Halk TV Canlı Yayın
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Her ülkenin, ‘devleti’ ve milletin ‘birliğini’ temsil edecek, devlet organlarının ‘düzenli ve uyumlu’ çalışmasını sağlayacak ‘yüce’ bir makama ihtiyacı vardır.

Akıl ve sağduyu, bu makamdaki kişinin mutlaka ‘tarafsız’ olması gerektiğini söylüyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki Cumhurbaşkanı yemini de ‘tarafsızlığa’ vurgu yapıyor: “..üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim”. Ama, ‘Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir’ hükmü 16 Nisan referandumunda Anayasa’dan çıkartılırken yemin metnine dokunulmayınca ortaya bir ‘çarpıklık’ çıkıyor.

O zaman bu çarpıklığı anlatmak için bir avuç insan çok çabaladı, ama anlatılamadı..

Her zaman yaptıkları gibi Zübük ‘kurnazlığına’ başvurdular, “Canım, bu kuralın kalkması partiyle olan ilişiğin ille de kalması veya siyasi parti liderinin o ilişiği devam ettirme zorunluluğu var demek değildir. Belki de üye olmayacaktır” dediler—bıyık altından gülerek..

‘Tek parti’ dönemini, 1924 Anayasası’nı örnek gösterdiler. Parti içinde aklı başında birkaç kişiden biri olarak bilinen, eski meclis başkanı Mehmet Ali Şahin bile, “Bir cumhurbaşkanının partili olması onun yanlı davranacağı anlamına gelmez. ‘Bu böyle olmaz, yanlış yapar, taraflı davranır’ diyenler, Atatürk, İsmet İnönü ve Celal Bayar’a bühtan ediyorlar” demişti.

Venedik Komisyonu da uyardı, “Belirli bir siyasi partiye yakın bağlılığı olan bir kişinin, böyle [tarafsızlık geretiren] bir görevi üstlenebileceği kuşkuludur. Sırf bu koşulun şimdi yürürlükten kaldırılıyor olması bile, siyasi partizanlığın arzu edildiğinin bir işaretidir” dedi.

Nitekim, Anayasa değişiklikleri 2019 seçimlerinden (!) sonra yürürlüğe girecekken bu  ‘derhal’ yürürlüğe girdi. Mevcut cumhurbaşkanı hemen 2 Mayıs’ta, daha önce ilişiğini kestiği (!) partiye tekrar üye oldu, 21 Mayıs’ta da genel başkan seçildi.

Yeni rejime ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ diye bir de isim uydurdular. 

Bazı şeyler yaşanmadan anlatılamıyor, anlaşılamıyor. Ama artık biliyoruz. Aynı ‘kişinin’ hem devlet başkanı, hem hükümet başkanı, hem parti başkanı, hem yasamanın başı, şimdi de bütün belediyelerin başkanı olduğu düzen, ‘tek parti’ düzeninden, ‘tek adam’ rejimine evriliyor.

Türkiye gibi bir ülkeyi, böyle—kabile gibi—yönetmeye kalktığınızda sistem tıkanıyor..

Geçtiğimiz hafta, partili ama tarafsız (!) cumhurbaşkanı, NTV ve Star Tv televizyonlarının ortak seçim programına katıldı.. AKP genel merkezinde.. Bir saat kırk beş dakika..

Cumhurbaşkanlığı forsu da taşınmış.. Ortada ‘Cumhurbaşkanı Özel’ yazısı’, iki yanında partinin flamaları.. Salonun üç yanındaki elektronik panolarda da cumhurbaşkanlığı forsu dönüyor.. Altta ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan NTV/Star’da’, ‘Yerel seçime son 33 gün..’ yazıları.. Aslında, parti genel merkezinde, parti genel başkanının, seçim propagandası.!

Koltukların ucuna ilişmiş iki ‘görevli’ ellerindeki kağıtlardan soruları (!) okuyorlar.

