Okullar açılırken eğitim sistemimizle ilgili öne çıkan sorun alanları nelerdir?

“Türkiye’de Devlet Okulu Neden Hedefte kitabımda da belirttiğim gibi iktidarın eğitimle ilgili bakışında iki ana damar temel politikaları belirlemektedir: New Con yani yeni muhafazakar bakış ve yeni liberal ekonomi politikaları.”

Prof. Dr. Hasan Şimşek ile 2026-27 eğitim öğretim yılı başlarken eğitim sistemimizle ilgili öne çıkan sorun alanlarını konuştuk.

Hocam 2026-27 eğitim öğretim yılı başlarken eğitim sistemimizle ilgili öne çıkan sorun alanları nelerdir?
Bu sorun alanlarını 6 başlık altında kısa kısa tartışmak istiyorum.
1. Temel eğitimde eksiklikler devam etmektedir
Temel eğitimde eğitimin "kalbi" niteliğindeki alanlarda ciddi eksikler ve derinleşen krizler bulunmaktadır. BUnları şöyle sıralamak mümkündür:
• Okul Öncesi ve Taşra Eşitsizliği: Büyükşehirlerdeki imkanlar ile kırsal bölgelerdeki veya dezavantajlı mahallelerdeki okullar arasında hâlâ büyük bir uçurum vardır.
• Özel Okul - Devlet Okulu Makası: Özel okul ücretlerinin aşırı yükselmesi, orta ve alt gelir grubundaki aileleri tamamen devlet okullarına mahkûm etmiştir. Devlet okullarındaki kalabalıklaşma ve donanım eksiklikleri fırsat eşitsizliğini artırmaktadır.
• Yeni eğitim-öğretim yılına girerken okulların en temel operasyonel sorunlarının başında ödenek, temizlik personeli (İşgücü Uyum Programı vb. geçici çözümler) ve güvenlik gelmektedir. Birçok devlet okulunda velilerden "bağış" adı altında para talep edilmesi veya temizlik malzemelerinin veliler tarafından karşılanması yapısal bir bütçe sorununa işaret etmektedir.
• Öğretmen atamalarındaki mülakat tartışmaları, sözleşmeli/ücretli öğretmenlik modelleri ve öğretmenlerin ekonomik/sosyal haklarındaki erime, eğitim kadrosunun motivasyonunu zedeleyen en büyük eksiklerden biridir. "Nitelikli bir eğitim, mutlu ve güvencede bir öğretmenle başlar" prensibi ne yazık ki sekteye uğramaktadır.
• Son dönemde kademeli olarak hayata geçirilen yeni müfredat modelleri (örneğin "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli"), içerik, ders kitaplarının basımı, öğretmenlerin bu yeni sisteme adaptasyon süreçleri ve pilot uygulamaların yeterince tartışılamamış olması nedeniyle sahada ciddi bir bocalama ve belirsizlik yaratmaktadır.

2. Ortaöğretim kurumlarına (Liselere) mescit
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bünyesindeki okullarda ibadethane (mescit) açılması konusu, doğrudan Bakanlığın uzun süredir uyguladığı Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği'ne dayanan bir uygulamadır. BU konuda il milli Eğitim müdürlükleri valiliklerle işbirliği içinde süreci hızlandırmışlardır.
Yönetmelikte yer alan "talep olması durumunda ibadet amaçlı kullanılmak üzere uygun bir mekân ayrılabilir" maddesi çerçevesinde okullarda mescitler açılabilmektedir. Bu konu, özellikle valiliklerin yerel genelgeleri (örneğin yaz döneminde İstanbul Valiliği'nin okullarda cuma mescidi oluşturulmasına yönelik talimatları) ve eğitim sendikalarının tepkileriyle sık sık kamuoyunun ve siyasetin gündemine gelmektedir.
Bu durum, uzun süredir uygulanan devlet okullarının muhafaakar bir nesil yaratılabilmesi için araç olarak kullanılması politikasından taviz verilmediğini göstermektedir. Türkiye’nin daha dindar değil daha yaratıcı düşünen, bilime kendine rehber edinmiş bir nesle ihtiyacı vardır. Tarihte nüfusu daha dindar yapılarak kalkınmış bir ülke yoktur. Bu durum ülkemizin geleceğine kurulmuş bir tuzaktır. Bu politikadan acilen vazgeçilmesi gerekmektedir.

