinin uygunluğu. Eğer firmalar bu kriterleri sağlıyorsa, online sistemler üzerinden ihale yasaklılık sorgulaması yapılır. Yasaklılık durumu yoksa ihale kararı yazılır.
Teklif değerlendirme aşamasında, biraz önce bahsettiğim fiyat teklif mektubunda —ki Ek 9’da bunun detayları mevcuttur— 10. maddenin 4. fıkrasının A, B, C, D, E ve G bentlerinde belirtilen durumlarda olmadıklarını, firmalar katıldıkları tüm ihalelerde idarelere beyan ve taahhüt ederler. Yani belgeyi o an ibraz etmez, taahhüt ederler. Bu taahhütlerin içinde, davamızın en esaslı konularından biri olan SGK borcu olup olmadığı konusu da vardır. 4734 sayılı Kanun’un 10. maddesinin 4. fıkrasının (c) bendi uyarınca; firma, ihaleye girerken kesinleşmiş sosyal güvenlik prim borcu olmadığını beyan eder. Sözleşmeye davet aşamasında ise formda yazan ibare nettir: "Gerekli belgeleri vermek ve bunları idareye sunmak." Yani biz idareler olarak teklif aşamasında beyana ve taahhüde bakarız; eğer ihale sözleşme imza aşamasına gelirse, o noktada belgenin ibrazını isteriz.
Biz bu ihalede 26 Eylül 2024 tarihinde teklifleri aldık. İhalemiz 2 aşamalıdır; 1. tur teklifler toplanıp değerlendirildikten sonra uygun bulunan firmalardan 2. turda tekrarlı teklif istenir. Ek 10’daki ihale komisyon kararımız, ihaleden 1 gün sonra, 27 Eylül 2024 tarihinde oluşturuldu. Davet ettiğimiz 6 firmadan Alarko ve Özaltın teklif vermeyerek teşekkür ettiler. Yapı Merkezi ve AKM firması, yanlarına KCT firmasını da dahil ederek iş ortaklığı şeklinde teklif sundu. Duygu Taahhüt tek başına katıldı. Diğer davet ettiğimiz firma ise yanına 2 ortak alarak bir iş ortaklığı şeklinde teklif sundu. 1. tur incelemesinde 3 firmanın teklifinin ve e-teklif değerlendirme tutanağındaki gerekliliklerin sağlandığı görülerek 2. turda tekrar teklif istendi. 2. turda ilgili firma ihaleye teşekkür ediyor; Yapı Merkezi 22.469.000.000 TL, Duygu Taahhüt ise 22.600.000.000 TL’lik teklif sunuyor. Tekliflerin ihale kararı yazım aşamasına geçtiğimizde; bir firma 1. turda teşekkür etmiş olsa dahi o turdaki teklifinin geçerli olması gerekir. Fakat biz evrakları 27 Eylül 2024 tarihinde incelediğimizde, o firmanın teminat mektubunu hatalı sunduğunu fark ettik. Yurt dışı iş bitirme belgesi sunan firmaların, ihaleye katıldıkları hisseleri oranında teminat mektubu sunmaları gerekir. Bu firmanın iş bitirmesiyle ortaklık ihaleye katılmış fakat teminat mektubunu diğer ortaklar sunmuş. Bu hata ihale kararı yazılırken görüldü; karardaki en yoğun paragraf olan o kısım, tamamen bu hatanın tariflendiği ve firmanın teklifinin ihale dışı bırakılarak sadece 2 firmanın teklifinin geçerli sayıldığını gösteren bölümdür.
26 Eylül tarihinde ihaleyi gerçekleştirip bu kararı yazdıktan sonra, gerekli ekonomik incelemelerin yapılması için konuyu Mali Hizmetler Daire Başkanlığı’nın ön mali kontrol birimlerine havale ederiz. Bu havale ve imza aşamasında iddianamede üzerinde çokça durulan bir iddia var: Tutarların veya oluşmayan ihalenin iptali ve beklediğimiz tekliflerin oluşmaması meselesi. Biz 27 Eylül tarihinde teklifleri değerlendirirken, gelen rakamlar bizim beklediğimizin çok üstündeydi. Yaklaşık maliyet komisyonu sürecinde, 1.5 yıl süren proje revizyonlarıyla eş zamanlı olarak çok detaylı metraj çalışmaları yaptık. Çünkü bizim ihalelerimizde işlerin hedeflendiği gibi bitebilmesi için doğru proje ve doğru metraj en önemli kriterdir. Bugün ülkemizdeki birçok raylı sistem ihalesinde sürekli yenilenen ikmal ihaleleri görüyoruz; 10 liraya başlayan işin 50 liraya bittiğine şahit oluyoruz. Ancak biz, hazırladığımız projelerde öngörülemeyen durumlar dışında %2, %3 veya %5 gibi en ufak bir metraj hatası olmayacak, herhangi bir proje tadilatı gerekmeyecek şekilde yola çıkmaya hassasiyet gösterdik. Yaklaşık maliyetimizin ne olduğunu çok iyi biliyoruz, projemize ve oluşturduğumuz metrajlara sonuna kadar güveniyoruz.
Piyasa koşullarına da hakimiz. Sadece o 3 firmanın verdiği teklifleri baz almadık. Biz kendimiz de o dönem İstanbul'da 8 farklı raylı sistem hattında inşaatımız devam ediyor. Orada hem yüklenicilerle hem de kritik sistemleri yapacak alt yüklenicilerin hepsiyle yıllardır çalışıyor, biliyoruz. Aldığımız yaklaşık maliyet tekliflerini birebir saha koşullarında piyasada gördüğümüz, yani piyasada da teyit edebileceğimiz şekilde birçok kalemi sorguluyoruz. Veyahut aldığımız yaklaşık maliyetten eminiz. O dönem bize gelen teklif tutarı bize yüksek geldi. Yani bize yöneltilen bir eleştiri var; neden Ek-11 ihale iptali olurumuz var? 7 Ekim tarihinde iptal edildi. Niye bu karar 27'sinde alınmadı? Şimdi biz 7'sine geldiğimizde ihale iptalini çok net bir şekilde tarifliyoruz bu durumu: "İdaremizce tüm ihale süreci titizlikle ve mevzuatın öngördüğü usul kuralları dahilinde yürütülmüş olmasına rağmen; gelinen aşamada biraz önce saydığım 6 firmadan ikisinin teşekkür etmesi, ikisinin birleşerek teklif vermesi, birinin teminat mektubuyla teklifinin geçersiz sayılması ve sadece 2 firmanın teklifinin geçerli olması ve en yakın teklifin de yaklaşık maliyetin yüzde 0,47 altında olması sebebiyle beklediğimiz rekabet koşulu oluşmamıştır" diyoruz.
Şimdi bu 27'si ile 7'si arasında ne oldu? Bu çok önemli bir husus, ben de bunu anlatmak isterim. Şimdi 27'sinde biz bu kararı alırken ben bu fiyatı yüksek buldum. Şimdi benim bu ihalede görevlendirdiğim bir ihale komisyonum var. Yani bu ihale komisyonunun asli görevi, bu ihalenin gerçekleşmesi esnasındaki evrak dokümanlarını usul açısından incelemektir. Yani usul açısından ihalenin gerçekleşme süreçlerinin denetimini yapmaktır. Sunulan evraklar doğru mudur? Teklifler geçerli midir? Bunu yapmaktır. Yani ihale komisyonu rekabet konusunda karar verebilecek bir durumda değildir. Bu arkadaşların büyük bir kısmı, yani aralarındaki bir kısmı birkaç tanesi bu ihale sürecinin proje hazırlık kısmında bulunmasına rağmen bir kısmı bulunmamıştır; sadece o ihale için görevlendirilmiştir.
Bununla birlikte biz 27'sinden sonra bu ihaleyi gerçekleştirdikten sonra, bu ihaleyle alakalı ön mali kontrol onayını aldıktan sonra, bu ihaleyle alakalı basında haberler çıkmaya başladı. Haberler çıktı. Çok garip bir şekilde bizim biraz önce bahsettiğim nisan ayındaki kaba inşaat işleri ihalesinin aynısının, yani birebir aynı ihalenin 6 ay sonra tekrarlandığını ve 6 ay sonra yaklaşık 14 milyar ilave bedelle 22 milyara ihale edildiğine yönelik haberler çıktı. Ve o haberlerin çıkmasının ertesi gününde bu ihaleyle alakalı İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişliği başmüfettiş görevlendirmesi yaptı. 3 Ekim Perşembe günüydü. Sayın Müfettiş, Sayın Vali aradılar. Pazartesi günü ayın 7'sinde İstanbul'da olacaklarını söylediler. Konu hakkında detaylı bilgi istediklerini, bütün evrakların, bütün dokümanların, bütün ihale dosyalarının hazırlanmasını talep ettiler. Biz 7'si Pazartesi kendisini karşıladık. 7'si bizim için kritik bir tarih. Çünkü ben o tarihte, yani 27 Eylül tarihinden sonra ön mali kontrol onayını aldıktan sonra; 7 Ekim tarihi bizim için kritik bir tarihti. Yani bu ihalede ya sözleşmeye davet sistemini gerçekleştireceğiz ya da ihaleyi iptal edeceğiz. Ben müfettişle yapacağım görüşmeden sonra nihai kararımı verme kararını alarak, kendim bu kararı alarak 7 Ekim'deki görüşmemizi sağladım.
Kendisi o gün geldi. Kendisine ben ilk kaba inşaat işlerinin ihale sürecini, hatta ilk 2017 yılından itibaren gelinen süreci anlattım. Bütün süreci; ilk nisan ayındaki ihalenin kaba inşaat kapsamını, ihalenin iptal edilme sürecini, yeni ihalenin kararının alınmasını, pazarlık usulü ihale kararının alınmasını, davet edilen firmaları, davet edilen firmanın açıklamalarını, davet edilen firmalardan aldığımız teklifleri, işte 2 teklif almamızı, beklediğimiz rekabetin oluşmaması; bütün her şeyi açık, şeffafça kendisine anlattım. Kendisi açıkça bu ihalede mevzuat açısından herhangi bir kusur görmediğini, kendisine geçmişte Kamu İhale Kurumunda başkan yardımcılığı yapmış gayet tecrübeli, bizim de bugün sağ olsun yani bize de büyük bir devlet adamlığı gösterdi o gün; konulardaki eksiklerimizi falan her şeyi net bir şekilde konuştuk. Mevzuatta da hiçbir problem görmediğini ama yaklaşık maliyete yakın bir fiyat olduğu için, bu ölçekte büyük bir ihale gerçekleştiği için bu konuda ne düşündüğümüzü sordu. Ben de kendisine açık açık, net bir şekilde bunun beni de rahatsız ettiğini ama ihale iptalinin, rekabet oluşmadığı için ihale iptalinin çok zor bir karar olduğunu, kolay kolay hiç kimsenin bu kararı alamayacağını söyledim. Çünkü ihaleyi fiyat, yani bu fiyat beklediğim rekabeti oluşturmadı diye iptal ettiğinizde; biz mesela bu ihaleyi iptal ettik, yeniden yapınca daha düşük fiyat aldık ama biz burada 1 milyar, 2 milyar daha yüksek fiyat da alabilirdik. Yani bırakın 1 milyarı, 2 milyarı; burada 2 milyon, 20 milyon daha yüksek bir fiyat çıksa ben ihale yetkilisi olarak bunun hesabını veremem. Bu kolay bir şey değil.
Ve sadece ihale iptali de değil, hani rekabet oluşmadığının tespiti, rekabet oluşmasa bile ihale iptali gibi burada yaptığım proje revizyonları da kolay kolay kimsenin yapabileceği proje revizyonları değildi. Yani 2017 yılından beri, hatta yıllardır 2000'li yılların başından beri alışılagelmiş bir proje sistemi var. Kısmi İngiltere'den, kısmi İspanya'dan, kısmi İtalya'dan ithal edilmiş belirli anlayışlar var, belirli proje dinamikleri var. Biz bu dinamiklerle mücadele ettik; yıka yıka, risk ala ala bu projeleri revize ettik. Bu ihalelerde, o projelerde ve yangın yönetmeliğinde dahi; kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği yangın yönetmeliğinde dahi revizyonlar yaptım ama bunu kafama göre yapmadım. Yani gece yarıları tünellere gittik, yangın testleri yaptık; yangın senaryolarının, tünellerde acil tahliye senaryolarının testlerini yaptık. Birebir gittim, hava hızlarını ölçtüm. Kumanda merkezlerinde bu testleri yönettim. Orada yapılmış simülasyonların 100 küsur yani bir tuşa basıyorsunuz, 20 gün bir bilgisayar simülasyon yapıyor ve sonuç çıkarıyor; yüzlerce formül, o formülleri tek tek inceledim. Bu sistemde bile hem ulusal hem uluslararası literatüre girecek revizyonlar yaptık biz. Ve bu her bir revizyon, biraz önce anlattığım yürüyen merdivenden oluşan 15.000.000 euro gibi; her sistemde 10'ar 15'er milyon euro tasarruf yapmaya başladık. Yani bizim amacımız buydu zaten; bizim raylı sistemlerde var olma amacımız buydu. "Bir işi bitirelim" veya "bir işi yapalım" değil.
Ben çalıştığım her dönemde risk aldım. Risk aldım; bunun için eleştirildim, bunun için benimle dalga geçildi, bunun için "Hayal peşinde koşuyorsun" dendi. Her şey dendi ama ben vazgeçmedim yani. Sadece ben değil, bütün ekibim; şu an arkada izleyici bölümünde olan bütün arkadaşlarım, bütün ekibim vazgeçmedik. Biz "Alışılmış işleri yapacağız" demedik yani; biz ekip olarak çalıştık. Şimdi ben yaklaşık 15.000.000.000 lira projelerden tasarruf oluşturduğum bir işte, yaklaşık maliyetin ve o kadar iyi hazırladığım projelerde ve metrajlarda bu fiyatla gitmesi beni de memnun etmedi. Ama ihaleyi iptal etmek, biraz önce dediğim gibi herkesin alacağı bir risk değildir. O gün mülkiye müfettişiyle konuştuktan sonra ben ihale komisyon başkanım şube müdürü Ahmet Ünal ve komisyon üyesi arkadaşlarımı istişare etmek için davet ettim. Bakın, hiçbir sorumlulukları yoktur; istişare etmek için davet ettim. Bütün kararlarımda, aynı bu ihalede veya diğer kararlarımda; bütün şantiyelerde aldığım her kararda, basit bir karardan çok detaylı bu kadar önemli bir karara kadar mutlaka bu işin içerisinde görevli olmuş, hazırlık sürecinin herhangi bir kilisesinden köşesinden geçmiş her arkadaşımla istişare etmeden karar almam. Son karar verme yetkisi birçok konuda bende olmasına rağmen birçok konuda oylama yaparım. Sorarım arkadaşlarıma.
O gün basında çıkan haberler hepimizi ciddi manada rahatsız ediyordu. Yani ben konuma komşuma, aileme, eşime, herkese; yani biz burada 15.000.000.000 tasarruf oluşturduk, yani nasıl 14.000.000.000 kamuyu zarara uğratabiliriz? Herkese; sağımızda solumuzda, çocuklarımızın top oynadığı futbol kursuna gidiyorum, orada biri bu soruya muhatap oluyor: "Ya 14.000.000.000 zarar mı verdi?" Bu herkesi rahatsız ediyor. Ve daha sözleşme imza aşamasına geçmemişken, jet hızıyla bir mülkiye müfettişi ataması yapılıyor. Biz burada, bakın, yani ben bu kriterlerin hepsini gözeteyim mi? Bunlar benim için bağlayıcı kriterler değildi ama o gün biz o şartlarda, o akşam kendi arkadaşlarımla yaptığım toplantı sonucunda; sorumluluğu tamamen bana ait olmak üzere, bu istişare sonucunda ve mülkiye müfettişinin de benzer bir telkini sonucunda ama en çok mühendisliğime güvendiğim için, metrajıma güvendiğim için, piyasa koşullarını bildiğim için ben bu ihaleyi iptal etme riskini üzerime aldım.
Şimdi ben geçmişte şunu gördüm bu dairede: Ben 2012 yılından beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çalışıyorum. Her kademesinde çalıştım; mühendis olarak çalıştım, kontrol şefi olarak çalıştım, kontrol amiri olarak çalıştım, şube müdür yardımcılığı yaptım. 2 farklı şubede şube müdürlüğü yaptıktan sonra daire başkanı oldum. Yani bütün kademelerde çalışarak daire başkanı oldum; hepsinde de liyakat süreleri neyse böyle çalıştım. Şimdi ben burada, bu ihalede, o dönemde yani kendim projenin iptal kararını alırken aklıma şu geliyordu: 2017 yılının Mart ayında bu daire başkanlığında aynı gün 5 tane raylı sistem ihalesi yapıldı. Aynı gün; 3'ü Anadolu Yakası'nda, 2'si Avrupa Yakası'nda aynı gün 5 tane ihale yapıldı. Şimdi aynı gün 5 tane ihale yapmak; sektörde bu işi yapacak olan firma sayısı belli, bu rekabeti engellemek değil mi? Ama yapıldı. E şimdi yapılan ihalelerdeki alınan fiyatların tamamı yaklaşık maliyetin %14 ila %17 arası üzerindeydi. Sözleşmeler imzalandı; kimse "Rekabet burada oluşmadı, bu fiyatlar yüksek" demedi. Benzer ihaleler değil; ben benzer bir proje ihalesinde de aynı şeyi yaptım, "Yenileyin" dedim veya "Gerek yok, ihtiyaçlarını çözelim, ben bu fiyata bu işi yaptırmam" dedim.
Yıllardır belirli bir düzende alınmış danışmanlık hizmetleri işleri vardı; kaldırdım, "Bu fiyatlarla yapamayız, artık bu safhaları geçeceğiz, biz kendimiz yapacağız bu işleri, başka bir seviyeye gelmemiz lazım" dedim. E ben bu işte dedim; bütün bu koşullara rağmen bu riski alarak bu ihalenin iptal kararını aldım. Ve ben bu iptal kararını alırken sadece ve sadece benim ekibim o karardan haberdardı. Belki haddimi aştım yani; benim çalışma kriterlerim budur yani. Birlikte çalıştığım bütün arkadaşlarım bunu çok iyi bilir. Bir tek benim ekip arkadaşlarım değil; İstanbul raylı sistem camiasında herhangi bir yerde beni tanıyan —bakın sadece "beni tanıyan" diyorum— benimle terlemiş, yol yürümüş, benimle tünelde yürümüş, benimle proje toplantısı yapmış, herhangi bir istasyonda benimle dolaşmış herkes benim çalışma kriterimi bilir. Ben bu kriterlerle bu ihaleyi iptal ettim.