“Türkiye 31 Mart günü kritik bir seçime gidiyor. Yerel yönetimler ve mahalli idareler seçimi.. Çok önemli, çok değerli, çok özel bir konuğu ağırlıyoruz.. Ak Parti genel merkezindeyiz. Sayın Cumhurbaşkanı hoşgeldiniz.” Bir kez bile ‘genel başkan’ lafını ağızlarına almıyorlar.

İlk on dakika ‘doğum günü’ güzellemesi.. Bay Kemal’le başlıyor, mitingler, toplantılar, tv programları, anketlerle devam ediyor. Cumhur ittifakını anlatıyor. “Anketlere güvenim kalmadı.. En büyük anket 31 Mart. Halkıma güveniyorum, Hakk’a güveniyorum, Rabbim inşallah bizleri mahcup etmeyecek” diyor.

‘Tarafsızlık’ yeminine—şeklen de olsa—sadakat yönünde, en küçük bir çabası yok..!

‘Soruların’ hepsi malum konular.. ‘Beka’, Ce-Ha-Pe, çöp-çukur-çamur, ‘trenden inenler’, tanzim satışları, 2.5 milyon istihdam, askerlik sistemi.. Elinde hiç not yok, ama gayet rahat.. Teklemeden, duraklamadan konuşuyor—neredeyse soruların sonunu bile beklemeden..

Beka sorusuna, “[D]emokrasi, bu noktada bizim biliyorsunuz sistem olarak şu anda uygulama alanımızı oluşturuyor” diye cevap veriyor, nasıl oluyorsa oradan ‘bekaya’ atlıyor, “Yereldeki beka sorunumuzun neticesi 31 Mart’tır, onu hafife alamayız” diyor.

“Ya unuttular, ya unutturmak istiyorlar. Güneydoğudaki şehirlerimizde PKK’lıların kazdığı çukurları nereye acaba saklayacaksınız? Nasıl unutturacaksınız bize bunları..?” Aynen böyle..

“Türkiye’de Kürdistan diye bir bölge, var mı? Sen nasıl olur da benim ülkemi bölersin.! Eğer Kürdistan aşkın varsa Irak’ın kuzeyinde Kürdistan var, buyur oraya git..”

Aslında unutmadık..! O çukurlar kazılırken PKK’yla Oslo’da yapılan siyasi müzakereleri, birileri kameralar önünde silahlı PKK’lılarla kucaklaşıp öpüşürken, valilere verilen ‘dokunmayın’ talimatlarını, PKK’ya “Size yan gözle bakan emniyet müdürü falan varsa bize söyleyin” demeleri, başka birilerinin de geçmişte ‘Kürdistan’ lafını kullandıklarını, elbette unutmadık.. Ama görevli gazeteciler dut yemiş bülbül gibi.. Uslu uslu oturuyorlar.

Ankara’da Özhaseki “Zaten öne çıkmış vaziyette, inşallah daha iyi olacak”. Binali Yıldırım Bey’in Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “En geniş anlamda bir belediyecilik sayılır”. “İzmirli, Binali Bey’i belediye başkanı seçmedi. [Ama] İzmir halkının çok daha modern bir yaşama kavuşması için Nihat Bey’i seçmesi gerekiyor”-muş.. Çok daha modern bir yaşam..!

‘Bizim trenden inip başka trene binenlerden’ söz ederken, ağzından “Adeta bir satranç oynar gibi” kaçıyor, hemen düzeltiyor: “Ben iyi satranç bilmem yalnız..”. Ayrılanlar olmuş, ama onları kovmamışlar, gidin dememişler.. “Biz bugüne kadar kimseyi tasfiye etmedik” diyor..

“Dürüstlük, samimiyet, sadakat çok önemli” de diyor.

‘Tanzim satışları’, domates, biber, bakliyat üzerinden operasyon çekmeye kalkanlara karşı alınan tedbir-miş.. Ekonomik suikast (!), vatandaşa darbe (!) yapanlar var-mış..

TOBB’da ‘Bakan arkadaşları vs ile’ bir toplantı yapmışlar, orada “Böyle bir rakam [bir yıl içinde 2.5 milyon yeni istihdam, yani iş] çıkmış, söz verilmiş, kayıtlara girmiş-miş..

Evet, dürüstlük ve samimiyet, gerçekten çok önemli..!