3. Öğretmenlere önlük zorunluluğu
2026 yeni Eğitim-öğretim yılı öğretmenlere önlük zorunluluğu tartışması ile başladı. Bakanlığın bu uygulamasının altında şu gerkçeler vardır:
• Mesleki Saygınlık ve Temsil Sorumluluğu: Bakanlık genelgelerinde, eğitim çalışanlarının kılık kıyafetlerinin kamu hizmetinin ciddiyetine, mesleğin vakarına ve temsil sorumluluğuna uygun olması gerektiği vurgulanmaktadır. Önlük, mesleki bir aidiyet ve standart simgesi olarak görülmektedir.

• Gelenek ve Eşitlik Algısı: Beyaz önlük, Türkiye eğitim tarihinde özellikle fen bilgisi, atölye veya sınıf öğretmenliğinde bir gelenek olarak da yer bulmuştur. Öğretmenler arasında kıyafet odaklı olası ekonomik veya sosyal farklılıkların görünürlüğünü azaltarak ortak bir kurumsal aidiyet ve "eşitlik" atmosferi yaratılması amaçlandığı ifade edilmektedir.
• Öğrencilere Örnek Olma: Öğretmenlerin düzenli ve standart bir mesleki kıyafetle sınıfta bulunmasının, öğrencilerin okula bakış açısını ve disiplin algısını olumlu yönde etkileyeceği savunulmaktadır.
• Okul İçi Düzen ve Güvenlik: Yeni eğitim-öğretim yılı genelgelerinde okul güvenliğine, veli girişlerinin kontrol altına alınmasına ve kurum içi hareketliliğin düzenlenmesine dair sıkı tedbirler yer almaktadır. Öğretmenlerin önlük giymesi, okul binası içinde kimin öğretmen, kimin dışarıdan gelen bir ziyaretçi veya yabancı olduğunun öğrenciler ve yönetim tarafından anında ayırt edilebilmesini (güvenlik ve pratiklik açısından) kolaylaştıran bir unsur olarak da değerlendirilmektedir.

Bakanlığın bu kararı eğitim camiasında ve sendikalarda farklı tartışmalara da yol açmıştır:

• Mesleki Otonomi ve Güven Eksikliği Eleştirisi: Bazı öğretmen sendikaları ve eğitimciler, öğretmenliğin yükseköğrenim gerektiren profesyonel bir meslek olduğunu, kılık kıyafetin zorunlu bir önlükle merkezi olarak denetlenmeye çalışılmasının öğretmenin mesleki iradesine ve özgürlüğüne müdahale anlamı taşıdığını savunmaktadır.
• Gerçek Sorunların Üzerini Örtme Tartışması: Eleştirel yaklaşan çevreler; okulların bütçe yetersizlikleri, temizlik personeli eksikliği, öğretmenlerin ekonomik sıkıntıları ve altyapı problemleri gibi daha acil yapısal sorunları dururken, odak noktasının kılık kıyafet düzenlemelerine çevrilmesini eleştirmektedirler.
Bazı öğretmenlerin şeriat çağrıştıran uzun sakallarla, potur ve şalvarla okula gelmelerinin yolunu açan bakanlık öğretmeneler önlük giydirerek bu çarpıklığa kamuflaj mı hazırlamaktadır?

4. Eğitim fakülteleri ve Milli Eğitim Akademisi
Devlet üniversitelerindeki örgün eğitim programları genel olarak %99,52 gibi rekor bir genel doluluk oranına ulaşmıştır. Eğitim fakültelerinde de bu tablodan farklı bir sonuç çıkmamış, temel branşların çok büyük kısmında kontenjanlar tamamen dolmuştur.