İhaleyi iptal ettikten sonra 2. pazarlık usulü ihale sürecine geçtik. 1. pazarlık ihalesi sürecinde bir kriterimiz vardı; biraz önce ondan bahsetmedim, atladım. Bu dönemde bizim İstanbul'da devam eden 8 raylı sistem hattımız var. Bu işlerde herhangi bir ekonomik güçlükte; örneğin KDV ödemesi gecikmesinde bize "ifa güçlüğü" bildiren firmalar oluyor. "Ben bu işimi yapmakta güçlük çekiyorum" diyor; bakıyorsunuz yıllık milyar dolarlık ciroları var ama sizin ödeyemediğiniz bir işte 100.000.000 TL, 80.000.000 TL hak edişleri için "ifa güçlüğü" getiriyor. Bir kısmı da işi bitirmişiz, artık iş kesin veya geçici kabul aşamasında; "70.000.000 euro - 80.000.000 euro yetmedi, 80.000.000 euro daha istiyorum, 630.000.000 euroluk iş bitirdim" diyor. Ya biz bir taraftan bu projeleri yürütüyoruz, bir taraftan bu tahkim davalarını görüyoruz. Ve biz o 1. ihale döneminde bir karar aldık: "Bize ifa güçlüğü bildiren ve bizi tahkim mahkemelerine veren firmaları davet etmeyelim." Biz bunları davet etmediğimizde listemiz daha kapsamlı bir liste olmuştu ama asgari koşulları fazlasıyla sağlayan bir listeydi. Biz 2. listede 10 firma davet ettik. Bu davet listelerinden dolayı eleştirildiğimiz oluyor; yaranamıyoruz yani hiçbir şekilde. Az firma davet ediyorsunuz olmuyor, fazla firma davet ediyoruz bu sefer farklı farklı alanlara yakıştırılan firma davet etmiş oluyorsunuz. Biz Yapı Merkezi, Cengiz İnşaat, Nurol, Doğuş, Kalyon, İçtaş, Anel, Makyol, Enka olmak üzere 10 tane firma davetinde bulunduk.
Firmayı davet ettikten sonra ihale teklif alma sürecine geçtik. Bu ihalede kontrolü yapamadım daha. İlk turda 6 geçerli teklif oluştu. Bu 6 tekliften ikinci turda 2 firma teşekkür etti. Ve ihale karar yazım sürecine geçildiğinde bu ihalede de —maalesef birinci ihalede olduğu gibi— burada da Yapı Merkezi firması; ilk ihalede yurt içi iş bitirmesini sunmuş, teminatını diğer firmaya sunmuştu. Bu ihalede de Yapı Merkezi firması yurt dışı iş bitirme belgesi sunmuş, ihaleye birlikte girdiği Limak firması ise teminat sunmuş. Ve bu ilk turdaki teklif değerlendirme aşamasında yine sehven gözden kaçmış. Bakın burada da yine biz ihale kararında —bu gördüğünüz en üst tarafta, Ek 13/2’de en üst paragrafta— açık açık yazıyoruz: "Yapı Merkezi'nin teklifi değerlendirme dışıdır, değerlendirmeye alınmamıştır." Bakın ben biraz önce ve bunun özellikle altını çiziyorum; çünkü birazdan bununla ilgili iddialar var. Ve biz bu ihalede beklediğimiz rekabeti; daha fazla firma, daha fazla teklif alarak 486.000.000 TL —ki iki ihale arasındaki fiyat farkıdır— sağladık. İki ihale arasında enflasyon oranıyla güncellendiğinde de 641.000.000 TL’lik bir indirim oluşmuştur. Ve buradaki işin üzerine kalan yüklenicisiyle sözleşme imzalanmış, şu anda da çalışmalara devam edilmektedir bu ihale kapsamında.
Şimdi biz bu ihalede, ben 2022 Eylül ayında bu ihaleye dahil olduktan sonra, bu projeye dahil olduktan sonra; yaptığımız yaklaşık 15.000.000.000 TL’lik proje tasarrufları, büyük riske girerek, büyük bir işe girerek ve yine bir başka riske girerek ihaleyi yenileyerek yaklaşık 641.000.000 TL ilave ihalede kamu faydası oluşturduktan sonra —yani toplam 15.500.000.000 TL, neredeyse ihale bedelinin 2/3'ü kadar bir tasarruf oluşturduğumuz projede— neler yaşadık? Yani bu yaptığımız çalışmaların sonrasında neler yaşadık? Şimdi bir Ogün Kuzu… Kendisi bu iddianamenin 140. Eylem’in aynı zamanda tanığı, aynı bölümde çalışıyordu. Ogün Kuzu... Evet şu: Biz birinci pazarlık usulü ihalesini 26 Eylül'de gerçekleştiriyoruz. Bunlar Ek 14’te sıralı kronolojik bir şekilde gözükmekte. 7 Ekim tarihinde ihalenin iptalini gerçekleştiriyoruz. İkinci ihale hazırlık sürecini yürütürken, 21 Ekim tarihinde —dosyadan edindiğimiz bilgiye göre— Ogün Kuzu'nun Cumhuriyet Başsavcılığına bir ihbar dilekçesi kayda giriyor; 21’inde. Aynı gün belediyemize, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu ihaleyle alakalı bizden ihale dosyalarını istiyor. Biz 3 gün sonra bu ihale dosyalarını bildiriyoruz.
Şimdi bize yöneltilen suçlama, Ogün Kuzu tarafından yöneltilen suçlama; bu ihalenin, bizim ihale tarihinden önce bir dilekçe yazdığını beyan ediyor. Beyanlar bu şekilde. İhalenin belirli bir fiyata gerçekleşeceğini, mertebesini söylüyor. Yaklaşık maliyet mertebesini söylüyor; yaklaşık maliyetin 22.500.000.000 TL mertebesinde olacağını, Yapı Merkezi firmasının bu ihaleye alınacağını ve bu Yapı Merkezi firmasının da 22.000.000.000 - 22.500.000.000 TL mertebesinde bu işi alacağını söylüyor. Biz belgelerimizi yolluyoruz; iptal ettiğimiz bir ihale. Çünkü Ogün Kuzu'nun ihbar dilekçesi gibi dilekçeler bizim inşaat sektöründe sayısızdır yani; bunun sayısız, belli değildir. Mesela bu iki ihalede bile Ogün Kuzu var, Aga Enerji diye bir firma var; o da benzer şikayet dilekçelerini sunuyor. Kemal Seviş diye bir adam var, inşaat var; Gaziosmanpaşa'da nalburluk yapan adam bile "Ben şöyle bir şey duydum" diyerek ihbarda bulunuyor. Yani bizim inşaat piyasasında birçok benzer ihalelerde bu tarz benzer durumlar oluşabiliyor.
O dönem savcılığa evraklarımızı yolluyoruz, dosyalarımızı yolluyoruz. Bütün ikinci ihale işlemlerimize devam ediyoruz. Cumhuriyet Başsavcılığı İçişleri Bakanlığı'ndan bir soruşturma istiyor. İçişleri Bakanlığı konuyu İstanbul Valiliği'ne havale ediyor 22 Kasım tarihinde. İstanbul Valiliği 14 Mart 2025’te Cumhuriyet Başsavcılığı'na dönüş yapıyor. Bu ihbardaki iddiaların soyut beyan olması ve ihale işlemlerinde herhangi bir hata görmedikleri için; Valilik İdari Denetim Bürosu'nun hazırladığı bir rapor bu. İstanbul Valiliği İdari Denetim Bürosu, İstanbul Valisi imzasıyla 14 Mart tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na burada herhangi bir soruşturma izni verilmemesi (fezleke) kararını iletiyor. Buna karşın biz yine dosya içeriğinden görüyoruz; gözaltı işlemlerimizde bu raporların hükmünü görememiştik, iddianameyle birlikte bunları görmüş olduk. 23 Mayıs tarihinde ben ve bu ihalenin yaklaşık maliyet ve ihale komisyonunda görev alan 9 arkadaşım —benimle birlikte toplam 10 kişi— biz belediye çalışanları olarak gözaltında buradaki ilk suçlamalardan haberdar oluyoruz. Kollukta hepimize işte önce benzer resimler, arkasından gözaltında buradaki ilk suçlamalardan haberdar oluyoruz. Kollukta hepimize işte önce benzer resimler, arkasından iddialar soruluyor.
Şimdi ben bu ihaledeki bütün süreçleri, bakın bizzat teker teker en ince hassasiyetle yürütmeye çalışan kişi olarak emniyette 8 saat ifade verdim. Bu ihaleye fesatla alakalı bütün konuları, hatırladığım kadarıyla o an o esnada, bildiğim kadarıyla anlattım ama bugün bakıyorum; her konuya cevabımız var. Her konuya cevabımız var. Buna rağmen hakkımızda tutuklama kararı çıkıyor. Bizim tutuklama kararımız sonrasında Valilik idari denetim kararı, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi tarafından itiraz sonucunda bozuluyor. Vali kararı bozuluyor; Valiliğe “tekrar inceleyin" diyorlar bu kararı. Valilik, birazdan zaten bunun detaylarını ikinci aşamada daha detaylı bildireceğim, bakın soruşturma aşaması devam ederken, bizim bu dosyamızın soruşturma açılma aşaması devam ederken 12 Eylül 2025 tarihinde yine soruşturma izni vermiyor. Ve yine itiraz oluyor ve bölge idare mahkemesine gidiyor. Bu sefer soruşturma aşamasından kovuşturmaya geçmiş eylem; iddianame hazırlanmış, mahkeme tarihimiz belli. Bölge idare mahkemesi bu sefer itirazı reddediyor. Valiliğin daha detay verdiği görüşü onaylıyor; yani soruşturma izni vermemesini onaylıyor ve onaylarken "Burada ihaleye fesat unsuru bulunmamaktadır" diyor.
Şimdi Ogün Kuzu'nun beyanları, bilirkişi raporları ve iddianame... Burada iddialar nelerdi? Biz hangi işlemleri tesis ettik? Ben size biraz önce bu ihale sürecindeki yaşadıklarımı, iddiaları çok dahil etmemeye çalışarak anlatmaya çalıştım. Şeffaf bir şekilde, net bir şekilde neler yaşadık bu süreçte? Gözaltına alınma sürecimizde sorulan birinci soru, Ogün Kuzu'nun iddiasıdır ve bu bizim kolluk ifademizde de var. Ogün Kuzu'nun dilekçesi gösterilip bunların cevapları bizden beyan olarak istendi. 5 Nisan 2024 tarihinde, bu inşaat işleri ihalesinin yaklaşık maliyetinin 2.5 kat fazla belirlenmesi iddiası... Yani "8.000.000.000 liralık bir ihaleyi iptal ettiniz, 6 ay sonra 22.000.000.000 liraya ihale ettiniz" iddiası. Bununla alakalı yazılı basında, görsel basında, televizyonlardaki tartışma programlarında —adı tartışma programı olan programlarda— büyük puntolarla "14.000.000.000'lık kamu zararı", "İBB davasının en büyük yolsuzluk konusu" başlıkları atıldı.
Şimdi biz o gün söyledik; bakın, bu konuyu ihale döneminde çıkan kararlar sonucunda İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişliği zaten inceledi. İki ihale arasındaki kapsam farklıdır. Ben Ek 4’e dönmek istiyorum. Burada net bir şekilde gösteriyoruz; Ek 4’te bakın, "Kamu İnşaat İşleri" ihalesi sadece yeşilde gördüğünüz 6.2 kilometre ve 5 istasyonluk kısmın sadece istasyonlarının ve tünellerinin kazılarını yapıp betonlarını dökmeyi kapsıyor. Bu kadar. Peki Eylül ayında yaptığımız pazarlık usulü ihalede ne var? Geri kalan bütün işler! Yani o yeşille gördüğünüz 6.2 kilometre ve 5 istasyonluk kısmın bütün inşaat işlerine ilave olarak; istasyon ince işleri, tünel ince işleri, demir yolu işleri, güç temini işleri, havalandırma ve çevresel sistemler dahil olmak üzere bütün sistemleri kapsıyor. Ve sadece bu sistem değil; bizim 26.8 kilometre ve 23 istasyonluk M1A-M1B hattının işletmesi devam ederken, sinyalizasyon ve elektrifikasyon sistemlerinin revizyonunu da dahil ediyoruz. Yani bu işi yapmaya kolay kolay kimsenin cesareti olmaz. Biz bunun teknik çalışmasını da yaptık, teknik şartnamesini de hazırladık, yapım metodolojisini de yazdık ve bunun nasıl yapılacağını tarifledik. Bu iki ihale arasında bu kadar kapsam farklılığı apaçık ortadayken biz derdimizi anlatamadık.
Sonrasında ihalelerimizle alakalı rapor yazan bilirkişi, bu konuyu "tespit edemeyeceğini" yazmış. İki ihalenin idari şartnamesi okunduğu zaman kapsam farkı çok açık belli. Bu konuyla alakalı savcılığın talebiyle, 2025'in Temmuz ayında Altyapı Bakanlığı'ndan konusunda uzman 5 kişilik bir bilirkişi heyeti atanıyor. Bu bilirkişiye şu görev veriliyor: "İki ihale arasındaki fiyat farkı olağan mıdır, inceleyin. Ve ihalelerin yaklaşık maliyetlerinin hazırlandığı dönemdeki koşullara uygun olup olmadığını inceleyin." Ulaştırma Bakanlığı'nın teknik bilirkişisi 11 sayfalık bir rapor hazırlıyor ve raporun özeti şudur: "Her iki ihalenin hazırlandığı dönemdeki yaklaşık maliyet piyasa koşullarına uygundur. İki ihale arasındaki fiyat farkı da olağandır." Şimdi bunlar iddianameye konu olmuyor, bakın; ama ben anlatmak istedim. Çünkü 15.500.000.000 lira tasarruf sağladığım bir ihalede, bir Ogün Kuzu'nun ihbarıyla —ki Ogün Kuzu kim bilmiyoruz biz— yargılanıyorum. Nereden duymuş bunu Ogün Kuzu? Müvekkilinden öğrenmiş. Müvekkili kim? Onu da bilmiyoruz; avukatlık kanunu gereği adını açıklamıyor. Adını açıklayamadığı bir müvekkilinden duyduğu bir iddiayla ben, benim ailem, benim 11 ve 13 yaşındaki çocuklarım bu haberleri okudu. 70 yaşına gelmiş babam bu haberleri okuyor. Şimdi ben bu haberleri yazanlara sesleniyorum: Gerçeği duydunuz, halen daha iddianame çıkmış ve bu iddia içinde yokken bunu haberleştiriyorsunuz. "İBB dosyasının en büyük yolsuzluğu" diyorsunuz, halen haberleştiriyorsunuz. Yani bakın, benim 15.000.000.000'lık tasarrufum bir iftira değildir, soyut beyan değildir. Delilli, ispatlı, mühendislik hesaplarıyla yapılmış; 9 Mart'taki duruşmadan önce de dosyaya hesapları sunulmuştur. Dosyaya sunduk biz bu tasarrufların hesabını. Bunlar Ceyhun'un kendi başına aklından çıkardığı şeyler değil; ekibiyle beraber uydurduğu şeyler değil, iftiralar değil, ondan bundan duyduğu şeyler değil. Şimdi apaçık ortada; burada 14.000.000.000 zarar yok, 15.500.000.000'lık bir tasarruf var burada. Gecesi gündüzüne katılarak oluşturulmuş bir tasarruf var ortada.
Şimdi ben bu saate kaldım, esas savunmamız bu saate kaldı; hep bizim için rutin, biz bilmedik yani hafta sonu nedir bilmedik. Şimdi ikinci iddia efendim; bizdeki isnat o anlattıklarına ilişkin. Başkanım, ben şöyle devam edeyim çünkü bu isnatların hepsi birbirinden telakki edilen isnatlardı ve çok farklıydı. Şimdi diğer isnat: "Pazarlık usulüyle yapılamayacağı." Ben çok kısa, hızlıca ona da cevap vermek isterim. Ek 5; pazarlık usulü ihale gerekçemiz. Bakın, bu tünellerin, bu şaftların etrafında oluşan binalarda bizim jeoteknik ölçüm cihazlarımız var. Yani bütün yer ivmelerini aldık, takipleri cihazlarla yaptık. Benim kendi uzmanlık alanlarımdan bir tanesi de yapı-zemin ilişkisidir. Ya burada risk görüyoruz biz, risk görüyoruz; bakın burada risk görüyoruz. Diğer tarafta; 36 yıllık bir raylı sistem hattının sinyalizasyonunu, az önce söylediğim gibi bir insanı ameliyat ederken, beynini ve kalbini ameliyat ederken "Yürüyeceksin sen" diyorsunuz, "Makinelere bağlı kalmayacaksın." Biz bunun metodolojisini yazmışız.
Şimdi bakıyorum; ülkemizde 2024 yılında 18.328 adet pazarlık usulü ihale yapılmış. Ben iddia ediyorum; bizim ihalemizden gerekçeleri daha yerinde olan başka bir iş yoktur, varsa birkaç tane daha vardır yani. 18.000 küsur tane pazarlık usulü ihale yapılmış; bina tamamlama ihaleleri yapılmış. Ben işletme altında günlük 400.000 yolcu taşınırken elektrifikasyon sistemini bitireceğim ama Ogün Kuzu'nun adını öğrenemediğimiz müvekkili bunu iddia edecek. Üçüncü iddia: "Daha önce metro işi yapmamış firmaları bu ihaleye davet etmişlerdi." Şimdi bunlar bize sorulan sorular, bakın iddianameye konu değil. "Metro işi yapmamıştır" dediklerini açıkladık; Alarko, Özaltın... Bunlar diğer büyükşehir belediyelerinin yaptığı ihalelerde ön yeterlilik almış veyahut Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'nın, diğer raylı sistem işleri yapan idarelerin ihalelerine davet edilen firmalar. Sadece ulusal değil, uluslararası çapta iş yapan firmalar.
Gelelim iddianameye konu eylemlere Başkanım. Burada Ek 15/1’deki dördüncü iddia: "Yaklaşık maliyetin sızdırıldığı, Yapı Merkezi firmasının ihaleyi kazanacağının önden organize edildiği" iddiası. Şimdi burada üç tane dayanak var. Birincisi Ogün Kuzu'nun beyanları. Bu saydığım iftiraları atan şahıs diyor ki: "Bu ihale 22.500.000.000 mertebesinde yaklaşık maliyeti olacak." Kimden duyuyor? Müvekkilinden duyuyor. Ve "İşi Yapı Merkezi firması şu fiyat aralığında alacak" diyor. Bakın, İstanbul’da gerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin gerek herhangi bir idarenin bir raylı sistem projesiyle alakalı —biz ayrıldık, şimdi çalışmıyorum, bütün işleri Bakanlık yapıyor, Bakanlık İstanbul ihalelerine çıkıyor— eğer projesi doğruysa, eğer metrajı doğruysa, eğer ihalede şişirilmiş bir şey yoksa, her şey olağan hazırlandıysa ben 3 günde o işin yaklaşık maliyetini çıkarırım. Yanıma iki tane daha teknik arkadaşım alayım —tek başıma yapamam, iki arkadaşa daha ihtiyacım olur— ben o işin yaklaşık maliyet mertebesini 3 günde çıkarırım. Ogün Kuzu'nun müvekkili madem bunun miktarını biliyor, niye mertebe bildiriyor? Niye bize tam tutarı bildirmiyor?
Valilik İdari Denetim Bürosu bu konuyu incelerken, 12 Eylül 2025 tarihli nihai kararında —Ek 16’da yazıyoruz, bunu ilettik— açık açık yazıyor: "Bu işi yapacak olan firmaların sayıları belli; ihale şartnamelerini aldıklarında işin yaklaşık maliyetinin ne olacağını bilemeyeceklerinin söylenemeyeceği" deniliyor. Ben de söylüyorum; ben de içerisinde bulunmadığım bir işin yaklaşık maliyetini hesaplayabilirim. Bunu bu sektördeki firmaların hepsi hesaplayabilir. İkincisi, Yapı Merkezi firmasının işi alacağı iddiası... Müvekkili nereden duymuş? Gelsinler tanık olsunlar, anlatsınlar biz de öğrenelim; hangi suça iştirak etmişler, suç ortakları kimmiş anlatsınlar biz de öğrenelim yani.
