Millî Eğitim Akademisi ne için var?
“Bu memlekette öğretmen yetiştirme meselesini idari kararla bir gecede halledebileceğinizi düşünmek, şu anki siyasi erkin de sık sık referans verdiği Nurettin Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Davası’nda anlattığı maarif zihniyetinin tam tersi bir yaklaşımdır. Topçu, mektebi bir ruh meselesi olarak görüyordu. Biz ise mektebi bir bekleme salonu meselesine dönüştürdük.”
Yıllardır eğitim bilimleri dersleri veren, öğretmen adaylarına KPSS ve şimdi de AGS hazırlığı yaptıran bir eğitimci olarak Taner Demir, Millî Eğitim Akademisi tartışmasını masaya yatırıyor. Akademinin gerekçeleri, eğitim fakültelerinin durumu, atama bekleyen gençlerin yaşadıkları ve çözüm önerileri üzerine konuştuk.

Millî Eğitim Akademisi, eğitim fakültelerinin yerine geçen ya da onları tamamlayan yeni bir yapı olarak gündeme geldi. Siz bu kuruluşa sahadan bakan bir eğitimci olarak ne diyorsunuz? Bu akademi gerçekten neden var?
Bir sabah uyanıyorsunuz; dört yıllık eğitim fakültesi diplomanız hâlâ çekmecede duruyor. Aldığınız onca ders, ilk ders anlatımlarında yaşadığınız heyecan, elinizi nereye koyacağınızı bilemediğiniz stajlar ve en sonunda aldığınız diploma… Ardından neredeyse bir yılı bulan KPSS ya da sonrasında değişen AGS hazırlık süreci; kitaplar, testler, denemeler… Hepsi orada. Ama bir de bakıyorsunuz ki size şöyle deniliyor: “Güzel öğretmenim, canım kardeşim, değerli gençler; bunlar yetmez. Şimdi bir de bu akademiden geçmeniz gerekir.”
Yıllardır eğitim bilimleri dersleri veren, öğretmen adaylarına KPSS ve şimdi de AGS hazırlığı yaptıran biri olarak söyleyeyim: Öğrencilerime ne diyeceğimi şaşırdığım günler oldu ve hâlâ da oluyor. Çünkü ben onlara Tyler’ın hedef-davranış-yaşantı-değerlendirme dörtlüsünü anlatırken sistem bana kendi dörtlüsünü dayatıyor: eğitim fakültesi, AGS-ÖABT sınavları, akademi ve tekrar atama puanı için girilecek sınavlar.
Bu memlekette öğretmen yetiştirme tarihi 1848’de Darülmuallimîn’le başlar. Satı Bey, daha 1909’da “muallim mektebi” ile “muallim olmak” arasındaki farkı tartışıyordu. Köy Enstitüleri, Yüksek Öğretmen Okulları, eğitim enstitüleri, eğitim fakülteleri… Yani biz bu işi dün öğrenmedik. Ama Millî Eğitim Akademisi öyle bir gerekçeyle kuruluyor ki sanırsınız öğretmenlik mesleği ve öğretmen yetiştirme sistemi bu topraklarda iki yıl önce keşfedildi.
Times Higher Education’ın 2026 alan sıralamasına bakıyorsunuz: Türkiye, eğitim bilimlerinde ilk 1000’e 44 fakülte sokmuş. Mühendislikte 32, tıp ve sağlıkta 26 fakülte var. Yani veriye göre eğitim fakülteleri, üniversite sisteminin lokomotifi konumunda. Peki neden bu lokomotifi söküp yerine adına “akademi” denen; aslında eski Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğünün işlevlerini yerine getirmesi gereken yeni bir tren, istasyon ve raylar döşüyoruz? Daha hızlı gitsin diye mi? Yoksa raylar başka bir istasyona mı çıkıyor?
“Akademi” kelimesi güzel bir kelime. Platon’un zeytinliklerinden kalma, ağır bir kelime. İçinde bilim var, sorgulama var, özgür düşünce var. Ama Türkçede bazen kelimeler kıyafet gibidir: Üzerinize giyersiniz, ama ölçü tutmaz. Millî Eğitim Akademisinin durumu da biraz böyle. Resmî yapı bir genel müdürlük; kadrosu seçilen bürokratlar, akademisyenler, millî eğitim uzmanları, uzman öğretmenler ve başöğretmenlerden oluşuyor. Peki akademik ve bilimsel üretim kapasitesi, hakemli yayın kültürü? Onlar zaten üniversitelerde var.