• Yüzde 100 Doluluğa Ulaşan Popüler Branşlar: Devlet üniversitelerinde Okul Öncesi Öğretmenliği, Sınıf Öğretmenliği, Özel Eğitim Öğretmenliği, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık (PDR), Türkçe, İlköğretim Matematik, Sosyal Bilgiler, Tarih ve Türk Dili ve Edebiyatı gibi ana branşlarda kontenjanların tamamı (%100) dolmuştur. Adayların bu alanlara olan ilgisi ve kamuda atama beklentisi bu tablonun temel sebebidir.
• İstisnalar ve Kısmi Düşüşler: Her ne kadar genel tablo tam doluluğa yakın olsa da, bazı branşlarda (örneğin Fen Bilgisi öğretmenliği gibi bazı alanlarda) geçmiş yıllardaki istihdam kaygıları ve kontenjan yapıları nedeniyle bölgesel olarak kısmi boşluklar veya düşük doluluk oranları görülebilmektedir. Ancak ana omurga tamamen dolmuştur.
Vakıf üniversitelerindeki genel yerleştirme doluluk oranı %79,7 seviyesinde kalmıştır (devlet üniversiteleriyle aradaki makas oldukça açıktır). Eğitim fakülteleri özelinde de benzer bir dinamik izlenmektedir:
• Ücret Politikaları ve Tercih Esnekliği: Vakıf üniversitelerinin eğitim fakültelerindeki kontenjanlar (özellikle burslu programlar hariç ücretli veya düşük oranlı burslu kısımlar), artan eğitim ve yaşam maliyetleri nedeniyle adaylar tarafından daha mesafeli karşılanmaktadır.
• Branş Bazlı Ayrışma: Vakıf üniversitelerinde PDR, Okul Öncesi ve İngilizce öğretmenliği gibi popüler ve istihdam alanı nispeten geniş görülen programların burslu ve indirimli kadroları hızla dolarken; ücretli kontenjanlarda veya daha spesifik branşlarda önemli ölçüde boşluklar kalabilmektedir. Adaylar ekonomik koşullar nedeniyle öncelikle devlet üniversitelerini veya vakıf üniversitelerinin tam burslu seçeneklerini zorlamaktadır.
Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; öğretmenlik mesleğine ve eğitim fakültelerine olan ilgi devlet üniversitelerinde zirvedeyken, vakıf üniversitelerinde ekonomik faktörler ve maliyetler doluluk oranlarını aşağı çeken temel etken olmaya devam etmektedir.
Vakıf üniversitelerindeki eğitim fakülteleri (ve öğretmenlik programları) doluluk oranlarının düşmesinde veya ücretli/burssuz kontenjanların boş kalmasında Milli Eğitim Akademisi (MEB Akademisi) uygulamasının doğrudan ve psikolojik bir etkisinin olduğunu söylemek mümkündür. Bu etki birkaç farklı boyutta kendini göstermektedir:
İstihdam Belirsizliği ve "Çift Katlı" Elemeler: Milli Eğitim Akademisi'nin kurulmasıyla birlikte, eğitim fakültesini bitiren bir mezunun doğrudan KPSS puanıyla (veya doğrudan) atanma dönemi sona ermiş, mezuniyet sonrası akademiye giriş ve orada başarılı olma zorunluluğu getirilmiştir.
Adaylar ve aileler açısından bu durum, “Zaten pahalı bir vakıf üniversitesinde okuyup yüksek harçlar ödeyeceğim, okul bittikten sonra bir de Milli Eğitim Akademisi sınavına girip orada uzun bir hazırlık/eğitim sürecinden geçeceğim ve atanmanın garantisi olmayacak” kaygısını tetiklemektedir.
Bu bürokratik ve sistemsel belirsizlik, özellikle maddi fedakarlık gerektiren vakıf üniversitelerini tercih ederken adayların iki kez düşünmesine yol açmaktadır.
Milli Eğitim Akademisi tartışmaları gündeme geldiğinde bu uygulamanın kısa ve orta vadede vakıf üniversitelerinden Eğitim fakültelerini, uzun vadede ve giderek devlet üniversitelerindeki Eğitim fakültelerini olumsuz etkileyeceğini vurguladık. 2026 yılı üniversite yerleştirmelerinde bu durum vahim bir şekilde karşımıza çıktı. Vakıf üniversitelerindeki Eğitim fakültelerinde burslu kontenjanlar dolarken paralı komtenjanlar boş kaldı. Vakıf üniversitelerinin bazılarında Eğitim fakültesi programlarının bir çoğu kapatıldı, bu fakülrelerde görev yapan öğretim elemanlarının çoğu işsiz kaldı.
Devlet üniversitelerinde yer alan Eğitim fakülteleri kontenjanları şimdilik doldu. Ancak ilerleyen yıllarda uzayan Öğretmen eğitimi programları konusunda fayda-maliyet analizi yapacak gençler ve aileler yavaş yavaş devlet üniversitelerindeki Eğitim fakültelerini tercih etmekten imtina edeceklerdir.
5. Eğitime ayrılan pay ilk defa %3’ün altına düştü
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde uzun yıllardır olmamış bir şey oldu. GSYİH’dan Eğitim sistemine ayrılan pay ilk deya %3’ün altına düştü.
2026 Milli Eğitim bütçesi 2 trilyon 896 milyar TL (Yükseköğretim dahil toplam eğitim bütçesi) olarak belirlenen 2026 yılı eğitim bütçesinin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'ya (GSYİH) oranı yaklaşık %2,5 ile %3 aralığında seyretmektedir. 2 trilyon 896 milyar TL yaklaşık olarak 60 milyar dolar yapmaktadır. Bu oranın ortaya çıkmasında asıl neden Türkiye’nin küçülen ekonomisi ve dolayısıyla sektörlerine dağıttığı payın ciddi miktarda azalmasıdır. Dolayısıyla,
UNESCO ve uluslararası platformların gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler için önerdiği ideal hedef ise genellikle GSYİH'nin en az %4 ile %6'sı arasında değişmektedir.
Ancak bu durum, ekonomik büyümeden ve enflasyonist gerçeklikten eğitime ayrılan "gerçek payın ve önceliğin" aşındığı, başka bir deyişle eğitime yapılan yatırımın ekonomik büyümenin gerisinde kaldığı anlamına gelir. Bu yüzden, şu iki temel sonucua dikkat etmek gerekir:
a. Kaynakların Yetersizliği ve Enflasyon Ezilmesi: Türkiye'de son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon karşısında bütçe artışları, okulların cari giderlerindeki (temizlik, ısınma, onarım, kırtasiye) artış maliyetlerini karşılamakta zorlanmaktadır. Bu yüzden devlet okullarının ödenek sıkıntısı çekmesi ve velilere yüklenilmesi bu bütçe oranının bir sonucudur.