Yaklaşık maliyetin sızdırıldığıyla alakalı bilirkişi şunu da söylüyor; her ne kadar bu ihalede yaklaşık maliyetin sızdırıldığına dair somut bir delil olmamasına rağmen iki tane konudan bahsediyor ve bunlar iddianameye konu ediliyor. Birincisi; "İhaleye katılan isteklilerin teklif tutarlarının yaklaşık maliyete yakın olması" iddiası. Bu bilirkişi 2017'den itibaren 4 tane ihale inceliyor; bu ihalelerin 3'ünde yaklaşık maliyete yakın teklif vardır. Sadece bu ihalede diyor ki: "Yaklaşık maliyete yakın teklif attığı için suçludur." Şimdi bizim ülkemizde 2024 yılında, istisnalarla birlikte 55.000'den fazla ihale yapılmış. Bu ihalelerin her birinde en az bir ya da birkaç tane yaklaşık maliyete yakın teklif görürsünüz. Şimdi yaklaşık maliyete yakın teklif olması eğer bir suç isnadı oluşturacaksa, biz o zaman bütün ihalelerde yüz binlerce suç dosyası mı oluşturacağız?
İnsanlar ihaleye girmeye korkar ya, girmez ya! "Ya ben yaklaşık maliyete yakın bir teklif atarsam ne olur? Tutuklanır mıyım? Suç mu işlerim?" Ya böyle bir isnat olabilir mi ya? Yaklaşık maliyete yakın teklif atmak suç.
E ikincisi, iddia 2: İcmal cetvelinin 11. ve 12. gruplarında yer alan imalat kalemleri için isteklilerin sunduğu tekliflerin, yaklaşık maliyet cetvelinde yer alan tutarların birebir aynı olması. Bakın, diyor ki idare iki tane fiyat belirlemiş. İcmal cetveli dediğimiz bizim işimiz 400 küsur kalemden oluşuyor. Bu işlerin alt pozlarının özet halinde listelerle icmal cetveli vardır. İlk 10 kısımdaki işlerde altında başka pozlar, katsayılar vardır ama 11. ve 12. kalemde herhangi bir poz yoktur. Bizim bilirkişimiz diyor ki: "Bu 11. ve 12. iş kalemlerinde birebir aynı fiyatı atmışlar; idarenin belirlediği fiyatın bu olması yaklaşık maliyetin sızdırıldığını gösterir."
Bakın, bu 11. ve 12. iş kalemlerindeki fiyat; idareler tarafından belirlenip işin ihale eki dokümanlarında yüklenicilerin, idarenin belirlediği fiyatı atmak zorunda olduğu diye tanımladığı işlerdir. Yani bizim bilirkişimiz; firmaların aynı fiyatı atmak zorunda oldukları işe aynı fiyatı attıkları için "Yaklaşık maliyet sızdırılmıştır" diyor. Şimdi bu usul; bakın, 11. ve 12. iş kalemlerindeki faturalı giderler, diğer kurum ve kuruluşlar... Yaklaşık 30 yıldır gerçekleşen bütün ihalelerde bu şekilde gerçekleşmiştir; aynı fiyat atılır. Demek ki bizim bilirkişimiz; yani herhangi bir raylı sistem ihalesinin herhangi bir yerinde bulunmuş —idaresinde, müteahhidinde, müşavirinde bir gün bulunmuş— bir adam bilir bunun aynı olması gerektiğini. Bizim bilirkişimiz, bizim ihalemizin fesadını inceleyen bilirkişimiz, herhangi bir kusuru inceleyen bilirkişimiz bundan haberdar değil.
Geçtim bundan haberdar olmasını, ya olmayabilir. Geçmişte raylı sistem projesinin sağından soluna, kıyısından köşesinden geçmemiş olabilir; geçmediği de çok belli. Bir tek burada değil, her yerde belli. Ama acı olan ne? Ya böyle biri dosyada, böyle büyük bir eylemde, 22.500.000.000'lık bir ihalede ihaleye fesat iddiasını inceleyen bilirkişi ihale dokümanını okumuyor ya! İhale dokümanını okumuyor! Bunun aynı olmak zorunda olduğunu biz bunu şu an burada karar vermedik. İhale dokümanı birim fiyat tarifini okumayan bir bilirkişi mi olur? Madde 5.13 ve 5.14'te açık açık yazıyor: "Bu fiyatlar aynı olmak zorunda." Yani somut delil bulamayan bir kişi, aynı olmak zorunda olan işin aynı fiyatta olduğu için bizi ihaleye fesatla suçluyor. Ve bizim bundan dolayı sevk maddemiz var; Gizlilik İhlali 235/2-b sevk maddemiz var bundan dolayı.
Bir diğer iddiası; biraz önce anlattığım birinci pazarlık usulü ihalede... İptal edilen birinci pazarlık usulü ihaledeki ikinci olan firmanın, yani teklifiyle ikinci olan firmanın iş bitirme belgesi uygun değil diyor. "Siz bu firmanın teklifini geçerli saydınız" diyor. Şimdi ben iş bitirme belgesine bakıyorum, Ek 17 Başkanım. Ek 17’de, sol tarafta Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın düzenlediği iş bitirme belgesi var. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın düzenlediği iş bitirme belgelerinin 8. satırında "uygulanan yapı tekniği" yazar. Uygulanan yapı tekniğinde burada esaslı unsuru bildirir bize; işin belgeye esaslı unsuru nedir? Bu işin esaslı unsuru A/VI Demiryolu İşleri. Biz ihalede ne istiyoruz? A/VI Demiryolu İşleri. Şimdi iptal edilen bir ihalede ikinci olan firmanın, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları tarafından verilmiş A/VI Demiryolu İşleri unsurunu taşıyan iş bitirme belgesini biz geçerli saydığımız için bu ihaleye fesat karıştırmış oluyoruz. Şimdi usul açısından konuya baktığımızda; bununla alakalı onlarca Kamu İhale Kurulu kararı var. Kamu İhale Kurumu diyor ki, idare mahkemesi kararları var, çok net kurul diyor ki: "Bu tarz durumlarda bir sehven hata varsa da işin esasına etkisine bakılır."
Şimdi biz iptal edilen bir ihalenin ikinci olan firmasının belgesinin incelemesinde velev ki bir hata yaptık; bakın hata yok, belgeyi incelemede hata yok. Belgeyi incelemede hata olup olmadığına bu arada biz karar veremeyiz; buna karar verebilecek tek kurum Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’dır. O da nasıl karar verir? Eğer bu iş iptal edilmeseydi ve bu ihale bu firmanın üzerinde kalsaydı; biz bu iş bitirme belgesiyle işimizin idari şartnamesini TCDD'ye yollardık. İdareler arası bu yazışmalar oluyor, biz de bu görüşü veriyoruz; bizden de bu görüş istendiğinde biz de başka kurumlara soruyoruz. Çok rastlanılan bir şeydir. TCDD’ye sorarsınız; dersiniz ki: "Bu adam bana bu idari şartnameye karşılık bu iş bitirme belgesini sundu. Bu iş bitirme belgesi şartlar için uygun mu?" dersiniz. İlgili idare de döner size, "Çekemiyorum" der, bir cevap verir. Uygun değil derse ve o ihale iptal edilmeyip o firmanın üzerine kalsa ve uygunsuz cevabı gelse, o zaman firmanın yasaklılık uygulamasını yaparsınız, teminatına el koyarsınız; firma o riske girmiştir. Bir; iptal edilmiş ihalede esasını etkileyen bir durum yok. İki; belge uygun, belgenin detay sorgulaması yapılacak bir durum oluşmamış. Yani oluşsaydı, biz zaten ihale aşamasında geçseydi bu iş sözleşme aşamasına ve bu iş Duygu Taahhüt firmasına kalsaydı, biz bunu zaten yapardık. Bu detay sorgulamayı zaten yapardık.
Şimdi bir diğer konu, diğer iddia: Dilingo isimli firmanın 1. aşamada elenmeyip 2. turda teklif istenmesi. Bu firmadan teklif istenmesi. Şimdi bize yöneltilen suçlama şu: "Sizin bu firmanın 1. turda teklifini geçersiz saymanız gerekirken, bu firmadan 2. turda teklif istediniz; teklif isteyerek ihaleye fesat karıştırdınız." Şimdi biz bu firmadan 2. tura teklif istemişiz, firma teşekkür etmiş. Teşekkür etmesine rağmen 1. turdaki teklifi geçerli sayılması gerekirken, biz detay kararın yazılması esnasında bunu fark etmişiz. Bakın bunu fark etmişiz ve bu paragrafta bu kadar detaylı bir şekilde yazmışız: "1. turdaki teklifi geçerli değildir." Ne zaman demişiz bunu? 27 Eylül tarihinde demişiz. Ortada bir soruşturma, iddianame, bir şey yok; bakın yazmışız. Kaldı ki yine biraz önce söylediğim Duygu Taahhüt'ten bir farkı yok; iptal edilen ihalede teklifi elenen firmanın 2. turda teklif dahi vermemesi ve 1. turdaki teklifinin ihale sonucunu etkileyememesi... Biz bunu yazarken de bu arada, ben arkadaşlara şunu söyledim o zaman: "Yazın da hatalarını görsünler." Koca koca firmalar teminat mektubu sunmayı bilmiyorlar. Ben bunu Yapı Merkezi - Limak için söyledim, Dilingo - Makimsan - Yazıcı olduğu için söyledim. Koca koca firmalar teminat mektubu sunmayı bilmiyorlar. Esasını etkilemiyor, yazmasak da olur ama yazın utansınlar. Ben bunu söyledim arkadaşlarıma, buna istinaden yazıldı bu ilave paragraf buraya.
E şimdi arkasından şu iddia geliyor; deniliyor ki bize: "Bu ikisinin de işin esasına etkisi olmadı bilinmesine rağmen şöyle bir iddia var; Duygu Taahhüt ve Dilingo isimli firmaların tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılması gerekirken ihaleye girmelerinin sağlanması, elbette ki ihaleyi kazanacak firmanın suç örgütü tarafından ihale yapılmadan önce belirlenmesinden kaynaklıdır. Zira ihaleyi alacak olan firma belli olduğundan, ihaleye birden fazla firmanın katılım sağlanmasının sonucu etkilemeyeceği bilinmektedir." Ya bize diyor ki: "Siz bu ihaleyi aslında bu adamın teminatının olmayacağını veya iş bitirme belgesinin geçerli olmadığını biliyordunuz. Sadece ihalenin de bu adamın üzerinde kalmayacağını da biliyordunuz. O yüzden bu belgelerin eksikliği bir sorun teşkil etmeyecekti; ihale çünkü Yapı Merkezi firmasında kalacaktı, öyle bir anlaşma vardı. Bunu bildiğiniz için bu firmaları ihaleye meşruiyet kazandırmak için girdiniz" diyor.
Şimdi ben, bakın, 6 firma var burada. Davet ettiğimiz 6 firma var. Şimdi ben bu iddiaya sadece tek bir şekilde cevap veriyorum Başkanım, lütfen: Ben bu ihaleyi, bakın bu kağıdı, bu A4'ü katlıyorum sadece. Katlıyorum; Duygu, Dilingo hayatımızdan çıktılar. Çıktılar ya! Birinin iş bitirmesi, birinin teminatı; çıktılar hayatımızdan. Hiçbir şeye konu değiller, esasını etkilemiyorlar ama çıktılar hayatımızdan. Ben bu 4 firmayı davet etseydim —ki birçok ihale örneği vardır; 3 firma davet edilen 21/b pazarlık usulü bizim emsalimiz işler yapan kurumlarda, 4 firma davet edilen, 5 firma davet edilen sayısız iş vardır— asgari şart sağlanır mıydı? Sağlanırdı. Asgari şart sağlanırdı. Şimdi ben bunları da davet ederek ne meşruiyeti kazandırmış oluyorum ekstra? Neyi sağlamış oluyorum? Davet ettim; biri teminat mektubunu yanlış sundu, biri yüksek teklif sundu, alamadı ihaleyi. İhale de iptal edildi nihayetinde.
Şimdi bize ihaleye fesatla yöneltilen suçlamalar bunlar ama en önemlisi 1. pazarlık usulü ihale ve bizim 697.000.000 TL kamuyu zarara uğratmakla iddia edildiğimiz konu: Yapı Merkezi firmasının ihale döneminde SGK borcu olduğu konusu. Şimdi biz 14.000.000.000 TL kamuyu zarara uğratmakla başladığımız süreçte, 14.000.000.000 TL kamuyu zarara uğratmadığımız ortaya çıkınca bu sefer 697.000.000 TL kamuyu zarara uğratmakla suçlanıyoruz. Neye dayanarak? Yapı Merkezi isimli firmanın SGK borcu konusuna. Şimdi ben o kadar çok bilirkişi raporlarında bu konuda yazılar, sayfalar var ki; ya o kadar çok sayfalar var ki, hiçbir şey anlatmayalım. Hiçbir şey isnat edemeyen, hiçbir yere bağlanamayan ve en garibi şudur: Bakın, bu biraz önce saydığım konularla alakalı ve bu konuyla alakalı bu ülkede bugüne kadar yüz binlerce, belki 1.000.000 adet ihale yapıldı. Bu ihalelerle alakalı yüz binlerce karar alındı. Bir tane emsal karar yok; bu iddialarla alakalı bir tane emsal karar dayanmaz mı? Birazdan ben bizim emsal kararlarımızı ve bu davayla alakalı, bu eylemle alakalı mahkeme kararını sunacağım.
E şimdi diyor ki bize raporlar: "SGK borcu olan firmayı..." Önce buradan başlıyor: "SGK borcu olan firma ihaleye davet edildi. Yani ihale yeterliliği olmayan bir firmanın ihaleye katılımı sağlandı." Kimin SGK borcu var? Şimdi Ek 19/1’de bakın, çok detaylı anlatmaya çalıştım. Şimdi bizim idarelerin, ihalelerden önce firmaların ihaleye katılmaya yeterli olup olmadığını nereden bileceğiz? Ya bir kere yani sistemle alakalı iddiaların dayandığı durumda da zaten bir problem var ama biz nereden bileceğiz? Bir firmanın ihaleye katılabilmesi için, yeterli şartları sağlaması için 20'ye yakın kriter var. Ekonomik kriterler, teknik kriterler... Ya örneğin bakın birkaç tanesi; bir tane kriter: "Dönen varlıkların kısa vadeli borçlara oranı 0.73 olmalı" diyor. Mali yapısı: "Öz kaynakların toplam aktif oranı 0.15 olmalı." Şimdi; "SGK borcu olmamalı", "Vergi borcu olmamalı", "İş bitirme belgesi şöyle olmalı" gibi kriterler var. Ya biz bunları nereden bilebiliriz? Biz ancak ihale döneminde kamuya açık kaynaklardan bakarız; bu firmalar başka ihaleye girmiş mi veya geçmişte ne tarz işler bitirmişler. Biz firmayı davet ederiz; aynı Alarko'nun, Özaltın'ın yaptığı gibi teşekkür edebilirler o esnada ihaleye katılma uygunlukları yok ise.
Şimdi biz şunu mu yapacağız yani? Telefonu kaldırıp ihaleye davet edeceğimiz firmaya, "Ya Duygu İnşaat, senin öz kaynak oranının toplam aktife oranı 0.15'e uyuyor mu? Seni bir ihaleye davet etmeyi düşünüyorum" mu diye soracağız? Arayıp ben şeyi mi soracağım? "Kısa vadeli banka borçlarının öz kaynak oranı senin 0.50'den küçük mü?" Veya Yapı Merkezi'ni arayıp, "Yapı Merkezi, seni bir ihaleye davet edeceğim ama SGK borcun var mı? Nedir durumun?" diye sormam mı gerekiyor? E şimdi kaldı ki bakın; Avrasya Tüneli, Çanakkale Köprüsü gibi projeleri gerçekleştirmiş bir firmadan bahsediyoruz. Her yıl düzenli olarak ödül alıyor Cumhurbaşkanlığı'ndan. Ben en son 1.5 ay önce gazetede gördüm fotoğrafı; nezarette gördüm, 8.5 ay sonra gazetede ödül alıyordu. Şimdi bu adamın SGK borcu olduğu benim aklıma nereden gelecek ya? "Ya bu adamın SGK borcu olabilir, ihaleye çağırmayalım. Bugüne kadar yurt içi, yurt dışı 10.000.000.000 dolara yakın proje bitirmiş ama çağırmayalım bunu."
Bize diyor ki ikinci iddiada: "Ya madem ki bu firmanın SGK borcu olabileceği aklınıza gelmedi —bunu kastediyor— size verilen dilekçeler var diyor. Dosyanızda dilekçeler var diyor. İhale döneminde size dilekçeler gelmiş, bu adamın SGK borcu olduğunu söylüyor; niye dikkate almadınız?" Şimdi bizim ihale dokümanlarını okumayan bilirkişimiz ihale dosyasını da okumuyor. Hani ihale dokümanı okumuyor, ihale dosyası okuyor; 22.500.000.000'lık ihalenin bilirkişi raporunu yazıyor. E ne diyor? "Niye incelemediniz?" diyor, "Dosyada bu evraklar var." Şimdi biz paranoyak olduk. Dosyayı ben söylüyorum arkadaşlarıma, haber yolluyorum; diyorum ki: "Ya şu dosyaya bakın, böyle bir dilekçe var mı?" 50 kere baktılar; yok! Yok yani; ne bizim ihaleyi yaptığımız 26 Eylül tarihinde ne 7 Ekim tarihinde böyle bir şey yok.
E şimdi üçüncü iddia: "SGK borcu olup olmadığını teklif aşamasında sorgulamalıydınız" diyor. Şimdi anlattım ben size bakın; Ek 8, Ek 9'da anlattım. Teklif değerlendirme aşamasında beyanlar geçerlidir, sözleşmeye davet aşamasında belgelendirme yapılır. Ve bize şunu söylüyor bilirkişi: "Bu diyor bürokratik kolaylıktır, bu size bürokratik kolaylık sağlar; bunu yapmalısınız. Yapmazsanız SGK borcu olan firmalar da ihalelere girebilir" diyor. Kanunla kanun öğretiyor yani, kanunla kanun öğretiyor. E şimdi bir de "Nereden sorgulayabilirdiniz?" diyor; "e-borç sorgulama ekranlarından sorgulayabilirdiniz" diyor. Şimdi e-borç sorgulama ekranları Başkanım..."
MAHKEME BAŞKANINDAN AVŞAR'A SORU
Mahkeme başkanı, Ceyhun Avşar'a soru yöneltti.
İşte mahkeme başkanının soruları ve Avşar'ın verdiği yanıtlar:
Mahkeme Başkanı: Normalde pek bölmem ama hani sadece bir konu teknik olduğu için araya gireyim, bize de orayı aydınlat diye söylüyorum... Şimdi burada aslında 697.000.000 TL kamu zararına sebebiyet vermekten kasıt olarak şu husus herhalde şey yapılıyor; bu 4734 sayılı yasanın 10. maddesi 4-c bendi. SGK borçsuzluk şartımız var dedik değil mi? Tabii. Şimdi siz diyorsunuz ki: "Baştan bunun bizim anlama, araştırma gibi bir yükümlülüğümüz yok." İdarenin, daha doğrusu bunu araştırma yükümlülüğü yok.
Ceyhun Avşar: Başkanım devamı da var. Devamında bütün aşamaları var. Bütün aşamaları var. Yani çünkü firmanın SGK borcu yok, bunu ben demiyorum, SGK diyor.