Prof. Dr. Servet Özdemir’in tespiti çok yerinde: “Üniversite diplomayı versin, öğretmenliği Bakanlık öğretsin” anlayışı doğmaya başladı. Üniversite-Bakanlık sınırı bulanıklaşıyor. Anayasal açıdan bile tartışmalı bir ara bölgeye giriyoruz. Adayın kafası karışık: Kim öğretmen yetiştiriyor, kim sertifika dağıtıyor, kim sınava sokuyor? Bütün bunların ortasında genç insan, bir test kitabı ve bir mevzuat dosyasıyla ne yapacağını bilemez hâle geliyor.
Akademinin en sık dile getirilen gerekçesi “eğitim fakültesi mezunlarının uygulama eksikliği nedeniyle gerçeklik şoku yaşaması” oluyor. Bu argüman sizce ne kadar tutarlı?
Akademinin en büyük gerekçesi şu: “Eğitim fakültesi mezunları sahaya çıkınca gerçeklik şoku yaşıyor; çünkü uygulama eksik.” Tamam, bir saniye duralım. Birincisi, eğitim fakültelerinde hâlihazırda en az 100 saat; bazı fakültelerde ise 250 saate kadar çıkan uygulama mevcut. İkincisi, YÖK 2020’de uygulama saatlerini artırma yetkisini fakültelere verdi. Üçüncüsü ve en ilginci, Akademinin Hazırlık Eğitim Programı 600 saat teori, 600 saat uygulamadan oluşuyor. Yani program yarı yarıya teorik ve uygulamalı.
Şimdi soralım: Eğer dert uygulama eksikliğiyse, çözüm olarak teorinin tekrar tekrar verildiği bir program neden öneriliyor? “Teoriyi lisans düzeyinde yeterince öğretemedik, 600 saatte biz halledelim.” mi deniliyor? Bu, bir köprünün ayağı çürük diye yanına ikinci bir köprü inşa edip ilkinden de geçişe izin verme anlayışına benziyor. Üstelik ikinci köprünün de aynı ayaklarla yapıldığı söyleniyor.
Sahadaki asıl gerçeklik şokunu da konuşalım: 40-45 kişilik sınıflar —ki örneğin benim oğlum ortaokulda ve 45 kişilik bir sınıfta okuyor—, yeterli gelmeyen ödenekler nedeniyle velilerden istenen aidatlar ve bağışlar, idarecilerin “idare etme” çabaları, öğretmenlere yüklenen sistemsel sorumluluklar, okullarda yaşanan şiddet başta olmak üzere pek çok sorun… Yani şokun kaynağı öğretmen adayının eğitimi değil, sistemin kendisi. Ama biz öğretmeni yeniden eğitmeyi, tüm bu sorunları aşmaktan daha kolay bulmuş görünüyoruz.
Şu sorunun cevabını uzun uzun aradım, hâlâ bulamadım: Eğer mesele kalitenin sistematik olarak artırılmasıysa, neden sadece eğitim fakülteleri hedef alınıyor? Bir doktor mezun olduğunda neden Millî Tıp Akademisinden geçmiyor? Yeni mezun bir hukukçu, neden Millî Hukuk Akademisinin nimetlerinden yararlanmıyor? Bir mühendis, mesleğine başlamadan önce neden son bir kalite kontrol bandından geçirilmiyor?
Bu soruyu sorduğumuzda geriye iki ihtimal kalıyor: Ya diğer fakülteler kusursuz mezun veriyor ve yalnızca eğitim fakülteleri sorunlu; ki istatistikler bunun tam tersini söylüyor. Ya da biz “kalite” kelimesini kullanıyoruz ama aslında başka bir şeyi kastediyoruz. Belki de mesele kaliteyi değil, kontrolü artırmak. Belki de mesele uygulama eksikliği değil, atama eksikliği. Belki de mesele eğitim değil, ekonomi.
Bu süreçte en çok etkilenen kesim hiç şüphesiz atama bekleyen genç öğretmenler. Onlar açısından tablo nasıl görünüyor?
Atama bekleyen öğretmenlerin durumunu birkaç başlık altında özetlemek mümkün:
- Atama belirsizliği: 25 bin atama denildi; 15 bini 2024’e kondu, kalan süreç ise AGS’ye bağlandı. Akademi takvimi nedeniyle 2026 boyunca atama yapılmayacak.
