Mars’ta Antropolog Olmak!
İşsizlik bence bir toplum için gerçek bir kabus.
TÜİK’in son verilerine bakarsanız Türkiye tam da bunu yaşıyor.
Oranlar pek bir şey ifade etmiyor. Mesela 0,1 puan arttı derseniz bir etkisi olmayabilir.
Oysa o minicik artışta milyonlardan söz ediliyor.
Geniş tanımlı işsiz sayısı Nisan 2024'te 10 milyon 241 bin iken, Nisan 2025'te 12 milyon 599 bine yükselmiş. Yani bir yılda bırakın yeni istihdamı, 2 milyon 358 bin kişi daha işsizler ordusuna katılmış.
Eşinizin ya da evlatlarınızın her gün bir umut iş aradığını.. Sonunda umut kalmayınca evin bir köşesine ya da zihinlerinin karanlığına çekildiklerini hayal edin.
Gün itibariyle toplumun yüzde 30.1’i böyle bir çemberin içinde.
Kabus yaşıyoruz ama beynimizdeki nöronlar “error” verdiği için tanımlayamıyoruz.
*. *. *
Kitaplarını büyük bir ilgiyle ve zevkle okuduğum İngiliz nörolog Oliver Sacks, bizde de “Karısını Şapka Sanan Adam” kitabıyla epey sükse yapmıştı. Arada bir hatırlar, vakalarını topladığı kitaplara döner ve nörolojik rahatsızlıklarla memleketteki tuhaflıklar arasında paralellik bulurum.
Vakalarından birini hiç unutamam. Hastası “solu görememek” tanısıyla kendisine gelmişti. Analoji değil, gerçek bir durumdan söz ediyorum.
Şöyle açıklayayım; diyelim ki hayalinizde Karaköy’de, yönünüz Beşiktaş’a doğru duruyorsunuz. Aklınızdan sağ taraftaki binaları saymanız isteniyor. Sayıyorsunuz. Sonra hayalinizde bu kez Beşiktaş’ta durup Karaköy’e baktığınızı hayal etmenizi ve solunuzdaki binaları saymanızı istiyorlar.
Yani, az önce ters istikametteyken sağınızda kalan ve tereddütsüz saydığınız binaları..
Ama olmuyor. Hatırlamıyor, zihninizde canlandıramıyorsunuz. Zira beyniniz “sola kör”.
Buradan hareketle CHP’deki mutlak butlan darbesine, Bay Kemal’in ekibine gitmek de var aslında.
Ama ben Oliver Sacks’ın “Mars’ta Bir Antropolog” kitabından ve o kitaba adını veren bir vakasından söz etmek istiyorum.
*. *. *
Genç bir kadın. Otistik. Bu özelliği nedeniyle kendisini işte öyle tanımlıyor. Mars’a gitmiş ama oradaki canlılarla / Mars toplumuyla nasıl iletişim kurabileceği hakkında hiçbir fikri yok.
Çok sık hatırlarım bu vakayı. Zira ben de içinde yaşadığım toplumla ilişki kurmakta öyle zorlanıyorum ki, “ipler nerede koptu” bilemiyorum.
Bankaların vadeli mevduat faiz oranları ortalama %41,42 civarında.. Ancak Erdoğan Dünya İslam Ekonomi Zirvesi’nde çıkıp “NAS” açıklamasını hatırlatan ifadelerle şöyle diyor:
“Faizin olduğu yerde bereket bulunmaz. Yalnızca kar düşüncesinin olduğu yerde bereket kendisine yer bulamaz.”
Erdoğan faizin yüzde kaç olduğunu bilmiyor olabilir mi? Ya da ona oy verenlerin ve verecek olanların unuttuğunu mu düşünüyor?
Böyle bir isim, Türkiye’nin bugününe damgasını vuruyor, İslami referanslarla yarına mesajlar veriyor.
Yandaşları da hiç bozmadan alkışlıyor.
Yeter ki birilerinin ballı maaşları devam etsin. Köşeleri, ekrandaki koltukları ellerinden alınmasın.
Yeter ki, okutmayıp eve kapattıkları kızlar evlenip boşanınca “sürekli nafaka zulmü” diye ağlaşan birileri muradına ersin.. Çaresiz kadınlar ya baba evinde yük gibi yaşamaya veya bir kocadan diğerine sığınmaya zorlansın.
Yeter ki ihaleler eksilmesin, ünvanlar kaybedilmesin.
*. *. *
Eminim haberdar olmuşsunuzdur. Ekrem İmamoğlu Kartal Adliyesi’ne, kim bilir kaçıncı davasına götürülürken, 60 kilometre sonra araba gerisin geri Silivri’ye döndürülüyor. Neden?
Araba arızalanmış!!
Nasıl bir arızaymış ki, 60 km daha gidebiliyormuş.
“ZULÜM” diye nitelendirilip tepki gösterilmiş haliyle.
Oysa bana sorarsanız zulüm olsun diye yapılmamıştır.
Muhtemelen İmamoğlu’nun hakim karşısına çıkabilmesi için gereken yapılmış.. Ancak daha sonra bundan haberi olan, mesela Akın Gürlek “neden Silivri’den çıkartıyorsunuz” diye çemkirmiş.. “Çabuk dönün” talimatı vermiş.. Arabadakiler de durumu izah edemeyince saçmalamak zorunda kalmıştır.
İnanın öyle bir yerdeyiz.
Her türlü kötülük yapılabiliyor.. Her türlü yalan söylenebiliyor.. Her türlü hukuksuzluk yaratılabiliyor.. Her türlü yalan alkışlanabiliyor..
Ne de olsa umurlarında değiliz. Yapıyorlar, çünkü “YAPABİLİYORLAR”..
Bu, benim bir zamanlar tanıyıp güzel bir gelecek hayalini kurduğum toplum değil.
Sabah programlarında akıl almaz öyküleriyle ekrana çıkan kadınları tanımıyorum. Bir görüşte aşık oldukları, yarı yaşındaki adamlara servet kaptıranlara acıyamıyorum.
İşsizlik kapıya dayanmışken “hiç değilse suç dünyasında kariyer yapayım” diyen ergenlerin yaşıtlarını vahşice öldürmesini aklım almıyor.
Sanki ben de Mars’tayım ve karşıma çıkan canlıları, konuştukları dili anlayamıyorum.
Neyse ki umut, bulutların arasından güneş gibi çıkıveriyor karşımıza.
Sevgili evladım İsmail Arı tutuklanmasının 75. gününde ilk kez hakim karşısına çıktı.
Duruşmayı izleyenlerin anlattığına bakılırsa hakim iddianameye baktı baktı baktı..
Gazetecilikten başka bir suç unsuru (!) bulamayınca tahliye kararı verdi. Ankara’ya gidemedim ama daha büyük bir salona geçmeyi gerektirecek kadar kalabalık bir gazeteci ordusu Arı’yı yalnız bırakmamış. Elbette başta İsmail olmak üzere hepsinin gözlerinden öpüyorum. Bu memlekette hiç değilse onlar var!