Mahkeme Başkanı: Tamam, yok orada şeyi soracağım ben. Bu şimdi 4734 10. maddenin son fıkrasında; şimdi taahhüt altına alınan, istekli tarafından taahhüt altına alınan durumun belgelere sözleşme imzalanmadan önce verilmemesi halinde... Bu durumda olanlar ihale dışı bırakılarak geçici teminatları gelir kaydedilir… Şimdi tam o aşamada diyor ki iddianamede de, tam orada da diyor; "O esnada 7 Ekim'de bir karar alınıyor. Bu irade olarak kaydedilmeksizin başka bir sebeple ihalenin iptali yapılıp 697.000.000 TL kamu zararına sebebiyet veriliyor" diyor.
Ceyhun Avşar: Oraya geleceğim. Birebir onları anlatacağım tabii. Şimdi üçüncüsü; "SGK borcu sorgulanmalıydı" diyor. Orada daha farklı bir şey söylüyor, ben onu da açacağım yani. Size gittiğinizde ilave bir iddia daha ekleyeceğim: "SGK borcu olup olmadığı teklif aşamasında sorgulanmalıydı." Biraz önce anlattım; biz sözleşme daveti yapmıyoruz orada Sayın Başkanım. Orada dikkat edilmesi gereken husus; sözleşmeye davet aşamasına geçen işlerde belge ibrazı istersiniz. Artık onun geri dönüşü yoktur. Sözleşmeye davet yapıyorsanız, belgeleri eksiksiz sunarsa sözleşme imzalanır. Bir tane bile evrak eksik olursa teminatına el koyulur, ihale yasaklısı yapılır. Sadece teminata el koyulmaz; aynı zamanda 2 yıl yani. Şimdi biz o tarihte, e böyle bir firmanın SGK borcu konusu zaten hiç gündemimizin hiçbir yerinde yok ihale iptal sürecini değerlendirirken. Biz ihale iptal süreciyle hareket ettik, az önce anlattım; yani ben gelen fiyat, gelen fiyat beni memnun etmiyor bu fiyat. Ben daha fazla indirim alabileceğimi düşünüyorum. Risk, büyük bir risk bu ve bu riske giriyorum; sonucunda da 641.000.000 lira ilave fayda oluşuyor. Apaçık ortada. E şimdi burada... Ve diyor ki: "Sen bunu sorgulamalıydın." Ya öyle bir sistem yok o tarihte! 2025'in Ağustos ayında kurulmuş olan bir e-borç sorgulama ekranı için bizim bilirkişimiz diyor ki: "Sen 2024 yılının Eylül ayında yaptığın ihalede bunu niye sorgulamadın?" diyor. "Bürokratik kolaylığının olması sana bunu sorgulama anlamı taşımaz" diyor. Bize kanun öğretiyor.
Ceyhun Avşar, konuya ilişkin şunları anlattı:
"Ya tamam bakın; bu firmanın SGK borcu olabileceği aklıma geldi, şüphelendik. Bir ihbar yok ama şüphelendik ya! Her ne kadar ödül de alsa bu, her ne kadar Avrasya Tüneli'nden, Çanakkale Köprüsü'nden 2026 yılında 20.000.000.000 lira para alacak —garanti para— ona rağmen borcu olabilir. Olabilir değil mi? Olabilir. Sorgulayalım. Kime soracağız? SGK borcu... Bir SGK borcu kime sorulur? Bakın lütfen yanlış anlamayın; ben aylardır bu soruyu soruyorum herkese. Herkese. SGK borcu kime sorulur? Kim karar verir? Bir firmanın SGK borcu olmadığına kim karar verir? SGK karar verir! Apaçık. Ama ben bunu soruyorum herkese. Niye soruyorum? Firma —bunu da dosyadan görüyoruz soruşturma aşamasında, gözaltı aşamasında hatta— SGK'dan o tarihte, ihale tarihinde kesinleşmiş SGK borcu olmadığına dair bir belge sunuyor savcılığa. Bu belgeyi sunduktan bir süre sonra da tahliye oluyor; bir hafta sonra tutuklandık, firmanın 3 sahibi bir süre sonra tahliye oldular. Tek tutuklu ben kaldım. Şimdi devamında biz SGK'ya bunu sorduk. SGK sunuyor firma; savcılık firmanın bağlı olduğu Kadıköy Sosyal Güvenlik Merkezi'nden tekrar görüş istiyor. Kadıköy Sosyal Güvenlik Merkezi cevaben; bütün Türkiye'deki online sistemlerden çektiği veriyle, bağlı olduğu SGK bu olduğu için "O tarihte de SGK borcu yoktur" diye bir yazı yolluyor. Bakın bununla da yetinilmiyor; 81 ilin SGK'sına yazılıyor. "Kadıköy SGM'de hatalı bir şey vermiş olabilir" diye 81 ile de soruluyor. 81 ilden cevap geliyor: "İhale tarihinde kesinleşmiş bir SGK borcu yoktu."
Şimdi SGK'nın "SGK borcu yoktur" dediği bir yerde bizim bilirkişimiz, bizim bilirkişimiz farklı bir şey ortaya atıyor bu sefer. SGK, "SGK borcu yoktur" dese de, o diyor ki: "Ben SGK'nın yönetmeliklerini inceledim." Ek 19/2, Başkanım; buradaki tablo kritik, önemli konunun anlaşılabilmesi için. Ek 19/2; Sayın Savcım sizlere de sunduk bunu, 19/32’de burada bir kronoloji var: 20 Eylül 2024: Yapı Merkezi firmasının SGK yapılandırma tarihi (bunlar dosyada gördüğümüz belgeler). 26 Eylül 2024: Pazarlık usulü ihale tarihi. 27 Eylül 2024: İhale onay tarihi. 2 Ekim 2024: Ön mali kontrol onay tarihi. 7 Ekim 2024: İhale iptal tarihi. Şimdi bize diyor ki iddia: "Siz 7 Ekim 2024 tarihinde ihaleyi iptal etmeyip firmayı sözleşmeye davet etseydiniz, firma 'SGK borcu yoktur' yazısı alamayacaktı. Çünkü SGK'nın iç içtihatine ve işleyişine göre SGK yapılandırma borcunun kesinleşebilmesi için SGK Yönetim Kurulu'nun onayı gerekir." diyor. Bu yüzden bu firma... Bakın bir yere dayandırıyor; en sonunda bir yere dayandırıyor: "Firma, siz ihaleyi iptal etmeyip şayet davet etseydiniz bu firma sözleşme imzalayamazdı." diyor.
Ve bununla alakalı da yine iddianamede bir paragraf var, onu da okumak istiyorum müsaadenizle: "Pazarlık usulüyle ihalede önce ihaleye katılan firmalar belirlenmekte, akabinde 1. ve 2. turda ayrı ayrı firmalardan teklifler alınmakta. Rekabet şartlarının oluşmadığının düşünülmesi halinde ihale iptalinin bu aşamada gerçekleşmesi mümkün iken..." Sözleşme aşamasına geçildiğinde; bakın diyor ki: "Rekabetin oluşmadığını o arada da görebilirdin." diyor. "Ertesi gün karar imzalarken görebilirdin." diyor. "Yani bu riski alabilirdin." diyor yani. "Niye almadın?" diyor, "O gün alsaydın bu riski." diyor. Ya kolay mı bu riski almak ya? Benim için en kolayı neydi? "İmzala geç Ceyhun ya, imzala geç. Sen hangi tasarrufun peşinde koşuyorsun? Her gün her gün, her ay ne icatlar çıkarıyorsun? İmzala geç!" Ama diyor ki: "Yok, sen imzalasaydın firmanın SGK Yönetim Kurulu onaylamayacaktı." Ve devamında diyor ki: "Firmanın SGK borcunu öğrendiniz." Bakın orada yönetim kurulu o... Bize raporda diyor ki: "Siz 7'sinde iptal etmeyip sözleşmeye davet etseydiniz 10 gün içinde evrakları getiremezdi. Yani 17'sine kadar evrakları tamamlayamazdı çünkü 24'ünde yönetim kurulu onayladı." diyor. Burada da başka bir şey diyor:
"Siz diyor SGK borcunun olduğunu öğrendiniz. Şayet SGK borcunun öğrenildiği zaman yapılan ihalenin Ekrem İmamoğlu liderliğinde kurulan suç örgütünün kurumsal bir işleyişi olduğunu ve suç örgütünün talimatıyla ihalenin iptal edildiğini ortaya koyardık. Çünkü firmanın borcu vardı. Çünkü bu durumda yapılan rüşvet anlaşması da ben tahmin ediyorum İmamoğlu'nun suç örgütü tarafından menfaat elde edilemeyeceği gibi rüşvet anlaşmasına dahil olan firmaların da bu işte zarar görmesi sağlanırdı. Bu da kurguyu ifşa ederdi." diyor. Neye istinaden bütün bu kurgular, bütün bu iddialar oluşuyor? Firmanın bir SGK borcu var, bu borcu da borçsuzluk belgesi getiremeyecekti. Niye? 10 günlük süreyi dolduramazdı çünkü 24'ünde yönetim kurulu onayı vardı. Gördük mü? Şimdi bakın; biz 7'sinde ihaleyi iptal etmeyip Yapı Merkezi firmasını sözleşmeye davet etseydik, aynı gün değil 8'inde —8'i Salı— Yapı Merkezi SGK'ya gitti. Dedi ki: "Ben 20'sinde 75.000.000'luk borcumun ilk taksiti olan 7.500.000 TL'yi ödedim. 67.500.000 TL borcumu yapılandırdım. Bir ihaleye girdim, borçsuzluk yazısına ihtiyacım var. Bana borçsuzluk yazısı verir misiniz?" SGK'daki SGK memuru dedi ki: "Veremeyiz."
Dedi ki: "SGK'nın iç işleyişine göre haftalık toplanır yönetim kurulları ve bu tarz ihaleli durumlarda öncelik tanınır evraklara, firmalara; firmaların mağdur olmaması için öncelik tanınır." Hayır diyor bakın, hayır diyor. Ona da hayır diyor bakın, onu da yok diyor. "E haftaya ver?" "Haftaya da yok, haftaya da olmaz." "Niye?" "24'ünde vereceğiz sana." "Niye?" "İleride böyle bir suç gelecek, bu yüzden 24'ünde vereceğiz." Tamam, ver 24'ünde. E şimdi o durumda ben soruyorum ya; diyelim ki her şey bilirkişinin dediği gibi olsun ve bunun iddia edildiği gibi olsun. O durumda 67.500.000 TL yapılandırma borcu kalan firma, kaderine razı olup 697.000.000 TL teminat mektubunu yakacak mıydı? 67.500.000 TL borç için? 2 yıl ihale yasaklısı olmasını kabul edecek miydi? Bakın, ben kanunda sorgulama yükümlülüğüm yok mu? "Yoku" geçtim. Hani "SGK'nın borcu yok" yazısını geçtim. Hani "firmanın borcu olabilir mi?" bilmem ne, yok geçtim. Ya her şey bilirkişinin dediği gibi olduğu durumda yani; "olağan akışı" diyorlar ya, olağan akışı, olağan olmayan akışı nereden akıyorsa aksın... Bakın nereden akıyorsa aksın, cevabını veriyorum. Çünkü bana 697.000.000 TL kamuyu zarara uğratma suçlaması atılıyor. 697.000.000 TL! Ben buna nereden akıyorsa aksın cevap vermek zorundayım. 697.000.000 TL! Birazdan anlatacağım; görevim boyunca neler yapmışım? 15.500.000.000 TL bu ihalede tasarruf oluşturmuşum. 14.000.000.000 TL iftira atıyorsun, tutmuyor; dönüyorsun 697.000.000 TL'ye düşürüyorsun. Niye? Bundan dolayı. Neymiş?
Ben soruyorum; şimdi o gün 8'inde eğer yapılandırma onayının 24'ünde olacağını öğrenen firma, 67.500.000 TL'yi ödeyerek —ilk yapılandırma başvuru tarihi olduğu 20'sinde, 20 Eylül'de— borçsuzluğu kanıtlanıyor mu? Kanıtlanmıyor mu? Kanıtlanıyor. Alabiliyor muyuz? Alabiliyor. E bu durumda soruyorum ben; ya bu adam kaderine razı olacak ya da ben soruyorum: 67.500.000 TL ödemeyerek 697.000.000 TL teminat mektubunu yakacak mıydı bu firma? Sadece Yapı Merkezi değil; AKM, KCT, 3 firma. O da 67.500.000 TL... Bu adamlar 697.000.000 TL ödemeyerek bir de 22.400.000.000'lık sözde rüşvet anlaşması yaptığı işten vazgeçiyor 67.500.000 TL karşılığında ve 2 yıl ihale yasaklısı olmayı kabul ediyor. 2 yıl! Bakın, 67.500.000 için 697.000.000 TL'yi yakmayı kabul ettiğini düşünelim ya!"
18.06 | AVUKATLARDAN MURAT KELEŞ'E SORU
Adem Başer Müdafii Avukat Selcan Akar: Sayın Murat Keleş'e bir sorum olacaktı. Müvekkilim Adem Başer'i tanıyor musunuz? Burada gösterebilir misiniz?
Murat Keleş: Hayır tanımıyorum. Burada da tanışmadım açıkça.
Avukat Selcan Akar: Teşekkür ederim. Efendim, bu soruyu şu an sadece aralarında bir tanışıklık, hatta bir karşılaşma dahi olmadığını ortaya koymak için sordum. Çünkü atfedilen eylemde bu hususu sanığa tasdik ettirmemiz gerekiyordu. Bu konuyu önümüzdeki hafta zaten tutukluluğa ilişkin beyanlarımızı vermek için bize fırsat tanıyacağınızı söylediniz; orada zaten açıklıkla ve uzun uzun dile getireceğiz. Ama sadece kısa bir şey anlatmak istiyorum, vaktinizi çok almadan. İddianamenin içerisine 59. eyleme dayanak olarak gösterilen olayda; açık açık Murat Keleş ve Zafer Keleş'ten para taşıdığı veya onlara para taşıdığı söyleniyor ama görüldüğü üzere herhangi bir tanışıklık zaten mevcut değil. Bunu savunmamızda belirteceğiz zaten. Önemli değil ama isterseniz zapta geçsin; müvekkilimi tanımadığını beyan etti.
AVUKAT İLE MAHKEME BAŞKANI ARASINDAKİ DİYALOG
Mahkeme Başkanı: Avukat Hanım, sizin de savunmanızda taleplerle ilgili zabıt noktasında; biz henüz celse kapatmadığımız için, sadece SEGBİS kayıtlarımızı zaten görebileceğiz, onu da herhalde bu ara yüklemek üzereyiz, bitmiş herhalde. Biraz geriden geliyoruz. Monitör konusunu şöyle; yani salonun teknik imkanını bilmiyorum, imkan var mı yok mu soracağım. Daha önce herhalde her şeyin…
Avukat Kazak: Zaptı görebiliriz (ekrandan) Başkanım.
Mahkeme Başkanı: Ayrı yapabiliyor muyuz? Tamam, birinde zaptımız açık olsun sürekli, öyle yapalım. Öyle çözelim en azından. 4.600 günü savunmanızda 2 kere tekrarladınız. Daha önce de Sayın Ali Sukas da savunmasının girişinde o 4.600 günden bahsetmişti. Bunu zaten avukatlarımız biliyordu, ben sanıklar aydınlansın diye söyleyeyim: Bu, UYAP’ın otomatik belirlediği bir süre. Şu an bir alt salonda görülen bir davada mesela 5.200 gün yazıyor. Yani bu, bizim belirlediğimiz ve yargılamayı yapmayı öngördüğümüz bir süre değil. Katip arkadaşlar sistemden onayı ve tensibi yaptıklarında otomatik çıkıyor zaten; bizim müdahale edebileceğimiz bir şey değil. En makul süreyi sistem belirliyor mecburen. Ona şöyle bir haftaya kadar bir çözüm bulalım, ben bulacağım.
Yine o eylem eylem ilerleme şeklini biz de duruşma öncesinde düşündük ama orada maalesef kanun bu anlamda bizim için çok çözümleyici olamıyor. Eylem eylem ilerleyelim düşüncesinde sorun yaşıyoruz; aynı eylemin içinde hem tutuklu hem tutuksuz sanık var. Sizin müvekkil 138 nolu eylemden sorumlu; ona sıranın gelmesi ve tutukluluğunun değerlendirilmesi ne kadar zamanı bulur? Öyle bir durumda sırayı beklemek gerekir. 400 kişiyi öyle değerlendirmek gerekir. Şu an 12. güne geldik, 13. sıradayız; hani oradan öngörebilirsiniz. Keşke imkan olsa da onu yapabilsek ama maalesef toplu dosyalarda tutukluluğu sağlıklı değerlendirebilmek için en uygun sistem bu şekilde. Yine bu salon konusuna girmeyeceğim. Çağlayan’daki en büyük salonumuz anca 40 kişi alabildiği için…
Avukat: Derdimiz neden burada olduğumuzu anlatmak. Yoksa haklısınız o konuda.
Mahkeme Başkanı: Şöyle, biz zaten sıralamaya göre, o hafta için savunmasını almayı planladığımız sanıkların sorumlu oldukları eylemlerin klasörlerini buraya getiriyoruz. Onun dışındaki tüm dosyamızın tamamı Çağlayan’daki mahkeme kalemimizde. Fiziki dosyayı incelemek isteyenler için orada görevli arkadaşlarımız var, yardımcı olurlar. Burada fiziki dosya için yeterli alanımız yok zaten, oradan inceleyebilirsiniz.
16.30 | DURUŞMAYA ARA VERİLDİ
Murat Keleş'in avukatının savunmasının alınması ile duruşmaya 1 saat ara verildi.
14.45 | FATİH KELEŞ'İN YEĞENİ MURAT KELEŞ KÜRSÜDE
Murat Çalık'ın avukatlarının savunmasını yapmasının ardından duruşmada en son savunma yapacak kişi olan Fatih Keleş'in tutuklu yeğeni Murat Keleş savunmasını yapmak üzere kürsüye geldi. Keleş'in ilk sözleri şu şekilde oldu:
"Şu an karşınızda aynı aileden 4 kişi 4 erkek tutuklu bulunarak ailemin eşimin yalnız bırakıldığının vicdanları yaraladığını belirtmek istiyorum."
SAVCI MURAT KELEŞ'E"SENİN BİR SUÇUN YOK" DEMİŞ
Murat Keleş, savunmasını yaparken tutuklanmadan önce savcı ile aralarında geçen diyaloğu anlattı. Keleş, ifadesini alan savcının kendisine, "Senin bir suçun yok, belli ki bir şeyden haberin yok" dediğini anlattı:
"İLK DEFA GERÇEK SÖZ HAKKI VERİLDİĞİ MAHKEMEDEYİM"
Sayın Başkan, Sayın Heyet; öncelikle ailem başta olmak üzere sürecin başından beri bizi yalnız bırakmayan herkese çok teşekkür ederiz. 23 Mart 2025 tarihinde amcam Fatih Keleş, daha sonra 20 Mayıs 2025 tarihinde babam Zafer Keleş, sonrasında da 19-20 Haziran'da kuzenim Mustafa Keleş ve ben tutuklandık. Şu an karşınızda bu sıralarda aynı aileden 4 kişi ve 4 erkek tutuklu bulunduğumuzu belirterek; ailemizin kadınları olan eşim, kızım, annem, yengem ve yengemin kızı Zeynep'in yalnız kalmış ve yalnız bırakılmış olmalarının vicdanları yaraladığını düşünmekteyim. 9 aylık SEGBİS sürecinde, aylık tutuk incelemelerinde her ne kadar SEGBİS'le hakimliklere bağlanmış olsak da doğru düzgün söz hakkı verilmemesi ve dosya üzerinden bir inceleme yapılmaması nedeniyle ilk defa gerçek söz hakkının verildiği gerçek bir mahkeme ve hakim görüyorum.