b. Uluslararası Standartlardan Uzaklaşma: UNESCO ve gelişmiş ülke normlarında eğitimin payı GSYİH'nin %4 ila %6'sı arasında hedeflenirken, %3'ün altındaki oranlar eğitime yapılan kamusal yatırımın sistemsel olarak sınırlandırıldığını gösterir.
6. Okullarda beslenme sorunu
Okullarda beslenme Türkiye açısından yeni bir konu değildir. Artan gıda fiyatları bu sorunu daha görünür ve acil hale getirmiştir. 2026 eğitim-öğretim yılı başlarken çocukların okul beslenmesi ve okula aç gelmesi sorunu, iyileşmek bir yana, derinleşen ekonomik koşullar nedeniyle daha da kötüye giden en kritik kriz alanlarından biridir.
Okullarda beslenme sorununu birkaç bileşeni vardır:
a. Derinleşen Yoksulluk ve Kahvaltı Yapamayan Çocuklar
Son yıllarda artan gıda enflasyonu ve yaşam maliyetleri, dar gelirli ve hatta orta gelirli ailelerin bile temel gıdalara erişimini zorlaştırmıştır. Sivil toplum kuruluşlarının, eğitim sendikalarının ve saha raporlarının verileri; sabah kahvaltısı yapamadan ya da çantasında beslenme çantası olmadan okula gelen çocuk oranının katlanarak arttığını göstermektedir. Özellikle kırsal bölgelerde ve büyükşehirlerin gecekondu mahallelerinde pek çok çocuğun günün tek güvenli öğününü okulda yiyebildiği, ancak artan maliyetler nedeniyle okullardaki imkanların da yetersiz kaldığı bilinmektedir.
b. Okullarda Ücretsiz Yemek / Beslenme Programı Eksikliği
Uluslararası standartlarda ve çocuk hakları bağlamında, okullarda en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek verilmesi (okul yemeği programları) çocuk yoksulluğuyla mücadelede hayati bir adımdır. Türkiye'de geçmiş dönemlerde pilot uygulamaları gündeme gelen veya yerel yönetimlerin kendi imkanlarıyla sınırlı okullarda başlattığı ücretsiz yemek projeleri, merkezi düzeyde yaygınlaştırılmamıştır. Hatta yerel yönetimlerin bu konudaki bazı girişimlerinin bürokratik engellerle veya yetki tartışmalarıyla kısıtlandığı görülmüştür.
c. Okul Kantinlerindeki Fiyat Uçurumu
Evden beslenme getiremeyen çocukların okul kantinlerinden alışveriş yapması da son dönemdeki fiyat artışları nedeniyle neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bir simit, poğaça veya sandviç ile küçük bir suyun bile çocuk bütçesini aşan rakamlara ulaşması, çocukların ya tüm günü aç geçirmesine ya da kalori değeri düşük, sağlıksız karbonhidrat bazlı ucuz ürünlerle beslenmesine yol açmaktadır. Bu durum hem fiziksel gelişimi hem de bilişsel odaklanmayı doğrudan olumsuz etkilemektedir.

