LGS’nin ardından…(Gelecek kaygısıyla çocuklarımızın bugününü çaldık!)

Cumartesi günü 2026 LGS yapıldı. Tüm çocuklarımıza ve velilerimize geçmiş olsun.

Dün sınav sorularını inceledim. LGS’den çıkan çocukları, aileleri dinledim. Gazetelerde, sosyal medyada röportajlara baktım.

Herkes bir şeyler söylüyor.

Sorular zor muydu, kolay mıydı?

Sınav olmalı mı, olmamalı mı?

Bakanlık yetkilileri hep “Biz sadece kitaplardan soracağız. Ek kaynağa gerek yok.” dedi. Ama sorulan soruların önemli bir kısmı okul kitaplarıyla ilgisi olmayan, tamamen yardımcı kaynaklara yönelik sorulardı.

Bakanlık neden böyle yaptı?

Sınavda fırsat eşitliği var mıydı?

Dezavantajlı bölgelerde veya kırsal kesimde aynı imkânlar var mıydı?

Veeee herkesin kafasını kurcalayan onlarca meseleyi bir kenara koyarak ben bugün bir baba, 25 yıldır sınıfta olan bir eğitimci ve bir gazeteci olarak bu sınavı çocuk psikolojisi açısından değerlendireceğim.

Türkiye’de yapılan tüm merkezi sınavlar uzun soluklu ve disiplinli bir çalışmayla başarıya götürüyor. Çünkü genç nüfus fazla, sınava giren kişi sayısı fazla olduğu için bilgi ölçmeyi değil, elemeyi amaçlayan sınavlar yapılıyor. Bu sebeple tüm merkezi sınavlar sadece bir değil, birkaç yıllık uzun çalışmalar gerektiriyor.

Cumartesi günü yapılan LGS de özellikle çocukluktan gençliğe geçiş gibi kritik bir dönemde, çocuğun tam da ergenlikle baş etmeye çalıştığı bir döneme denk geliyor. Tüm sınavlar gibi LGS de birkaç saatlik bir test değil, aylarca, yıllarca süren bir hazırlığın ürünü. Çocuk yaşta evlatlarımızın sırtına binen bir yük; 13-14 yaşındaki bir çocuk için bu, okuldan eve, evden kursa, dersten denemeye uzanan bitmeyen çileli bir yolculuk. Çocuk daha kendini tanıyacak, kendi yeterliliklerini anlayacak, merak edecek, hatta belki oynayacak yaştayken bir anda kendini bu çileli yarışın içinde buluyor. Henüz hayatı anlamaya çalışırken, çocukluğuna doymadan sınıftakilerle, komşunun çocuğuyla, el âlemin çocuğuyla yarıştırılıyor. Sözüm ona tüm bunlar onun geleceği için yapılıyor. Ve çocuğa bilerek ya da bilmeyerek “Senin geleceğin bu sınava bağlı, sen bu sınavda başarılı olmazsan mutlu ve önemli biri olmayacaksın.” mesajı veriliyor.

Oysa çocukluk da en az gelecek kadar kıymetli. Belki de bir insanın hayatını en çok şekillendiren dönem o dönem; çocukluk, değeri biçilemeyen bir hazine.

Louise Glück’ün “Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır.” dediği gibi, dünyanın en tatlı olduğu zamanlarında dünyalarını küçültmek ihanet değil midir?

Merakla, hayretle, oyunun gözüyle bakılan dünya, test kitaplarının arasında kayboluyor.

Çocukken gelecek kaygısıyla çocuklarımızın bugününü yok ediyoruz . Zamanla yuvadan uçup gidecek olan evlatlarımızla geçireceğimiz o çok kıymetli yılları, anı biriktirmek yerine adeta bir çilehaneye çeviriyoruz. Etrafını yüzlerce test kitabıyla sarıyoruz. Hayallerini, duygularını, çocukluğunu hiç önemsemeden…

Toplum olarak kaygılarımız da çok ilginç.

Çocuklarımızı çocukluklarından koparıp sınav cenderesine sokmaktaki görünen sebep “onların geleceğini düşünmek” ama aslında gizli bir “El alem” adlı yerli ve milli yargıcın diyeceği “Filanın çocuğu iyi bir yer kazandı” baskısı da azımsanmayacak sayıda.

Gelişim psikolojisine göre her yaşın zamanı var. Çocukluk, oyunun, merakın, denemenin, düşüp kalkmanın zamanıdır. O dönem eksik yaşanırsa faturası yıllar sonra çıkar. Bugün gençlerde gördüğümüz kaygı, tükenmişlik, aidiyet derdi, mutsuzluk, kendini gerçekleştirememe ve bedbinlik elbette salt sınavların suçu değilse de başat sebeplerinden biridir.

Çünkü yaşanmayan çocukluk kaybolmadan insanın içinde kapanmaz bir yara olarak kalıyor.

Sağlıklı yaşanan çocukluk iz, yaşanmayan çocukluk yara bırakıyor.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Affan Dede’ye Para Saydım, Sattı Bana Çocukluğumu” dizelerindeki gibi bir çocukluk alacağı olan herkes elinde ne var ne yok verip yaşayamadığı çocukluğunu almaya talip oluyor.

Bugün toplum, çocukluğunu yaşamaya çalışan çocuk yetişkinlerle dolu…

Tavşanlar Daha Hızlı Gider Ama Kaplumbağaların Yol Hikayeleri Tavşanlarınkinden Daha Çoktur.

(Halil Cibran)

Bu sınavlarda beni en çok endişelendiren unsurlardan biri de sınavın hız yarışına dönüşmesi.

Çocuktan beklenen bilgisini saniyeler içinde kullanmak.

Bilgi kadar hız da belirleyici oluyor. Çocuklarımız zaten hızlı bir çağın içinde büyüyor. Her şey hızlı tüketiliyor. Sabretmek, beklemek, derinleşmek zaten iyice zorlaştı. Eğitimin görevi öğrenciyi daha detaylı ve derin düşünmeye yönlendirmek, anlamaya vakit vermek, bir konunun üstünde durabilmeyi öğretmek, sabrın ve derinleşmenin kıymetini göstermek olmalıdır.

Ama biz ne yapıyoruz?

Hızı ödüllendiriyoruz, yetişeni başarılı sayıyoruz.

Sınavlar yüzünden aceleyi öğrenen gençler, acaba neden odaklanamıyor?

Neden sabredemiyor? Neden her şey hemen olsun istiyor? diye düşünüyoruz bir de…

Cevap basit: Çünkü ödüllendirilen şey hız…

Eğitim sadece bilgi aktarmak değil, insan yetiştirmektir. Neyi ödüllendirirsen, onu büyütürsün.

Hızı ödüllendirirsen hızlı olur. Ama derin düşünmeyi, sabretmeyi, anlamaya vakit ayırmayı değerli kılarsan toplum da ona göre şekillenir.

Kısa bir süre sonra sınav sonuçları açıklanacak. Yüzdelik dilimler belli olacak. Kimi aileler sevinecek, kimi aileler üzülecek. Çocuklar bazı okulları kazanacak.

Peki kazandıkları hangi okul, onlara kaybettikleri çocukluklarını geri verecek?

Ya da hangi aile, çocuğuyla geçiremediği o yılları, kaçırdığı o zamanı, geri alabilecek?

Belki de tüm bu sevinçler ve üzüntüler geçip gittiğinde geriye sadece aynı soru kalacak: “Kazandıklarımız, kaybettiklerimize değdi mi?” Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…

LGS Sınav