19 Haziran 2025 tarihinde ifade vermek için telefon ile aranarak İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’ne davet edildim. Vakit kaybetmeden hızlı bir şekilde Vatan Caddesi'ndeki İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Mali Şube'ye ulaştım. Burada kısa bir süre bekledikten sonra, kuzenim Mustafa'nın da gelmesiyle büyük bir şaşkınlık yaşadım. Yine onu da telefonla aramışlar ve ifadeye çağırdıklarını öğrendim. Burada bir süre bekletildikten sonra polis arkadaşlar savcılığın talimatını değiştirdiği bilgisini vererek gözaltına alındığımızı ve ertesi gün Savcı Bey'in doğrudan kendisinin ifademizi alacağını söyleyerek gözaltına alındık. Tabii gözaltına alındıktan sonra nezarete indirildik. Kuzenim benden 10 yaş küçük; haliyle Vatan Emniyet ve biliyorsunuz meşhur korkunç bir ortam. Karanlık, tuhaf tuhaf kişiler. Kuzenim Mustafa'nın yanında olmak istedim, ona moral vermeye çalışıyorum. Polis arkadaşlar burada da talimat olduğunu söyleyerek onu ayrı bir hücreye, nezarette yine arka tarafta ayrı bir hücreye koydular. Burada 2 kişinin yatabileceği bir alanda yanında yabancı bir vatandaş, Türkçe bilmeyen, cinayetten gözaltına alınmış yabancı bir vatandaşla geceyi geçirdim.
"SAVCI SENİN BİR SUÇUN YOK DEDİ"
Ertesi gün savcılığa götürüldük. Savcılık aşamasında ifade boyunca soruların odağında özellikle amcam Fatih Keleş vardı. Savcılığa çağrılma nedenim sanki yalnızca onun hakkında konuşmak için çağrılmışım gibiydi. Şunu belirtmek isterim ki ben bugüne kadar hiçbir mahkemeye çıkmadım, savcı hakim görmedim. Hatta emniyete bile gidip sokakta biriyle tartışıp birinden şikayetçi olmuşluğum ya da birinin benden şikayetçi olmuşluğu yok. Dolayısıyla ortamlara biraz yabancıyız, o yüzden heyecanımı da mazur görün. Dediğim gibi ifadem sırasında şahsımla ilgili somut hiçbir suçlama yöneltilmediği gibi sanki amcam aleyhine tanıklık yapayım diye çağrılmış biriydim. Savcı Bey ifadenin sonlarına doğru "Senin bir suçun yok, belli ki bir şeyden haberin yok" demesi üzerine; gözaltına alınma ve tutuklanma sebebimin amcam hakkında bir şeyler söylemem istenmesi olduğunu düşünüyorum. Dışarıda söylenenler yeterli görülmemiş gibi aile içinden birinin de amcam hakkında olumsuz ifadeler vermesinin beklendiğini düşündüm.
BABAM VE AMCAMIN YASA DIŞI HİÇBİR EYLEMİNE TANIK OLMADIM"
Daha sonra savcılıktan tutuklanma talebiyle hakimliğe sevk edildik ve tutuklandık. Burada ilginç olan şudur ki bizi tutuklayan hakimin tutuklanma kararında yazdığı "kaçma ve delil karartma şüphesi"ne oldukça şaşırdım. İtiraz da ettim edebildiğim kadar; çünkü amcam 19 Mart'ta gözaltına alındı, ben 19 Mart'ta İBB'de işe gittim. 23 Mart'ta tutuklandı, ben 24 Mart'ta yine işe gittim. Daha sonra 20 Mayıs'ta babam tutuklandı, ben yine ertesi gün işe gittim. Yani hiçbir şeyden tedirgin olmadığım için, yaptığım bir şey de olmadığı için ben işe gidip gelmeye devam ettim. Ama oraya kaçma ve delil karartma şüphesi yazıldı. Amcam ya da babam tutuklandıktan sonra da ne bir çaba sarf ettim biriyle görüşmek için, ne de herhangi bir çabam oldu. Dediğim gibi yasa dışı hiçbir eyleme karışmadım. Amcam Fatih Keleş, babam Zafer Keleş ya da kuzenim Mustafa Keleş'in de yasa dışı bir eylem içinde bulunduklarına hiç şahit olmadım. Kendilerini yakından tanıyan biri olarak da iddia edildiği gibi suçların içinde olduklarına inanmıyorum.
Sayın Başkan, Sayın Heyet; lisans eğitimimi İngilizce İşletme Bölümü'nde tamamladım. Eğitim hayatım sonrasında inşaat ve otomotiv sektörü gibi pek çok alanda çalıştım. Bu alanlarda devletin önemli birimleri olan Cumhurbaşkanlığı motorize birimleri, Ankara Jandarma Genel Komutanlığı ve bakanlıklara yakın motorize ekipleriyle birebir çalışmışlığım vardır. 2020 yılı itibariyle kızımın doğması ve yoğun mesai programım nedeniyle yeni bir iş arayışına giriştim. Bu süreçte birçok yere başvuru yaptım. Bu iş başvurularından biri de Kariyer İBB üzerinden yaptığım başvuruydu. Katıldığım mülakatlar sonrası 2020 yılından beri İBB nezdinde tercüman olarak çalışmaktayım. Hizmet sürem boyunca kardeş şehirler ve belediye etkinliklerinde tercüme işleri yaptık. İşe başladığım zamanın pandemiye denk gelmesi sebebiyle kamu kurumlarında alınan önlemler kapsamında pandemi boyunca çoğunlukla uzaktan çalıştım. Bazı zamanlarda ise Bakırköy'ün ek hizmet binasında bulunan toplu ofislerin olduğu alanlarda çalıştık. Bu ofisler tek bir kişiye tahsisli olmayıp birden fazla kişinin çalışması için oluşturulan ortak kullanıma dayalı, kurumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanmış çalışma alanlarıdır.
Amcam Fatih Keleş ile Bakırköy ek hizmet binası veya belediyeye bağlı farklı binalarda karşılaşıyoruz. Bazen de aynı binada ya da aynı yerde olduğumuzu biliyorsak kendisini ziyaret amaçlı yanına giderdim. Ancak bu görevi yerine getirirken maçlar, kulüp toplantıları, kamuya açık etkinlikler ve olimpiyatlara katıldığında masa başında pek vakit geçirmezdi. Amcamın İBB Spor Kulübü Başkanı olması nedeniyle; uluslararası spor müsabakaları, olimpiyat organizasyonları, yabancı dilde yapılan temaslar, yurt dışına gerçekleştirilecek etkinlikler kapsamında hazırlanan metinlerin tercümesi konusunda, yabancı dilde yapılan yazışmaların hazırlanmasıyla ilgili iletişim süreçlerinde, kendi işimi aksatmayacak şekilde zaman zaman amcama yardımcı oldum. Neticede kendisi amcamdı, yeğeni olarak kendisine belediyenin resmi işleri bağlamında destek oldum.
"BIRAKIN SUÇ ÖRGÜTÜNÜ, TAKIM BİLE TUTMUYORUM"
Savcılık ifademde de "Dönem dönem amcamın yanındaydım, asistanlık yaptım" beyanımdaki kastım da budur. Ancak ifademde detaylandırılmamış ve özet olarak yazılmış. Resmi başvuru ve resmi mülakatlar sonrası işe alındığım İBB’deki resmiyetle yapılması gereken iş ve görüşmeler yapıldığı için örgüt üyeliğinden cezalandırılmam isteniyor. Bırakalım suç örgütünü, hayatımda hiçbir siyasi partiye ya da derneğe üyeliğim dahi olmamıştır. Bir futbol takımı bile tutmuyorum Sayın Başkanım. Bir de iddianamede örgüt üyesi olduğu iddia edilen kısım yazılırken, sanki suçmuş gibi amcamın Fatih Keleş olduğu, babamın Zafer Keleş olduğu yazılmış.
"İDDİANAMEDE FATİH'İN YEĞENİ, ZAFER'İN OĞLU DİYE BAŞLAMIŞLAR"
Aile bağlarımız sanki örgütsel bir bağ gibi gösterilmiş. Hatta benimle ilgili kısmı yazmaya başlarken "Fatih’in yeğeni, Zafer’in oğlu" diye başlamışlar. Yine babam ve amcamla telefonla konuşmuş olmayı örgütsel faaliyetler kapsamında haberleşiyormuşuz gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Babamın babam olması, amcamın amcam olması suça delil yapılmış. Ben Fatih Keleş’in yeğeni, Zafer Keleş’in oğlu olduğum için tutuklanmışım diye anlıyorum bu iddianamede. Bunu kabul etmek mümkün değil.
Bırakalım böyle bir ilişkiyi, amcamla normal bir aile ilişkisine göre görüşmelerim sınırlıdır. Ben amcamı her zaman takip eden, takip etmesi gereken, sürekli onunla olan biri değilim. Belediyenin resmi dairelerinde zaman zaman denk geldiğimde, mesleğim dahilinde yardımcı olabildiğim kadar kendisine yardımcı olan biriyim. Amcamla benim öyle dışarıda kafede, restoranda, pastanede buluşmuşluğum bile yoktur Sayın Başkanım. Hiçbir belediye bürokratıyla ya da hiçbir iş adamıyla İBB’nin işleri ya da bu işlerin kanundan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri bağlamı dışında buluşmadım, görüşmedim, konuşmadım. Kişisel olarak da bir yakınlığım yoktur. İddianamenin 6. bölümünde amcam ve babamla beraber bazı kişilerle telefon irtibatım olduğu söylenmişti. Sayılmış isimlerin bir kısmını bırakın hatırlayıp hatırlamamayı, fiziken görsem dahi tanımazdım. İsmine de bakınca "Bu kimdi?" diye hatırlayamadığım kişiler bile var. Listede belediye başkanı özel kalem çalışanları ve belediye çalışanları var. Ancak iddia edilen telefon irtibatlarının HTS mi, baz mı olduğu, yakınlığım ya da bu irtibatların sayısı ve saati dahi belirtilmemiş. Bu kişilerle yaptığım görüşmeleri hatırlamamakla birlikte, varsa dahi mesai saatleri içerisinde olan bu görüşmelerin 1-2 dakika olduğuna eminim. Savcılıktaki beyanımda bile çoğu ismi hatırlamadım.
Savcı Bey’den rica ettim; daha iyi yardımcı olabilmek için "Fotoğraflarını gösterirseniz daha iyi teşhis ederim, görüp görmediğimi söylerim" diye bir ricada bulundum. Dediğim gibi bu isimlerin içinde babam Zafer Keleş ve amcam Fatih Keleş de var. Bir insanın ailevi görüşmeleri, kendi babasını, amcasını araması örgütsel olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Yine görüşmelerimin az insanla olmasına başka bir bahane daha bulunmuş; "Az kişiyle görüşüyor çünkü örgüt gizliliğine önem veriyor" deniyormuş. Burada örgüt olmadığı gibi ben de bir örgüt üyesi değilim. Olmayan bir örgütün gizlilik kaygısı da yok. Ben motosikletiyle işe gidip gelen, saklayacak hiçbir şeyi olmayan, sadece çalışan biriyim. Bu sadelikte yaşadığım için de hiçbir şey bulunamamış. Hiçbir şey bulunamıyorsa da bu sefer "Çok gizli çalışıyor" diye yazılmış iddianameye. Böyle bir mantıkla 10 aydır tutukluyum.
Ayrıca iddianamede benimle ilgili "Kendini Fatih Keleş’in danışmanı olarak tanıtan" diye yazılmış; doğru değildir. Ben işine motosikletiyle gidip gelen, kendi aracını bile kendisi yıkayan sıradan bir çalışanım. Hiçbir danışman işe motosikletle gelmez, gelse de kendi aracını kendisi yıkamaz. Ben asla "danışmanım" gibi bir ifade kullanmadım. Kaldı ki desem bile bana kim inanır? Benim gibi her şeyi kendi gören bir danışman mı olur? Belediyede çalışan sıradan personellerden biriyim. Beni tanıyan herkes de bunu teyit edebilir. Yine örgüt üyesi olduğumu ispatlamak için belediyenin binalarına girmiş olmamı delil olarak göstermişlerdi. Ben belediyenin çalışanı olarak buralara gitmemeli, işimi yapmamalı mıydım? Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Ben yalnızca iş akdim kapsamında yükümlülüğüm olan görevleri yerine getirdim. Akrabalık ilişkilerimin ve sigortalı olarak çalıştığım işin gereklerini yerine getirmiş olmanın dışında hiçbir hareketliliğimden bahsedilmediği gibi, bunlar dışında da yaptığım herhangi bir şey yoktur. Herhangi bir örgüt üyesi değilim ve suçlamaları kabul etmiyorum. Hakkımda örgüt üyeliği isnadı yöneltilmesinin dayanağı, etkin pişmanlık kapsamında verilen beyanlardır. Bunun dışında tek bir somut delil dahi bulunmamaktadır. Üstelik bu isnadın temelinde somut bir fiil değil, taşıdığım soyadı ve akrabalık bağı vardır. Zafer Keleş’in oğlu, Fatih Keleş’in yeğeni olmam beni otomatikman bir suçun parçası haline getirmez, getirmemelidir.
"HERHANGİ BİR SOMUT DELİL YOK"
Sayın Başkan, Sayın Heyet; iddianamede örgüt üyeliği suçlaması dışında benim yalnızca tek bir eylem sebebiyle cezalandırılmam istenmiş. Bu da 138 numaralı eylemdir. Bu eylemden cezalandırılmamın istenmesinin tek sebebi Ahmet Sarı adlı kişinin "Rüşvet paralarını bazen Fatih’in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı kişiye teslim ederdim" şeklindeki beyanıdır. Bu ifade gerçeğe aykırıdır. Bunun dışında dosya kapsamında bu iddiayı destekleyen herhangi bir somut delil, maddi bulgu, teknik takip kaydı, para transfer tespiti, tanık beyanı ya da fiziki takip tutanağı bulunmamaktadır. Başka bir anlatımla isnat yalnızca tek bir soyut beyana dayandırılmıştır; başka hiçbir somut ve objektif delille desteklenmemiştir. Ben Ahmet Sarı’nın bu iddiasını kabul etmiyorum. Kaldı ki Ahmet Sarı 21 Mayıs 2025 tarihinde verdiği ilk ifadesinde ne rüşvete dair bir beyanda bulunmuş ne de şahsımdan söz etmiştir. Ancak bu kişi cezaevine girdikten sanıyorum 3 ya da 5 gün sonra, 27 Mayıs 2025 tarihinde verdiği etkin pişmanlık ifadesinde birçok olay ve kişiden bahsettiği gibi benden de "Fatih’in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı şahıs" diye bahsetmiştir. İlk ifadesinde böyle bir beyanı bulunmayan bir kişinin tutuklandıktan hemen sonra etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma amacıyla üçüncü kişileri suçlayan bir anlatım ortaya koyması, tahliye olma ihtimalini de düşündüğümüzde kuvvetli şüphe yaratmaktadır.
Bu kişinin bu beyanları bir an önce tahliye olma veya daha lehine hukuki bir durum elde etme amacıyla vermiş olabileceğini düşünüyorum. Öncelikle bir şeyi belirtmek isterim: Bu iddialar gerçek olmadığı için, ortaya atıldığı andan itibaren hiç tedirginlik yaşamadım. Savcılık tarafından ifadeye çağrılmadan 17 gün önce Ahmet Sarı'nın ifadesi çoktan sosyal medyaya düşmüştü. İfadesinde öyle yalan iddialar ortaya atıldığını gördüğümde şaşırdım. Avukata dahi sordum; karakola gidip "Fatih'in yeğeni Murat benim, buyurun" demek istedim. Ancak tek kelimesinin gerçek olmadığını bildiğim için ciddiye almadım ve korkacak bir şeyim de olmadığı için işime gidip gelmeye devam ettim. Bahsedilen eylemde "Fatih'in yeğeni olarak bildiği Murat adlı şahıs" beyanı dışında bambaşka hiçbir şey yok. Benimle ilgili hiçbir şey olmadığı için de aslında açıklayacak pek bir şey de yok burada. Benimle ilgili atfedilen eylemde ne herhangi bir rapor var ne de bir kayıt var. Bu kişi tam olarak kim olduğumu bile bilmiyor; soyadımı dahi söyleyememiş. Nerede çalıştığımı, görevimi bilmiyor; sadece "Fatih'in yeğeni Murat adlı şahıs" diye benden bahsediyor.
Yahu Sayın Başkan, ben oturduğum sitede aidat ödeyeceğim zaman bile, 1.500 liralık aidatı yönetici yoksa yerine yönlendirdiği kişiye verirken makbuzunu soruyorum. Ahmet Sarı gibi toplamda 169.000.000 lira gibi devasa bir parayı hangi tarihte, ne miktarda verdiğini söyleyen birisi, kime nerede verdiğini söylemiyor; o kısımları savcılık kendi tahminleriyle dolduruyor. Bu kişi ifadesinde "hatırladığı kadarıyla iletilmek üzere para verdiği"ni iddia ettiği için benim rüşvete aracılık ettiğim ileri sürülüyor. Hem "hatırladığım kadarıyla" diyor hem de "şuna ya da buna teslim ederdim" diyor. Maalesef karşı tarafın hatırlayamadığı detaylar sebebiyle aylardır tutukluyum. Dosya kapsamında bana yöneltilen başka bir suçlama da yok. Bu suçlamayı katiyen kabul etmiyorum.Ahmet Sarı ile hiç telefonda görüşmedim, numarasını bilmem, özel hayatını bilmem. Ne iş yaptığını bilmem; restoranda, dışarıda herhangi bir yerde hiçbir görüşmem olmadı. Kendisi amcama 17 kere para götürdüğünü iddia etmiş ve Florya veya Bakırköy'deki belediye binalarında babam veya benim tarafımdan teslim alındığını öne sürmüş. Yalandır. Yalnızca ifadenin başında belirttiğim sebeplerden amcamın yanında bulunduğum zamanlarda kendisiyle karşılaşmışlığım ve kısa süreli görmüşlüğüm vardır. Kaldı ki burası başka bir alan değil; kamuya açık belediye kurumlarıdır. Kendisinden hiçbir şekilde para almadım, amcam da dahil hiç kimseye para götürmedim.