Son olarak neler söylemek istersiniz?
Bütün bu sorunların altında iki temel ayağı görmek ve göstermek zorundayız. Türkiye’de Devlet Okulu Neden Hedefte kitabımda da belirttiğim gibi iktidarın eğitimle ilgili bakışında iki ana damar temel politikaları belirlemektedir: New Con yani Yeni muhafazakar bakış ve yeni liberal ekonomi politikaları. Hükümet eğitimi kısıntı yapılabilecek alanları başındaki bir alan olarak değerlendirmektedir. Oysa eğitimden kısınyı yapılamaz. Eğitimden yapılacak kısıntı ben ekonomik kalkınmadan ve rehaftan vazgeçiyorum demektir. Bilime dayanmayan bir eğitim ulusal kalkınmayı destekleyemez. Bu standartlardan ödün verilmesi cahil bir kitleye sahip olmak demektir. Cahil bir kitleye sahip olan devletler cehaletin yarattığı yoksulluğu önlemek için milli kaynaklarını seferber eder. Cehalet sadece kendine zarar vermez, bütün ülkeyi aşağı çeker.

Okullar açılırken eğitim sistemimizle ilgili öne çıkan sorun alanları nelerdir? - Resim : 1
%85’I maaş ödemerlien giden ve ilk defa %3’ün altına düşen eğitim bütçesiyle bir ülkenin geleceği tehlike altına girer. Bazı siyasetçilerin ısrarla ve altını çizerek ileri sürdükleri konu önemlidir. Türkiye “insani yardım” adı altında dünyanın değişik ülkelerine her yıl 7 milyar dolar civarında yardım yapmaktadır. BU tam bir “ayranı yok içmeye” durumudur. Kahvaltı yapamadan okula giden çocuklarımız varken bu kıt kaynakların başka ülkelerine yoksullarına harcanması aklın alacağı bir durum değildir. Okullarımızda temizlik ve hijyenden ödün verilirken bu kadar önemli bir kaynağın başka ülkelerin insanlarına aktarılması ekonomik bir tercih olamaz.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...