- Ev genci sendromu: Atanamayan zeki ve yetenekli gençler ya yurt dışı seçeneklerini araştırıyor ya üç harfli zincir marketlerde kasiyer oluyor ya da bir yerde kuryelik yapıyor. Hâlâ devlete girme umudu varsa bu kez memurluk için KPSS’ye hazırlanıyor.
- Formasyon yığılması: Eğitim fakültesi mezunu adayla, başka fakülteden formasyon alan aday aynı havuza atılıyor. Eğitim fakültesi mezunu olsun ya da olmasın, AGS sınavını geçen herkes öğretmen olabiliyor. Kontenjan plansızlığı, verilen emekleri anlamsızlaştırıyor.
- Sürecin uzaması: 4 yıl lisans, 1 yıl AGS-ÖABT hazırlığı ve 1 yıl Akademi derken süreç fiilen 6 yıla çıkıyor. Bir gencin en üretken yıllarını sınav salonlarında geçirmesi normalleşiyor.
Değerli akademisyen dostum Hakan Sarıçam Hoca’nın 2025’teki bir çalışmasında 22 akademisyen aynı şeyi söylüyor: “Görüş alışverişi yapılmadan kurulan bu akademiye ihtiyaç yok. Eğitim fakülteleri güncellenebilir, hizmet içi eğitimle nitelik artırılabilir.” Çözüm, yeni bir kurum kurmak değil; var olan ekosistemi güçlendirmektir. Eski tabirle söylersem, eskiyi ihya etmek yerine yeni bir şeyler inşa etmeye çalışıyoruz.
Ben de bir eğitim bilimleri öğretmeni olarak şunu söylüyorum: Bu memlekette öğretmen yetiştirme meselesini idari kararla bir gecede halledebileceğinizi düşünmek, şu anki siyasi erkin de sık sık referans verdiği Nurettin Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Davası’nda anlattığı maarif zihniyetinin tam tersi bir yaklaşımdır. Topçu, mektebi bir ruh meselesi olarak görüyordu. Biz ise mektebi bir bekleme salonu meselesine dönüştürdük.
Peki çözüm ne? Eğer Akademi gerçekten kaliteyi artırmak istiyorsa ne yapmalı? Derslerinize girdiğiniz öğrencilere bu konuda ne söylüyorsunuz?
Akademinin niyeti gerçekten kaliteyi artırmaksa gerekli olan üç şey çok açıktır:
- Eğitim fakültelerinin uygulama saatlerini artırmak ve nitelikli bir mentorluk sistemi kurmak gerekir. Bunun yetkisi 2020’den beri YÖK’te zaten vardır.
- Okulları, öğretmen adayının gerçeklik şoku yaşamadığı yerlere dönüştürmek gerekir. Bunun için sınıf mevcutlarını azaltmak, geleneksel modelden farklı olarak okulları birer cazibe merkezi hâline getirmek, eğitime ve öğretmenlere saygınlık kazandıracak çalışmalar yapmak gerekir.
- Atama plansızlığını hukuki ve nesnel ölçütlerle çözmek gerekir. Aday öğretmeni umutsuzluk girdabına ya da “ev genci” durumuna düşmekten kurtarmak; bunun yerine gençlerin girişimciliklerini ve mesleki gelişimlerini desteklemek gerekir.
Aksi takdirde “Akademi” dediğimiz yapı, akademik bir kurum olmaktan çok, atama sırasını uzatan bir bekleme odasından ibaret kalacaktır. Üstelik bu bekleme odasının öğrenciler, aileler, eğitim fakülteleri ve nihayetinde Türkiye için ağır bir bedeli olacaktır ki bu maliyeti YouTube kanalımdaki bir videoda dile getirmiştim.
Dersine girdiğim her aday öğretmen iki soru soruyor: “Ben boşuna mı eğitim fakültesi okudum ya da formasyon aldım hocam? Ne zaman atama olur?” ve “Bu akademi bizim ne işimize yarayacak?” İlkine cevabım şu: Üzgünüm; ben dâhil, sorumluluk makamında olanlar bile bir sonraki yıl ne kadar atama yapılacağını bilmiyor, planlayamıyor ne yazık ki. İkincisine cevabım ise bu söyleşinin kendisidir.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...