Buradan Ahmet Sarı'ya mahkeme huzurunda şunu sormalıyım Sayın Başkan: Kendisinden bırakın parayı; herhangi bir hediye, bir çikolata, bir kalem, bir iğne dahi almışlığım var mıdır? Bunu Ahmet Sarı'ya sormak isterim çünkü ben buna net bir şekilde cevap verebilirim: Kendisinden hiçbir şey almadım. Belki tek temasım tokalaşmak olmuştur. Bırakın Ahmet Sarı'dan para alıp birilerine teslim etmeyi, bu miktarlarda parayı hayatımda hiç görmedim, görmem de mümkün değil. Hayatını bu ülkedeki milyonlarca insanın ortalamasında yaşayan, kendisi ve eşi maaşıyla çalışan, evine ortalama gelir giren biriyim. Belirttiğim gibi rüşvete aracılık ettiğime ilişkin iddiaları kabul etmiyorum. Burada bir şey daha belirtmek isteriz Sayın Başkanım. Rüşvet alındığı iddia edilen yer olarak "Başkanlık Konutu" denen bir yerden bahsediliyor; anladığım kadarıyla İstanbul Planlama Ajansı'ndan bahsediliyor. Burası vatandaşlar ve özellikle öğrenciler tarafından içeriye kolayca girilebilen; içeride kafeterya, sergi alanları, kütüphane, yürüyüş alanları, hatta yanında Atatürk Ormanı yürüyüş parkının da olduğu kamuya açık bir alandır zaten. Yani vatandaşa hizmet veren bir belediye etkinlik alanı olarak düşünülebilir. Bahsedilen yerler gizli saklı yerler değil. Her ne kadar bahsedilen eylemi ben gerçekleştirmemiş olsam da iddianameye baktığımda "Başkanlık Konutu" diyerek gizemli, izinli, karanlık, mahrem büyük işlerin yapıldığı bir yerden bahsediliyor gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Dolayısıyla bahsedilen yerin fiziki durumuna dair bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim. Peki Sayın Başkan, somut olarak ne var? Bir görüntü kaydı mı var? Yok. Teknik takip kaydı mı var? Yok. Para transfer kaydı mı var? Yok. Maddi bir bulgu mu var? Yok. Fiziki takip tutanağı mı var? Yok. Peki ne var? Yalnızca etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen kişi ya da kişilerin tutukluluk baskısı altında verdiği ve başka hiçbir delille desteklenmeyen soyut beyanları var. Bunları kabul etmem mümkün değil, suçlamaları kabul etmiyorum.
İfadenin son kısmında biraz da kişisel durumumdan ve tutuklandıktan sonra neler yaşadığımdan bahsetmek isterim. Cezaevinde zor şartlar altında kalıyoruz. Tutuklandığımdan beri kapasitesinin üzerinde 15-20 kişinin kaldığı bir koğuşta kalıyorum. Orada gündelik yaşamı idame ettirmek kolay olmuyor. Birçok kişinin ranzada yeri dahi yok; yerlere atılmış yataklarda uyuyoruz. Ben dahil koğuşta hiç kimsenin kendine ait bir dolabı bile yok; 3 kişi bir boy dolabını ortak kullanıyoruz. Kaldığımız bölmeden bahsedeyim; 2.5 metreye 5 metrelik bir alanda kalıyorum Sayın Başkan. Normal şartlarda tek kişi kalması için tasarlanmış. Önce tek yatak varmış bu bölmede. Daha sonra yanına bir yatak koyulmuş, üç kişilik olmuş. Daha sonra bir yatak koyulmuş beş kişilik olmuş. Daha sonra o tekli yatağın üstüne bir kaynak yapılmış. Üç tane ranza var bu ufacık ölçüsünü verdiğim odada. Bu bölmede şu an 3 tane ranza var ve 6 yatak kapasitesi mevcut. Ama biz 6 kişi kalmıyoruz, 9 kişi kalıyoruz. Diğer 3 kişi ranzanın altında, gövdesi yukarı bakacak şekilde hava alabildiği kadar yatıyor. Bu kadar dar bir alanda kalabalık nedeniyle hava almak ne kadar mümkün olursa öyle bir bölmede kalıyorum. Dolayısıyla koğuşta bir kişi hasta olsa çok hızlı yayılıyor, çok sık hasta oluyoruz. Aile hekimliği kontenjan problemi nedeniyle de muayene olmak, ilaç yazdırmak hiç kolay olmuyor. Bazen haftalarca, bazen aylarca beklemek zorunda kalıyoruz Başkanım. İlaç yazdırıyorsunuz gelmiyor; sevk işlemleri veya aramalar nedeniyle sürekli erteleniyor. Kalabalık koğuşlarda bu gibi problemleri çok yaşıyoruz.
Koğuştaki hükümlüler haftada 6 gün, 60 dakika telefonla görüntülü olarak konuşurken; ben, bir kere, 10 dakika konuşuyorum. Bu konuyla ilgili de bir şey söylemek istiyorum Başkanım. Şimdi benim kaldığım koğuşta hükümlülük oluştu. Ben hükümlülerin kaldığı, uzun süreli yani 100 sene, 200 sene cezası olan kişilerle aynı koğuşta kalıyorum. Koğuşta diyebilirsiniz ki "Sen örgütten yargılanıyorsun, o yüzden 10 dakika konuşuyorsun." Ama burada şöyle bir durum var; koğuşumuzda örgütten gelmiş, şu an yargılanan, ceza almış ve cezası şu an istinafta olan kişiler var; hepsi 60 dakika konuşuyor. Hatta Covid döneminde yatan mahkumlar 90 dakika konuşuyor. Geçen bayramda da bir 30 dakika daha hak verdiler, 12 kere 120 dakika telefonla görüştüler. Şimdi örgüt üyeliği konusunda şöyle; mesela şu an 5 yıldır hırsızlıktan yatan birisi 1 yıldır örgütten yargılanıyor ama 60 dakika konuşmaya devam ediyor. Bir kişi örgütten ceza aldı, şu an cezası istinafta, hala 60 dakika konuşuyor. Bundan 2 ay önce de birisinin örgüt cezası kesinleşti; kesinleştiği halde konuştu. Ne zaman ki müddetnameye işlendi örgüt cezası, o zaman hakkı 10 dakikaya düştü.
Ben bu konuyla ilgili avukatıma da sordum. Kendisi de bir araştırmalarda bulundu; bu durumun cezaevlerindeki İdare ve Gözlem Kurulu'ndaki bir yetki olduğunu söyledi. "İşte iyi halli olabilirse bu değişir" dedi. Ben bununla ilgili her yere dilekçe yazdım; telefon birimine yazdım, Cezaevi Müdürlüğü'ne yazdım. İdare ve Gözlem telefon biriminden gelen arkadaş şunu söyledi: "Abi" dedi, "Sizinle ilgili Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatı var, o yüzden 10 dakika konuşuyorsunuz. Biz buradan açamıyoruz, kısamıyoruz; oranın yapması gerekiyor işlemi." Bunu da burada belirtmiş olayım. Bununla ilgili gerçek kural nedir bilmiyorum ama böyle bir şey varsa da bunu da belirtmiş olayım. Dediğim gibi biz 10 dakika konuşuyoruz. Telefon hattımız çok sınırlı; cezaevi ortamı ve koşulları elimizde doğal olarak sağlıklı iletişim kurmayı çok engelliyor.
Sağlığım ise her geçen gün kötüleşiyor. Çocukluğumdan beri maalesef çok fazla hastalıkla mücadele ediyorum; hayatımın büyük bir kısmı maalesef hastanelerde yatarak geçti. 156 gün yaptığım vatani görevimi, askerlikte bile yanlış hatırlamıyorsam 30-40 günü Sarıkamış'ta askeri hastanede yatarak geçirdim. Yani bayağı bildiğiniz karantinada tek başıma 30-40 gün geçirdim. Ayrıca yine tutuklanmadan önce hiçbir şikayetim olmamasına rağmen, cezaevinde 40-45 gün geçirdikten sonra büyük ağrılarla, sedye ve sandalyeyle hastaneye kaldırıldım. Bu süreci biraz anlatmak istiyorum Sayın Başkan. Şimdi bizim kalabalık koğuşlarda bu süre biraz daha uzuyor. Koğuşta birinin karnı ağrıyor, başı ağrıyor neyse; tabii bu durum çok suistimal edildiği için kalabalık cezaevlerinde memurlar geliyor, "Ağrısı var" deyince mazgalı kapatıyor gidiyor adam. Bir daha gelmiyor, diyor ki "Ciddiyse bir daha basarlar." Bir daha basıyorlar.
Bir gün avukat görüşündeydim, karnıma çok ciddi bir ağrı girdi. Avukat görüşünü kestim, üşüttüğümü falan düşündüm başta. Koşuşa gittim, akşam sayımına doğru çok ciddi bir ağrı girdi karnıma, yerimden kalkamıyorum. Butona basıyorlar, memur geliyor, "Arkadaşın karnı ağrıyor" diyorlar. Memur "Yerinden kalksın" diyor, "Tamam" diyor, kapatıyor gidiyor. Bir 30-40 dakika sonra tekrar basıyorlar, tekrar geliyor. "Arkadaşın karnı ağrıyor, çok kötü kalkamıyor" diyorlar, yine gidiyor. Sonra eski tecrübeli bir mahkum basıyor, mazgal açılıyor. Bana anlatıyorlar, ben üst bölmede yatıyorum; demiş ki: "Ya abi bu İBB'ci, başımıza bela olacak, bunu alın; adam yatıyor kalkamıyor." Öyle deyince memurlar gelmiş, tekerlekli sandalyeye beni aldılar, koydular sandalyeye. Mahkum kabul biriminin oraya götürdüler, bir bölmeye koydular.
Yahu 30 dakika mı bekledim, 40 dakika mı hatırlamıyorum; artık çok ağrım oldu ve yere uzandım çünkü oturamıyorum. Artık gözümden yaş geliyor acıdan, inanılmaz acıyor. Kapıyı yumrukladığımı hatırlıyorum. Ne kadar yumrukladım bilmiyorum; "Allah rızası için kapıyı açın" diye. Memurlar falan çok şey yapmıyorlar; çünkü kim olduğun orada bilinmiyor, herkese aynı muamele yapılıyor. Hükümlü müsün, tutuklu musun çok bakmıyorlar. Gözümü açtığımda ambulans doktoru tarafından muayene edildiğimi gördüm. Sonra işte ambulansa alındım, Kampüs Hastanesi'ne götürüldüm. Orada yine bağırıyorum; belki buradaki jandarma arkadaşlardan da o gün denk gelen vardır. Gözümü açamıyorum, sadece şunu söylüyorum: "Allah rızası için bir ağrı kesici vurun, benim çok ağrım var." Bir de öyle bir ağrı ki, hani birisi böyle içinizde bir şeyi sıkıyormuş gibi.
Neyse, doktorun odasına girdim; doktor da bir şey yapamadı, "Ağrı kesici veremem, ne olduğunu bilmiyorum" diyor. "Ne yapacağız?" dedim. Dedi ki: "Seni Silivri Devlet Hastanesi'ne yollayacağız." Oradan çıktık, Silivri Devlet Hastanesi'ne gittik. Tomografi çekildi. Bir de kelepçeli gidiyorum Sayın Başkan; o şekilde yerde yatıyorum, kalkıyorum arabaya biniyorum, kelepçe taşıyorum. Neyse, Silivri Devlet'te tomografi çekildi, tekrar Kampüs Hastanesi'ne geldik. "He" dedi, "Tamam" dedi; kuvvetli bir ağrı kesici yaptı. Zaten o günün ağrısı ve yorgunluğuyla tekerlekli sandalyede uyuyakalmışım. Yine gözümü açtığımda cezaevindeki o mahkum kabul biriminin oradaki hücredeydim. Neyse ağrım geçti tabii, koğuşa gittim ama ne olduğunu bilmiyorum; doktor bir şey söylemedi. Tomografi çekildi, ağrı kesici yapıp bir 10-15 gün sonra tekrar Kampüs Hastanesi'ne çağırıldım. Kan alındı; doktoru görmüyorsunuz zaten. Önce röntgen çekildi, kan alındı, tekrar geri gittim cezaevine. Sonra bir 15 gün sonra tekrar Kampüs Hastanesi'ne gittim; doktor dedi ki: "Ameliyat olman lazım, böbreklerinle alakalı bir problem, seni Silivri Devlet Hastanesi'ne sevk ediyorum." Tamam dedik, tekrar koğuşa döndüm. Bir 15-20 gün sonra Silivri Devlet Hastanesi'ne gittim ama doktoru görmüyorsunuz; orada asker organize ediyor, kan alınıyor geri yollanıyorsunuz, röntgen çekiliyor. Böyle birkaç kere hastaneye gidip geldim. En son Temmuz ayındaydı bu söylediğim olay. Muhtemelen 2 ay sonra tekrar Silivri'de nihayet doktorun karşısına çıktım; ameliyat edecek doktorun karşısına. Doktor böyle baktı, dedi: "Murat, dün gelseydin ameliyatı yapabilecektik ama cihaz bozuldu." "E ne yapacağız?" dedim. "Biz seni tekrar Kampüs Hastanesi'ne sevk ediyoruz" dedi. Tekrar cezaevine döndüm, bir 15-20 gün sonra Kampüs Hastanesi'ne gittim; bu sefer orada doktoru görebildim. Dedi ki: "Bu sefer seni Çam ve Sakura'ya sevk ediyorum ama Çam ve Sakura'da ameliyat süresi falan çok uzun, geç gelebiliyor."
Burası biraz uzadı Sayın Başkanım ama anlatmak durumundayım. Çam ve Sakura'ya sevk etti beni. Tabii ben o sırada sıra bana gelene kadar zaman zaman yine koğuşta yerden kalkamayacak kadar ağrılarım oluyor; gidiyorum Kampüs Hastanesi'nde bana çok kuvvetli bir ağrı kesici yapılıyor, geri gönderiliyorum. Gidiyorum geri geliyorum, böyle birkaç kere yaşandı. Nihayet 2. haftaydı sanırım, mazgal açıldı gece saat 1'de: "Murat Keleş, Çam ve Sakura'ya." "İyi" dedim, "Oh, sıra geldi herhalde." Çam ve Sakura'ya bir gittim; yine doktor falan görmüyorsunuz. Yine kan alındı, gittim. 15 gün sonra geldim, film çekildi, gittim. Yani böyle... Neyse Başkanım, burası böyle. Dediğim gibi basit bir ameliyat için bile sırf tutuklu olduğum için çok uzun süre ameliyat sırası bekledim. Verdiğiniz itiraz dilekçelerinden ve e-Nabız'dan görüleceği gibi belki 30-40 kere doktor kontrolüne gitmişimdir. Çok fazla test yapıldı. Dışarıda olsaydım belki 1 günde çözülebilecek basit bir ameliyat; cezaevindeki hastaneye sevk sorunları ve hastaneden tutuklu biri olarak randevu almanın zor olması sebebiyle bir türlü gelmedi. Bu süreç maalesef işkenceye dönüştü.
"OKUL ÇAĞINA GELEN KIZIMIN YANINDA MAALESEF OLAMADIM"
Yanında da mide fıtığı ve astımla ilgili rahatsızlıklarım ve ataklarım, tutuklu olduğum için daha da arttı. Dosyada yer alan sağlık raporlarından da göreceğiniz gibi astım hastasıyım. Gündelik hayatımda pek fazla atak geçirdiğim olmamıştı. Ne var ki kapasitenin çok üstünde kalabalık bir koğuşta, 20 insanla, rutubetli, kirli ve dar bir alanda olmam nedeniyle öksürük krizlerim ve nefes darlığım arttı. Bu rahatsızlıklarımla ilgili de düzenli ilaçlar kullanmaya başlamak zorunda kaldım cezaevinde.
Okul çağına gelen kızımın yanında maalesef olamadım. Okula başlarken yanında olamadım. Kızım doğduğundan beri ben ona sürekli masal okuyarak, her daim yanında olmaya çalışan bir baba olmaya gayret gösterdim. Bu süreçte psikolojisi çok bozuktu. Beni yüksek güvenlikli bir inşaat alanında çalışıyor olarak biliyor. Burada Sırrı arkadaşım dedi ya, bir yalan söyledik kızımıza; "polis okulu" dedi. Biz de böyle bir yalan söyledik; bir inşaat alanı olarak biliyor burayı. Ziyaretime geldiğinde tuhaf tuhaf sorular soruyor. 5 yaşında ama işte "Babasız çocuk olur mu?", "Bizi artık sevmiyor musun?" gibi duygusal olarak cevaplaması zor sorular soruyor. Cevap vermek sizlere kolay gelebilir ama Sayın Heyet, haksız sebeple kızından ve ailesinden ayrı kalan bir baba için zor. Neyse ki bu cezaevinin yanındaki inşaat başladı da oraya bakarak gün sayıyor. Bizim de yalanımız tabii daha inandırıcı bir hale geldi. Görüşüme geldiğinde kepçe görüyor, "İnşaat bitiyor mu?" diyor. İşte o duruşma salonunun duvarları kapanıyor, "Baba inşaat bitti mi?" diyor. Çatısı kapanmış geçen; "Baba geliyor musun? İnşaat bitti." diyor. Yani dediğim gibi kızım o inşaata bakarak gün sayıyor.
Tutuklu olduğum için eşime ve kızıma destek olamıyorum. Tutuklu olduğum için herhangi bir gelirim de yok; şirketim tarafından maaşım kesildi bu sebepten. 9-10 ay boyunca, size az önce izah ettiğim gibi somut bir tek delil olmamasına rağmen; kendisinin söylediğinden bile emin olmayan, etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ifade vererek tahliye olmuş ve benim hakkımda ancak 5 kelime —5 kelime ya— "Murat olarak bildiğim, Fatih'in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı kişi, şahıs" diyen bu kişi sebebiyle aylardır tutukluyum. Bu süreç hem maddi hem fiziksel hem de psikolojik sağlığım açısından zor bir hal almıştır. Bu sürecin sona ermesini, çocukların babalarına, annelerine kavuşmasını istiyorum. Kızım bana, ben babama kavuşayım istiyorum ve tahliyemi talep ediyorum. Teşekkür ederim.
Mahkeme Başkanı: Sanık müdafilerimizden bir sorunuz var mı?
Fatih Keleş Müdafii Avukat Nergis İnce: Öncelikle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Dosyanızı incelediğimde emniyette ifade vermediğinizi gördüm; yalnızca savcılıkta ifade verdiniz değil mi?
Murat Keleş: Evet. Şöyle, emniyete ifade için çağrıldım ama orada beklerken, hatta erken de gittim ben emniyete; akşam dönerim kızımı kreşten alırım diye düşünüyordum. Saat 15.30-16.00 gibi gittim. Beklettiler 16.30'a kadar. 16.30 gibi savcının fikrini değiştirdiğini söyleyip, ifadenin orada alınmayacağını beyan ederek gözaltına aldılar.
Avukat İnce: Az önce ifadenizi verirken şöyle bir cümle kullandınız: "Ben sanki savcılığa amcam hakkında soru sorulsun, ben de bu sorulara cevap vereyim diye çağrılmış gibiydim" dediniz. Ben aslında bu soruyu sormak istedim size. Burada size sorulan sorular neydi, amcanız Fatih Keleş hakkında veya diğer isimler hakkında?
Murat Keleş: Şöyle söyleyeyim; hani konuşmamdan da belki anlaşılmıştır, ben samimi olmaya çalıştım savcılıkta. Ben savcının odasına girerken bile utana sıkıla girdim. Çünkü 1 gün Vatan Emniyet'te kalmışız. Altımda kot, üstümde tişört. Savcılık makamı, böyle gözümde büyüttüğüm… Büyüttüğüm derken, saygı duyduğum bir makam. Odaya girerken utana sıkıla girdik. İfademi vermek için Savcı Bey’e isimleri sorarken ben hani yardımcı olmak anlamında isimleri, resimleri görmek istedim; yardımcı olmak da istedim. Ama savcılık odasında benim sorgum biraz farklı geçti. Tabii savcılık ifademde yazmıyor ama ifade, atıyorum 40-50 dakika sürdüyse ben 30 dakikası ağladım herhalde. Çünkü şöyle bir şey oldu; savcı ısrarla bana "Murat, para aldın mı? İşte şu kişi sana para getirdi mi? Falanca yere para verdin mi?" diye sordu. "Yok hayır vermedim, bana para getiren olmadı" dedim. Daha sonra "Tamam peki" dedi, "Gördün mü? Birileri böyle bir çanta vesaire bir şeyle senin amcanın yanında bulunduğun zaman geldi mi, gitti mi?" dedi. "Yok görmedim" dedim. Sonra dedi ki "Hiç duydun mu? Böyle şeyler hiç konuşuluyor muydu?" dedi. "Duymadım savcım" diyorum, yanında bulunduğum sürece böyle şeylere şahit olmadım. Sonra sorular şuna döndü: "Sence olabilir mi?" Yani önce "Yaptın mı?", "Duydun mu?", "Gördün mü?"den sonra; en son "Sence?" diyerek bana fikrini sormaya başladı. Dedim ki "Ben böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum ama ben ne olup olmadığını da bilemem. Ben oradayken böyle bir şeye tanıklık yapmadım. Ben kimseden bir para almadım."