Muhalefet belediyeleriyle ilgili söylediklerinin hepsi yanlış, gerçek dışı mı? Haşa..! Bugün bir ‘başarı’ şansı varsa, muhalefetin başarısından değil, AKP kadrolarının başarısızlığındandır.

Bu programın asıl sorunlu bölümü dış politikayla ilgili.. Görülüyor ki, tek karar vericinin, milli güvenlik, savunma ve dış politika, yani beka ile doğrudan ilgili alanlarda ciddi bilgi eksiklikleri, daha da vahimi ‘yanlış’ bildiği şeyler var. Üstelik, ‘milli’ beka konuları—yaygın ve iddialı söylemin aksine—parti işleri yanında ikinci planda kalıyor..

Fırat’ın doğusundaki güvenli bölgeyi, ne Fransa’ya, ne Almanya’ya, ne kendilerine (ABD’ye) bırakamazlar-mış.. Ama, Fransa (Cumhur)başkanı Macron, “Suriye ve güvenli bölge konularını görüşmek” isteyince, “Şimdi seçim sath-ı mailindeyiz.. Seçim kampanyaları var, bir fırsat bulduğumuzda [Bekleyin] biz size döneriz” demişler.. Aynen böyle, kendi ifadesi..

Trump’ın Orta Doğu baş danışmanı Damat Kushner gelecek.. “Çad Cumhurbaşkanı gelecek, kanaat önderleriyle bir toplantı var. Belki bir ara ben de kabul ederim” diyor. Kanaat önderleri, ‘bölgede’ yaşanan oy oranı sorunlarına deva (!) olacaklar.. Ve, öncelik veriliyor..

Aşiretler “Türk askerini buraya [Menbiç’e ] bekliyoruz, biz sadece onlara güveniyoruz” diyorlarmış.. Trump, Obama’nın oradaki tavırlarından son derece rahatsız olduğunu açıklamış.. Ayrıca İdlib ‘olayımız’, orada da ‘gözetleme kuleleriyle’ (Gözlem noktaları demek istiyor. Bu hatayı sürekli yapıyor..) ilgili ‘çalışmalarımız’ var-mış. “Rusya’yla da biz orada uyum içerisindeyiz” diyor. Ama, İdlib’deki terör gruplarının bazı yanlışlarına (!) karşı elimizden gelen her türlü adımı atarken, Rusya’yla bazı nüans farkları (!) oluyormuş..

Halbuki Türkiye, İdlib’de Rusya’yla, Fırat’ın doğusunda ABD ile, Menbiç’te her ikisiyle de karşı karşıya..! Ortada uyum değil, tedbir alınması gereken açık bir çatışma var..

Adana Mutabakatı ve S-400’lerle ilgili ifadelerinde inanılması güç hatalar ve yanlışlar var..

Adana Mutabakatı’yla bizim teröristleri ‘kovalama’ hakkımız var-mış.. Baba Esad’la 1998’de imzalanan mutabakat—aklında kaldığı kadarıyla—bir daha yenilenmemiş.. Dolayısıyla “Bu mutabakat sebebiyle” bu adımı—Suriye’ye müdahale—atmış.. “Olay budur..!” diyor. İlginçtir Dışişleri Bakanı da aynı kelimelerle, hep aynı hikayeyi anlatıyor, ama ‘olay’ bu değil..!

Çünkü, Suriye’yle olan ‘Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması’, 21 Aralık 2010’da imzalanıyor, Başbakan Erdoğan tarafından 9 Şubat’ta Meclis’e sevkediliyor, 26 Nisan 2011’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giriyor—ve halen yürürlükte..

S-400’ler ‘savunma’ sistemiymiş..! Yunanistan [da] S-300’ü almış.. “Onlara sesiniz çıkmıyor, niçin Türkiye’ye haksızlık yapıyorsunuz?” diyor.. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de kendisini haklı buluyormuş.. Zaten, Sayın Trump da “bu noktada kendisine hak vermiş..”

Bu ifadelerin, bu seviyede ve bir canlı yayında sarfedilebilmiş olması gerçeküstü..!