Açıkçası Savcı Bey bana soruları sorarken, Sayın Başkan, beni tanımak için ya da bir olayı kafasında çözmeye çalışıyormuş gibi sormuyordu. Sanki gerçekliğinden emin olduğu bir şey vardı ve beni o gerçekliğe ikna etmeye çalışıyor gibiydi sorular. "Bak diyor işte Murat, oldu değil mi? Biliyorum diyor bak, o kişi gelmiş sana vermiş." "Sayın Savcım" diyorum, "Hayır öyle bir şey olmadı. Ben adamı da tanıyorum, adamı görmüşlüğüm de var ama hayır öyle bir şey olmadı." Israrla "Aldın mı, verdin mi? Biliyorum" diyor. Dediğim gibi bir yerden sonra ağladım çünkü baktım savcı kesin emin; "Artık ikna edemiyorum" diyorum. Orada patladım ve ağladım. Hatta bana sakinleşmem için yanımda bilgisayara yazı yazan memur arkadaş su uzattı ama o kadar kötü hale geldim ki o suyu bile içemedim.
Dediğim gibi sorgunun sonuna doğru da şöyle bir şey oldu: "Anladık Murat" dedi, "Tamam, para falan almadın, para gelmedi, para gitmedi. Tamam." "E dedi bir hediye paketi, çikolata, böyle şeyler de mi gelmedi?" "Ya gelmez olur mu savcım?" dedim. "Özel günlerde belediyedeki tüm birimlere gelir" dedim. Çikolata gelir; başkanlıktan gelir, belediyeden gelir, genel sekreterlikten gelir. Belediye birimlerinin dağıttığı çikolata tarzı ürünler oluyor. Sonra dedi ki "Bunların içini hiç gördün mü? İşte böyle para mara?" "Yok" dedim, "Hayır, böyle şeyler hiç görmedim." Sonra işte ifademe de sanki sorulmuş gibi değil de hep ben bir şeyi anlatıyormuşum gibi geçmiş ama orada bütün cümleleri savcı soru sorarak geliştiriyordu. Mesela bir şey soruyor size, o cümleyi kurarken bile Sayın Başkan, o cümleyi savcı kurdurdu. Yani mesela "Ben gidiyorum" diyorsunuz, araya bir şeyler sorup o cümleyi geliştirtiyor Savcı Bey. Bir sürü şeyi sorarak, o şekilde geçti ifadem.
Yener Torunler Müdafii Avukat Ahmet Keskin: Murat Bey geçmiş olsun öncelikle. Şimdi 59. Eylem’de Yener Torunler sevk edilirken şöyle bir ifade kullanılıyor: 'Zafer Keleş ve Murat Keleş'e örgütün nakit ihtiyaçlarını karşılamak için para götürdüğü' deniyor. Siz Yener Torunler'i tanır mısınız? Kendisiyle herhangi bir para alışverişiniz oldu mu?"
Murat Keleş: Ya bu soru mahkemeden önce, yani bir ay önce falan sorulsaydı Yener Bey'i hatırlamadığımı ve tanımadığımı söylerdim. Burada tekrar nezarette karşılaştım kendisiyle. Ben soyadını da bilmiyordum açıkçası. Ben Yener Torunler'i tanımam, ne iş yaptığını bilmiyorum, kim olduğunu bilmiyorum. Şöyle bir şey oldu; bir gün belediyede çalışırken birisi beni aradı tanımadığım bir numara, açtım. Dedi ki 'Fatih Bey yönlendirdi' dedi. 'Bir imzaya bir evrak bırakacağım' dedi. Kendisi belediyede değilmiş, asistanı da izinli mi dedi bir şey dedi. Asistanının da olmadığı bir zamanda gelmiş bu kişi, yani Yener Bey belediyeye geliyor, Fatih Bey'e bir imzalanacak bir evrak getiriyor. Beni arıyor sonra. Bana bıraktı bu evrakı. Amcam numaramı vermiş, demiş ki 'Yeğenim muhtemelen belediyededir oradadır, kendisine bırakabilirsin' demiş. Geldi, böyle ben bu kişiyi... Yener Bey'i zaten ben bir ya da iki kere gördüm muhtemelen. O da dediğim gibi hani böyle kağıdı bırakıp çıkmıştır, böyle 10 saniye görmüşümdür. Dolayısıyla kendisiyle hiç sohbet etme fırsatım da olmadı, tanıma fırsatım da olmadı. Yani aslında şöyle: Ben Yener Bey'i tanımıyorum. Kendisi amcam için imzalanacak sanırım bir yönetim kurulu evrakıydı, ‘Fatih Bey'e imzalaması için iletir misiniz’ diye bana bıraktı. Aynı şu şekilde bir kağıttı, bıraktı ve daha sonrasında gitti. Ben de bunu daha sonradan amcam geldiği zaman onun şey... Hatta amcamın kendisine de değil sekreterine verdim, 'Verir misiniz?' dedim. Bu şekilde verdim, olay bu şekilde gerçekleşti. Burada da tanımış oldum yani aşağıda nezarette Yener Bey'le tanıştık. Dediğim gibi öncesinde tanımıyordum.
13.35 | DURUŞMA VERİLEN ARANIN ARDINDAN DEVAM EDİYOR
Duruşmaya verilen 1 saatlik aranın ardından tutuklular salona getirildi. Mahkeme başkanı duruşma başında duruşmanın Nisan ayının sonuna kadar bitmeyebileceğini ancak kendilerinin ara değerlendirme yapacaklarını söyledi. Haftaya yapılacak ara değerlendirme ile tahliyelerin olacağı belirtiliyor.
12.00 | DURUŞMAYA ARA VERİLDİ
Mehmet Murat Çalık'ın avukatının savunmasının alınması ile duruşmaya ara verildi.
11.50 | MURAT ÇALIK'IN AVUKATI: İDDİANAME İADE EDİLMELİ
Mehmet Murat Çalık'ın avukatı Fatih Selami Mahmutoğlu'nun savunması başladı. Müvekkilinin 1 yıldır tutuklu olduğuna değinen Mahmutoğlu, iddianamenin iade edilmesi gerektiğine vurgu yaptı, sürecin hukuksuz ve özensiz yürütüldüğünü belirtti ve "Müvekkil örgüt üyeliğinden tutuklu. İrtikap suçundan dava açılmadı, rüşvet suçundan açıldı. Müvekkilim kaç suçtan tutuklu?" dedi.
Etkin pişmanlıktan yararlanan isimlerin ifadelerinin değersiz olduğunu belirten Mahmutoğlu, itirafçı Adem Soytekin'in örgüt yöneticisi olarak yargılandığını ve var olduğu iddia edilen örgüt adına suç işlediğini kabul etmesi koşuluyla etkin pişmanlıktan yararlanabileceğini belirterek, "Sayın Adem Soytekin, bu dosyada örgütün yöneticileri arasında olduğunuzu kabul ediyor musunuz?
Ben bu metinden bunu görmedim. E o zaman bu nasıl bir etkin pişmanlıktır?" dedi. Tutukluluk incelemelerinde müvekkilinin avukatı olmadan savunmasının alındığını vurgulayan Mahmutoğlu, bu durumun Anayasa Mahkemesi kararına aykırı olduğunu belirtti. Mahmutoğlu, "Sayın başkanım bu dosyaların içinde insan olduğu unutulursa her şey eşyaya döner" ifadelerini de kullandı.
11.19 | MURAT ÇALIK TELEFONUNA GELEN TEHDİT MESAJINI ANLATTI
Fatih Keleş: Başkanım, ismim Fatih Keleş. İsmim çokça geçtiği için iddianamede, ben de bir soru sormak istedim. Eylem 1'i çok iyi anlattınız Sayın Başkanım. Ben de bilmediğim birçok konuyu sizin sayenizde öğrendim. Şimdi Eylem 1'de, bu 11. Mahalle eyleminde, Uğur Güngör'ün verdiği birçok beyan var. Hatta bir 2020'de başlayan bir mahkeme süreci de var 2024'e kadar devam eden. Son anda işte tekrar dava yeniden açılmış. Şimdi 2024'e kadar devam eden mahkeme sürecinde adım tek bir defa dahi geçmiyor. Fakat sonra kolluk fezlekesinde gördüm; sizin telefonunuza gelen bir mesaj var sanırım Uğur Güngör tarafından. Benim adım 4 yıl boyunca bu eyleme ya da bu mahkemede anılmamış iken, bu eylemde adımın geçmesinin sebebi sizce nedir? Bu konuda size bir baskı yapılmış mıdır ya da yapılmak istenmiş midir? Teşekkür ederim.
Murat Çalık: Evet, teşekkür ediyorum. Ben tabii o kısımlara çok fazla eylemi anlatırken değinmemiştim. İlk 2020 tarihindeki ifadede Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusuyla, suç ihbarıyla başlayan şeyde zaten az önce saydım; benim adım, Adem Soytekin, Ali Gül ve Zafer Gül'ü şikâyet etti. Ama 2024 yılında o şeyi hatırladım şimdi ben de ekler arasında görmüştüm iddianamede, bir böyle tehdit niteliğinde bir mesaj gelmişti telefonuma Sayın Başkanım.
Bende telefonumdaki mesajlar 2020 yılından beri kayıtlıdır. Ben, her telefon değiştirdiğimde telefonumu hiç sıfırlamam, bütün kayıtlarıyla birlikte aktarırım. Kolluk ilk aramaya geldiğinde de telefonumu verip hemen şifresini de söylemişimdir. Onu da niye sakladım? Niye sakladığımı sordular bana kollukta. "Yarın hani herhangi bir suç duyurusunda bulunacak olursam hani tehdit anlamında..."
Onun için telefonumda saklamıştım. Ama şimdi Fatih Bey söyleyince, 2024'teki ifadelerinden sonra Fatih Keleş zaten bu sürecin içerisine dahil ediliyor ve hani hiç bahsedilmeyen senet mevzusu vardı ya Başkanım, detaylı anlattığım... O saatten sonra zaten senet mevzusuyla birlikte Fatih Keleş giriyor. O mesajın devamında da hani sizin işte kasa olduğundan falan filan bahsediyor. Bana bir gazete kupürünü o zaman atmıştı, bir de tehdit içerikli. Hani "Ben şimdi Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusuna gidiyorum, göreceksiniz işte şöyle böyle..." Yani cevap oldu mu bilmiyorum şey, sorunuza.
Fatih Keleş: Evet, evet. Bu sanırım benim bu basında da yer alan Cumhuriyet Halk Partisi para kuleleri basına yansıdıktan sonra size atılan bir mesaj sanırım.
Çalık: Doğru, doğrudur.
Fatih Keleş: Teşekkür ederim.
Çalık: Başka sorumuz var mıdır? Evet.
Seza Büyükçulha: Merhaba, Seza Büyükçula. Başkanım merhaba, beni tanıyor musunuz Başkanım?
Çalık: Yok, şimdi tanıştık. Yani burada tanıştık.
Seza Büyükçulha: Yok Başkanım, başka yerde tanıştık da şimdi ben size hatırlatacağım.
Çalık: Tamam, ben hatırlamıyorum ama...
Büyükçulha: Tamam, şöyle: Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'nda hiç gördünüz mü beni?
Çalık: Yok hayır.
Büyükçulha: Sizi bir kere telefonda aradım, sebebini hatırlıyor musunuz?
Çalık: Valla hatırlamıyorum. Hatırlatırsanız...
Büyükçulha: Tamam. Trabzonspor Kulübü'nde tanışmıştık Başkanım. Siz ziyarete gelmiştiniz Ekrem Başkan'la birlikte. Bordo Mavi Restoran'da, Trabzonspor Restoran'ı çalıştırıyorum.
Mahkeme Başkanı: Seza Bey, sizinle ilgili doğrudan bir eylem atfı da yok yani...
Büyükçulha: Yok ama Başkanım bir soruyu merak ettim işin açıkçası. Benimle Başkanımızı birleştirip, telefonda bir kere konuştunuz diye kollukta ifade alındı. Neden konuştuğumuzu hatırlıyor musunuz Başkanım?
Çalık: Ben konuyu hatırlamıyorum, kollukta da bana hani herhangi bir soru sorulmadı sizinle ilgili.
Büyükçulha: Allah rahmet eylesin babanız rahmetli olmuştu, onun için sizi başsağlığı için aramıştım.
Mahkeme Başkanı: Soruyu soralım, hatırlatmayı... Tamam. Sorun. Başka sorumuz var mı? Yok, teşekkür ederim.
10.45 | İMAMOĞLU MURAT ÇALIK'I SİYASETE NASIL İKNA ETTİ?
Sayın Hakim, değerli heyet; ben de müsaade ederseniz bu hususta bir cümle kurmak isterim. Burada, özellikle mahkeme esnasında Sayın Hakim Bey, heyet, bizlerin olduğu bu ortamda çekilen fotoğrafın bizim de yargılanma düzenimize vereceği zarardan ötürü, herkesin bu hususta hassas olmasını; bütün konukların, bizi izlemek ve destek olmak isteyen dostlarımızın da buna özenli davranmasının -adı ister milletvekilimiz olsun ister başka bir vasfıyla- faydalı olacaktır.
Hani takdir edersiniz ki bazen sizin olmadığınız esnada biz çıkarken çekilen bazı şeyler var. Bunların çok önemli olmadığını düşünüyorum ama sizin burada olduğunuzdaki resmi ortamın akışını bozan hususların bize de zarar verdiğini ve bu konudaki hassasiyetin sadece mahkeme başkanımızın arzusu değil, eminim ki heyetin arzusu olduğunun da altını çizmek isterim.
Sayın Hakim, değerli heyet öncelikle şunu söyleyeyim. Tabii Beylikdüzü denince benim de farklı bir bünyem var orada. Yaklaşık 35 yıl önce bir yatırımla adım attığımız, çocuklarımın doğup büyüdüğü ve hayatımın, yani bir doğduğum köy ve sonrasında Beylikdüzü desem yeridir, böyle çok özel 2 mekanla var olmuş bir kişiliğim.
Dolayısıyla benim için de Beylikdüzü çok önemli. Elbette burada şu anda savunmasını yapan değerli kardeşim, değerli belediye başkanımız Sayın Mehmet Murat Çalık da bu anlamda değerli; aynı zamanda kişisel olarak da hem kardeşlik hukukumuz hem birbirine olan inançla da kıymetli bir arkadaşım. Ben, gerçekten güzel hizmetlerinden dolayı da Beylikdüzü’nde kendisini tebrik ediyorum. Çok özenli bir 6 yılı geçirmiştir.
Eminim ki burada mahkum olduğu 1 yılda da aynı özenle süreçleri takip etmiştir diye de düşünüyorum. Uzaktan izlediğim kadarıyla da böyle bir durumdadır. Sürekli hüzünle karşıladığı için de o şekilde anlıyor ama ben başka türlü Gülseren annemize ifade edeyim ki; Mehmet Murat Çalık bir insanı yetiştirip, bu ülkeye hazırlayan bir anne olarak kendisine minnet duygularımı da iletmek isterim. Buradan hürmetlerimi de ileteyim kendisine.
Bunu söyledikten sonra, girizgahımı yine müsaade ederseniz Sayın Hakim ,şöyle yapmak isterim. Tabii ki ben burada yanlış anlaşılmasın, hani soru sorma meraklısı değilim ya da buraya çıkan yönetici arkadaşlarım, özellikle belediye başkanı, siyasi arkadaşlarım çıktıklarında onlarla bu münazarayı yapma meraklısı da değilim. Ama iddianame denilen, benim "iftiraname" diye adlandırdığım bu belgenin, bu diyalogu şart koştuğunu düşünüyorum.
Zira diyor ki: "Ekrem İmamoğlu bir suç örgütü kurdu. Bu suç örgütü 2014 yılı itibariyle kuruldu. Önce Beylikdüzü’nü ele geçirmek, sonra İstanbul’u ele geçirmek, sonra cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmekti." Yani bu, 1000 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir tarif. Bu çok acı bir tarif. Bu tarifi yapan akıl, zihniyet ancak "kişi kendinden bilir işi" misali bir tutum ve tavırdır.
O bakımdan ben bunun altında, bu kadar büyük yükün altında buraya çıkıp, hatta "özel vasıflı üye" diye tanımlanan arkadaşlarım var. İmamoğlu’na bağlı çalışan, sanki bir suç örgütünün bir neferiymiş gibi çalışan diye onları da zan altında bırakan bir süreçle karşı karşıyayız. Dolayısıyla bunu ve bu diyaloğu benim yaşamam ve size bunu göstermem şart diye düşünüyorum. Yoksa meraklısı değilim.
Zira inanın baktım, tekrar söyleyeceğim: Bugün iddia makamını sizin de ifadenizle geçici olarak temsil eden savcı, herhangi bir soru sormadı ama daha önceki savcının sorularında bile bazen sorunun içinde 20 defa "beyan" demişti. Beyanla karşı karşıya bulunmamız acı bir tarafı. Şuna baktım; ‘beyan’ bildirmek, söylemek, ileri sürmek, anlatmak...
Bu sözlük var hapishanede, ayırmıyorum yalnız ucunda. Soruya geliyorum; ispatla kanıt gösteren bir şeyin gerçek yönünü ortaya çıkarmak, ben şu anda ona çalışıyorum. Yani kanıt; ama savcılık beyanla hareket etmiş ve bir iftiraname ortaya çıkmış. Uydurma bir iftiraname ortaya çıkmış. Kıymetli Mehmet Murat Çalık başkanıma şuradan başlamak istiyorum, şu bölümü de belirterek sorumu soracağım: 2019’un, 2018’in Aralık ayında, benim büyükşehir belediyesi adaylığım kesinleşti. Daha doğrusu bana yapılan teklifi ben kabul ettim.
Bunu o dönem Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu’na ifade ettim. Sonrasında da doğal olarak o güne kadar ben doğal bir Beylikdüzü Belediye Başkanı aday adayıydım. Ama o tarih itibariyle artık yeni bir yol çizildi. Seçime 4.5 ay kala, 4 ay kala hatta. Çizilir çizilmez... Ben o süreçte… Mehmet Bey biraz bahsetti nasıl tanıştığımızı anlattığı için o devreye girmiyorum zaten.
Ama şunu söylemek isterim; benim adaylığım belli olduktan sonra şu kısmı önemli, ben kendisine: "Beylikdüzü’ne belediye başkanı adayı olmanı istiyorum, sen ne dersin?" diye teklifini ilettim. Bana ilk cevabı da açıkçası olumsuz oldu. Yani çok böyle düşünmediğini, doğru olur mu şeklinde bir tarif oldu. Önce bunu bir daha sorayım Sayın Başkanım, bu şekilde oldu değil mi diyaloğumuz?
Mehmet Murat Çalık: Evet Sayın Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: İkinci olarak da benim adaylığımın... Çünkü benim adaylığım bizim partimizin tüzüğü gereği genel merkezde genel başkanın talebiyle olmaz, diğer partiler gibi bir kişinin imzasıyla yasaya çıkmaz, Parti Meclisinin onayıyla olur. Parti Meclisinden Beylikdüzü’nün de belirlenmesi adına ben ısrarda bulundum; "Lütfen bunu düşün, hızlıca düşün, 1-2 günde bir daha konuşalım" dedim ve sonra bir nevi de ikna ederek kendisinin aday olması noktasında olurunu aldıktan sonra, sadece kendi olurunu almadım, aynı zamanda ilçe örgütüyle de bunu konuştuk.
"Böyle bir düşüncem var, ne dersiniz?" dedim. Büyük oranda da kabul gördü ve o şekilde Beylikdüzü Belediye Başkan adayı oldu. Bunu niye anlattım? Bunu şunun için anlattım: Bu oluru aldıktan sonra bunu söylemem lazım; biz ne menem bir örgütüz ki yani 2014’te kurulmuşuz, Beylikdüzü’nü ele geçirmişiz, Büyükşehir’i de İstanbul’u da ele geçireceğiz ama daha bizim Beylikdüzü adayımız belli değil. Ne menem örgütüz yani! Ve o şekilde… Sayın Başkanım, bu örgüt olduğu için beyefendi sadece eylemlerden yargılanmıyor, örgüt üyesi olarak yargılanıyor. Ben hepsinden yargılanıyorum. Arkadaşlarım benden sorumlu, ben onlardan sorumluyum bu arada. Onu da söyleyeyim de. Ama bu, bu şekilde.
Mahkeme Başkanı: Zaten savunmanızda anlatmıştınız:
Ekrem İmamoğlu: Ama bu diyalog önemli. Bu inanın. 5 dakika en fazla.
Mahkeme Başkanı: 201 kapsamında bu hakkınız var. O yüzden soru sorma hakkını veriyoruz da siz de soruya gelemiyoruz bir türlü.
Ekrem İmamoğlu: Yo yo ama sorularımı daha cazip hale getiriyorum, sizi de mutlu edeceğini düşünüyorum. Yani sorunun ilkini şöyle devam ettirmek isterim: 2019’da aday oldunuz Mehmet Murat Çalık Başkanım. Aday oldunuz. O dönem ilçe başkanıyla oturup çalıştınız, örgütle çalıştınız ve bir meclis üyesi listesi yaptınız. Benim size bir kişi dahi "Şunu meclis üyesi yapacaksınız" veya "Şuna şöyle bir görev vereceksiniz" diye bir telkinim, ısrarım, talimatım olmuş mudur? Zorlamam olmuş mudur? Bir kişi dahi.
Mehmet Murat Çalık: Herhangi bir zorlamanız olmadı kıymetli Başkanım. Ama şunu söyleyeyim; belediye başkan adaylık sürecinde bir zorlamanız oldu,
Ekrem İmamoğlu: Sana oldu.
Çalık: Arkadaşlarımız üzerimde baskı da kuruldu aday olmam noktasında. Ben savunmamda da zaten anlatmıştım. Siyasete gerçekten mesafeliydim. Ama hani şu an belki burada bulunuyor olmamın vermiş olduğu durum da var ama hiç pişman değilim Beylikdüzü Belediye Başkan adayı olduğum için. Meclisten herhangi bir arkadaşın önerisi, "Şunu koy" veya "Bunu koyma" gibi bir öneriniz olmadığı gibi, ben meclis üyelerini zaten tanıyordum. Büyük bir oranda da meclis üyesi arkadaşlarımızı tanıdığım için hani hangisiyle yol yürüyebiliriz diye karar verdim. Sizin döneminizde olup benim dönemimde yol yürüyemeyeceğim arkadaşlar olmuştur; onları da sizin çok sevmenize rağmen bazılarını liste dışında bırakmışımdır. Siz de bir gün dönüp bana "Ya şunu da listeye niye koymadın?" demediniz.
Ekrem İmamoğlu: Yani basiretsiz bir suç örgütü lideriyim bu arada! İkinci olarak bunu hani ifade etmek istiyorum. Çok önemli çünkü. Bu işlem oluşurken, yani bir siyasi hat kuruluyor. Aynı şekilde 2024'ü de yaşadınız. Bakınız Sayın Başkan, inanın Beylikdüzü benim ailemdir yani, o kadar net. Hani Mehmet Bey'in planlama şu bu ama. Hani benim çok birebir hayalim geçmiştir. Yani 3 bine yakın aileye de ev vermiş, ev satmış bir iş insanıyım bu arada. Onu da söyleyeyim yani. Hani ben neredeyse bir ilçe kadar insana birebir ev yapmış bir insanım. Dolayısıyla ayrı bir bağım var. Bu kadar da tanışıklığın, tanıdıklığın var insanlarla. Mehmet Murat Çalık'la 2019'u bırakın, gelelim 2024'e. Aynı şekilde size herhangi bir meclis üyesi "Şunu şunu yaz, şunu şunu al" vesaire bir telkinim olmuş mu burada? Bırakın talimatı.
Mehmet Murat Çalık: Yok Başkanım öyle bir şey. 2024’te de olmadı Sayın Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: Hayır 2 seçim olduğu için anlatmak zorundayız Sayın Başkan. Bu niye önemli? 2009 niye buradayız da bir şeyidir. 2009'da %30'la seçim kaybeden bir partiyiz. 2014'te %51'le seçim kazandık. 2019'da %54'lerle seçim kazandık. 2024'te yani %30'dan %60'a çıkan bir 15 yıllık seyir var. Yani bu mesele bir suç örgütü değil, örgütlü bir siyasi çalışmanın ürünüdür. Onu ifade edeyim. Peki 7 yıldır görev yapıyorsun Sayın Başkan. Yani bir belediye başkan yardımcısı veya bir müdür veya bir yönetici veya bir danışman... Bakın tek bir bunu söylüyorum Sayın Başkan; siyasette bu Türkiye'de çok nadir, o parti bu partide. Bakın burada iddialı konuşuyorum. Mevcut iktidar partisi o konuda çok şaibelidir de! Bir tek kişi size "Şunu yönetici yapacaksınız" diye direkt ya da dolaylı, ama memur ama siyasi bir öneri, bir dayatma... Bak öneri bile yapmadım. Niye? Beylikdüzü'nde hassasiyetim var, kendi demokratik yapısıyla yürüsün diye. Talimatım veya bir zorlamam olmuş mudur size?
Mehmet Murat Çalık: Kesinlikle olmamıştır Sayın Başkanım. Hatta Beylikdüzü'nde şöyle bir zorluğu da sırtımda taşıyarak iş yaptım. Belki Sayın İmamoğlu da şimdi duyacak bunu. Beylikdüzü'nde 2019 yılında ki kendisi Büyükşehir Belediye Başkanı olmak için yola çıktığında ve Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde, benim bütün bürokrat arkadaşlar, hiç tereddütsüz hepsi, Büyükşehir Belediyesi’ne gitme arzusu içerisindeydiler. Hani Sayın İmamoğlu'yla birlikte Büyükşehir'de görev alan arkadaşlarımız oldu ama gitmeyenlerin de aklı emin olun başkanım sizle birlikte Büyükşehir'e gitti. Ben bu adamlara yeniden Beylikdüzü'ndeki motivasyonu sağlamakta o ilk aylarda çok zorlandım. Sizin bana herhangi bir müdür, şef, başkan yardımcısı öneriniz olmadığı gibi, hani ben bir de böyle bir zorluğu yaşadım. Diğer ilçeler yaşamamıştır, ben Beylikdüzü olarak yaşadım. Çünkü herkes, inanın çöpte çalışan, sokak süpürgecisi olan arkadaşım bile "Büyükşehirde ben bir şef olurum" duygusuyla hareket ediyordu. Siz çünkü o kadar sıcak bir 2014-2019 arası insanlarla diyalog yaşadınız ki... Yani ben dedim ki herhalde ben Sayın İmamoğlu'yla hiç çalışmadım, hep onlar çalıştı!
Ekrem İmamoğlu: Uzattın mı biraz? Tamam. Duygularımız yüklü biraz. Devam ediyorum. Son evet, tamam. Ne yapalım? 1 yıldır hasret gideremedik böyle burada sizin sayenizde biraz sohbet etmiş olduk. Görev dönemimizde bu yönetici kısmını sorduktan sonra Sayın Başkanım, Mehmet Murat Çalık Başkanım; Beylikdüzü'ndeki ideallerimiz, ki ben iddiayla söylüyorum 2013'te seçim taahhüdü olarak hazırladığımız ne varsa %90'ına yakınını 12 yılda başardık. İdeallerimiz, Beylikdüzü'nü halka kazandırmamız, halka kazandıracağımız projelerimiz veya İstanbul'a yönelik senin mesleğinden dolayı yaptığımız, kurduğumuz belediye başkanları masası vesaire gibi hususların dışında tek bir kişi üzerinden ya da tek bir menfaat ilişkisi üzerinden bir diyalog, bir masamız, bir toplantımız... Yani şu yaklaşık nereden baksanız 12 yıl, 13 yıllık siyasi iş birliğimizde böyle bir masada bulundunuz mu? Birlikte böyle bir gündemimiz oldu mu? Böyle bir ortama şahitlik ettiniz mi?
Mehmet Murat Çalık: Herhangi bir ifade edildiği gibi, herhangi bir masada bulunmadım. Şahitliğim de olmadı Sayın Başkan.
Ekrem İmamoğlu: Böyle bir gündemimizin olmadığının yanı sıra söylediğiniz gibi herhangi bir iş insanı veya herhangi bir taşeron firma... "Şuna iş ver, şuna para kazandır, şunun işte işini yap" ya da usulsüz bir teklifte size bulundum mu Sayın Başkan?
Mehmet Murat Çalık: Yok Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: Şimdi şöyle söyleyeyim: Sayın Başkan, bu çok önemli gerçekten. Mehmet Murat Çalık da çok ciddi bir sürece değindi ve ifadelerde bulundu. Ağır bir yük taşıyoruz yani bizler. Çok ağır yük taşıyoruz ve burada verdiğimiz Beylikdüzü'nü savunmak, İstanbul'u savunmak, kendimizi savunmak değil. Bu gerçekten tarihe geçecek bir demokrasi mücadelesine dönüşmüştür. Dış müdahalelere maruz kalıyoruz Sayın Başkan. Yani ve gerçekten hala maruz kalıyoruz. Hala İstanbul Savcılığı ya da farklı makamların müdahaleleriyle karşılaşıyoruz ve zorda kalıyoruz.
Bu soruları sorarak sizi aydınlatmanın, sizi bilgilendirmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü zor bir iş yapıyorsunuz ve biz zor bir süreçten geçiyoruz. Yalan ve iftirayla onlara cevap verme zorunda, bir de tutukluluk haliyle bütün arkadaşlarımın yaşadığı ortamı yaşıyoruz. Ağır bir iş bu yani. Çok ağır bir iş bizim için. İnsanların, çocukların, kadınların, ailelerin buradaki kişilerin mağduriyetlerine girmeyeceğim ama gerçekten bu iş ağır bir iştir. Ve lütfen bugüne kadar gösterdiğiniz itinayı görüyorum, bunu koruyarak devam edin ama bu ülke, bu millet sizden gerçekten önemli bir sorumlulukla bu süreci yönetmenizi bekliyor. İnşallah tarih yazarsınız.
Gerçekten bu iş öyle basit siyasi cümleler kurarak... Niye müdahaleden bahsettim Sayın Başkan? Hala hem makamı İstanbul'dayken hem makamı Ankara'dayken hala şu yürüttüğünüz diyalogla işin doğrusunu bulma gayretinizde "asrın yolsuzluğu" diye tariflenen bir işlemin içindeyiz. Bakın asrın yolsuzluğu, bir siyasi kişilik, hele hele adaletin başındaysa diyemez. Ama bu zor bir iş. Onun için lütfen buna imtina edin. Bu gerçekten etki altında ders notu satmaya benzemez. Onun için ısrarla söylüyorum ki, ısrarla ifade ediyorum ki burada "asrın yolsuzluğu" değil, arsızın hukuksuzluğuyla mücadele ediyor ve demokrasi mücadelesi veriyoruz. İlginize, özeninize teşekkür ediyorum. Mehmet Murat Çalık başkanım, Allah seni korusun.
10.42 | İMAMOĞLU'NDAN DURUŞMA SALONUNDA ÇEKİLEN GÖRÜNTÜLERE TEPKİ: BİZE DE ZARAR
"Çekilen fotoğraflar bizim yargılamamıza da zarar verdiğini söyleyebilirim. Bu hususta herkesin özenli davranması faydalı olacaktır. Sizin olmadığınız sırada çekilen görüntüler çok önemli değil ama sizin burada olduğunuzda çekilen görüntüler bize de zarar veriyor."
10.25 | MURAT ÇALIK'A ADEM SOYTEKİN İLE TANIŞIKLIĞI SORULDU
Duruşma, dün yaklaşık 5 saatlik savunma yapan tutuklu belediye başkanı Murat Çalık'ın çapraz sorgusu ile ile başladı:
Mahkeme Başkanı: Savunmaya geçmeden önce bir ek savunma yapalım. Eylem bir yönünden TCK 8 demişsin ya, bunun yanına 58 yaz. Eylem 1 yönünden 252/5. Eylem 6 yönünden 2 kez 252/2-T-5. Eylem 10 yönünden 43/1. Tüm eylemler yönünden 58/9 ve 39/1 maddesinin uygulanma ihtimaline binaen tek savunma hakkı verdik. Süre talebimiz var mıdır? Rektöre ilişkin avukatlarımızdan...
Avukat: Sayın Başkanım, siz şimdi bu maddeleri söylediniz. Şimdi o maddeleri Sayın Başkanım ifade ettiniz; müvekkil bakımından çok anlamlı olmayabilir. Bir uygulamayla bir araya geliyoruz, evet. Ama özellikle 39. maddeye ilişkin bir tespitiniz olduğuna göre, kamu görevlisi olup olmamayla ilgili tartışma anlamında bunu ifade ettiniz. Burada bizim bakımımızdan şu anda bir savunma yapılmasında bir mahsur yoktur.
Mahkeme Başkanı: Savunmaya başlayabilirsiniz. Benim soracağım tek bir soru. Genel ayrıntılı yaptınız zaten eylemlere ilişkin. Tek tek o beyanların her biriyle ilgili sormayacağım zaten. Genel itibarıyla süreç içerisinde yaşadıkları kaygı nedeniyle bu yönde beyanda bulunduklarını genel itibarıyla anlattınız. Adem Soytekin ile ilgili kısımlarda ayrıntılı bir anlatımınız olmadı. Adem Soytekin ile ilişkiniz nedir? Tanışıklığınız nedir? Neden bu yönde bulunmuş? Bunlara ilişkin söyleyeceğiniz bir şey var mıdır?
Mehmet Murat Çalık: Tamam, söyleyeyim. Adem Soytekin’i ben 2014 yılında Beylikdüzü Belediyesi’nde danışman olarak göreve başladığım dönemde tanıdım. Hatta kendi ifadesi de var; bana kollukta veya savcılıkta Adem Soytekin ile ilgili bir şey sorulmadığı için ben herhangi bir şey söylemedim ama kendi söyledikleri doğrudur. Bir toplantıda kendisiyle tanıştım, hatta bir ortağı daha vardı o toplantıda. Mimar olan bir ortağı vardı, ismini şu an hatırlamıyorum ortağının. Adem Soytekin, Beylikdüzü’nde 2014 yılından itibaren tanıdığım bir iş insanıdır. Bir taraftan da tabii Trabzonlu olması... Her ne kadar ben çok hemşehricilik yapan bir insan değilim Sayın Başkanım ama hem yaşça benden küçük olması; mesela Adem Soytekin bana 'Başkanım' demedi hiçbir dönem, hep 'Abi' olarak hitap etti. Beylikdüzü’nde bulunan müteahhitlerin büyük bir kısmı da bana mesela 'Mehmet Abi olarak seni daha çok seviyoruz' derler. Hiçbir zaman için ne danışmanlık dönemimde ne de belediye başkanlığı dönemimde —tabii ki o makamın sorumluluğunun farkındayım— karşı taraftaki müteahhit arkadaşlara bunu hiçbir zaman geçirmedim. Yani hiçbir dönem benim için Yakuplu’da 10 tane daire yapan, sokak arasında müteahhitlik yapan bir insan da aynıdır; çok büyük projeler yapan kişilere de aynı şekilde davranırım. Adem ile tanışıklığımız vardır. Zaman zaman Trabzonspor ortak noktasında kesiştiğimiz maçlara beraber gitmişliğimiz var, birlikte yemek yemişliğimiz var.
Tanımadığım bir insan değil Adem Soytekin. O bölgede de birçok müteahhitin taşeronluğunu da yapmıştır, ben öyle tanıyorum kendisini. İşini de iyi yapar bu arada. Seyfi Beyaz konuşmasında diyor ya; 'Adem Soytekin işini iyi yaptığı için biz ona yüklenici olarak kaba inşaatı verdik.' Bölgede herhalde kaba inşaatını yapmadığı, emek vermediği proje yoktur diye düşünüyorum; o kadar detaylı bilmiyorum ticari ilişkilerini. Ama bizim eylemler bazında da, mesela 11. Mahalle özelinde 2020 tarihinden itibaren Sayın Başkanım zaten hukuki bir sürecin içerisindeyiz. Ve o hukuki sürecin içerisinde de Adem Soytekin var, Ali Gül var, Zafer Gül var, ben varım, Adem Soytekin var. Cumhuriyet Savcılığı’nın benim hakkımda vermiş olduğu takipsizlik kararı Büyükçekmece’de o dönem Adem Soytekin de. Dolayısıyla sadece biz Adem Soytekin ile bu eylem içerisinde hangisiyle ilgili konuşmuşuzdur diye söyleyecek olursam; sadece 11. Mahalle özelinde konuştuk. Çünkü birisi hakkımızda suç duyurusunda bulunmuş, devamlı ifadelerini değiştirmiş. Onu da beyanlarımı verdim. Dolayısıyla kendisini yakinen tanırım; ailesini tanırım, evlatlarını bilirim, eşini tanırım. Tanıdığım bir şahıstır. Ama yani böyle 'Adem Soytekin’e şunu verin, bunu verin' şeklinde bir beyanım olmadığını zaten beyanlarımda da söylemiştim ama kendisini tanırım. Onun haricinde biraz daha detaylandırmama gerek var mı bilmiyorum. Teşekkürler.
Mahkeme Başkanı: Evet, sanıklara sorumuz var. Bu arada uyarıyı da yapacaktım girişte, onu da atladım. Yani dün de aynı durum yaşandı, önceki gün de yine aynı durum yaşandı. Sizin sorunuzla da aslında biraz bağlantısı da var. Özellikle vekillerimiz tarafından, milletvekillerimiz tarafından ısrarlı olarak görüntü çekilmeye hâlâ devam ediliyor. Dün de isim vermek istemiyoruz ama tespitler var bu yönde. Sürekli heyetimizi de gösterecek şekilde sosyal medyadan paylaşım yapıyorlar. Sürekli görüntü çekiyorlar, uyarıyoruz, ısrarla devam ediyorlar. Bu hususta özellikle yine salonda bulunan izleyici kısmındaki milletvekillerimize de aynı şekilde belirtmiş olayım. Bu tutuma devam etmeyelim. Yasal hükmü belli, ısrarla uyarıyoruz. Buna da dikkat edersek seviniriz.