Birileri—örneğin Dışişleri Bakanı—Cumhurbaşkanı’na, Suriye’yle imzalanan 21 Aralık 2010 tarihli anlaşmanın getirdiği yükümlülükleri, BM Sözleşmesi’nin 51. maddesini, Stoltenberg’in 14 Eylül 2018 günü Vaşington’da Heritage Foundation’da yaptığı konuşmada S-400’ler için neler söylediğini, Sayın Trump’ın (!) onayladığı ABD 2019 Milli Savunma Yetki Kanunu’nun ilgili bölümlerini anlatmalı.. Ama önce Bakan Bey’in kendisi bunlara bakmalı..

Bu arada, ‘kırk dokuz yıl (askerlik) hizmeti’ olan Milli Savunma Bakanı da hava ‘savunma’ sistemlerinin ‘savunma’ mı yoksa taarruzi sistemler mi olduğunu, bu bağlamda Yunanistan’ın S-300’leri alışının 1990’lara uzanan hikayesini—herhalde biliyordur—ve S-300’lerin bugün Girit’te ne yaptıklarını (!) anlatırsa iyi olur..

Avrupa parlamentosunun aldığı kararların, raporların hiçbir kıymeti harbiyesi yok-muş.. (Onu biliyoruz, hep söylüyorlar..) Kopenhag kriterleri olmaz(sa), adını ‘Ankara kriterleri’ koyar yolumuza devam edermiş-iz.. Buraya kadar tamam.. Ama “Kriterleri hazırlamak zor değil, ekipleri kurup bu kriterleri hazırlarız” deyince bir sessizlik oluyor.. Durup görevli gazeteci hanımın yüzüne bir süre bakıyor ve “Bilmiyorum, oldu mu?” diye soruyor.. Gazeteci hanımın yüzü ‘ekiplerin hazırlayacağı kriterler’ lafını duyunca kimbilir ne hal aldıysa..

Belli ki kendisine ‘Kopenhag kriterleri’ de anlatılmamış.. Bilse, elbette böyle söylemez.

Programın en çarpıcı yorumu sona doğru: “(Venezuela’yı) öyle anlatıyorlar ki sanki her taraf açlık, sefalet, şu bu falan..” Böyle bir şey yok-muş. Venezuela’nın altınına, elmaslarına, bilmem nelerine—her nedense ‘petrol’ demiyor—el koyma operasyonuymuş.. Guaido’nun önce, “Neyin, ne olduğunu öğrenmesi lazım” diyor.

Haklı, önce neyin, ne olduğunu öğrenmesi lazım—Guaido’nun..!

Bütün bunları, etrafındakiler kendisine anlatmıyor mu, uyarmıyor mu diye, haklı olarak sorabilirsiniz. Cevabı bende değil.. Ama doğru soru şu: etrafında kim var, ne kadar dinliyor?

Trump’ın damadı Kushner’le “Bir ara” ekonomi ve bölge sorunlarını görüşüyor—iki saat.. Yanında sadece damat bakan.. İki damat, sonrasında başbaşa da görüşüyorlar. Dışişleri, milli savunma, ticaret, sanayi bakanları namevcut.. Cumhurbaşkanı yardımcısı bile yok..!

Asıl sorulması gereken, bu kadar vahim bir durumu muhalefetin niçin hiç dillendirmediği.. “Canlı yayın totalde 51. (%1) oldu, zaten kimse izlemiyor” diyecek halleri yok herhalde..!

Onlar da bilmiyor, bilseler de aldırmıyorlar..! Kimse kusura bakmasın.

Mehmet Ali Şahin, iki yıl önce bugünlerde ‘partili cumhurbaşkanı’ tartışılırken, “Partili bir cumhurbaşkanı daha dikkatli davranır. Bir hata yaptığında faturanın kendisine, mensubu olduğu partiye kesileceğini bilir” demişti. Haklıydı.. Fatura çok yakında kesilecek.!

Ama, demokrasi ve iyi yönetim umudu hala Kaf Dağı’nın ardında.. Böyle olmamalı..!

Bu yazı toplam 1711 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazıları »