Güvencesizlik ve belirsizlik kıskacında öğretmenler

“Öğretmen kaybederse halk kaybeder.”

“Millî Eğitim Bakanlığının asli sorumluluğunda olan pedagojik bir hizmetin, faaliyet alanı inşaat ve yemekçilik olan bir özel şirkete devredilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Eğitimde kaynak yetersizliği gerekçesiyle sürdürülen bu taşeron yaklaşımdan derhal vazgeçilmeli; tüm kamu hizmetleri kadrolu ve güvenceli kamu görevlileri eliyle yürütülmelidir.”

Eğitimci Özgür Bozdoğan ile okullar açılma hazırlığındayken çözülmeyi bekleyen temel sorunları konuştuk.

Güvencesizlik ve belirsizlik kıskacında öğretmenler - Resim : 1

Hocam okullar açılma hazırlığındayken çözülmeyi bekleyen temel sorunlar ve bu sorunların eğitime yansımaları nelerdir?

Yeni bir eğitim-öğretim yılı başlarken, kamuoyunun ve eğitim camiasının ana gündem maddesini her zaman olduğu gibi yine öğretmenler, öğretmenlerin yaşadığı hak kayıpları ve sistemdeki idari çıkmazlar oluşturuyor. Okullar açılma hazırlığındayken çözülmeyi bekleyen temel sorunlar ve bu sorunların eğitime yansımaları şu başlıklar altında toplanmaktadır:

1.ÖĞRETMENE KIYAFET DAYATMASI

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ders yılı başlamadan önce yayımlanan genelgeler, bugüne kadar esas olarak uygulama birliğini sağlamayı ve yasa ile yönetmeliklerin eğitim alanındaki uygulamasının nasıl gerçekleştirileceğini açıklamayı amaçlayan metinler olmuştur. Genelgelerin temel özelliği, yeni bir hukuki işlem tesis etmek yerine daha önce tesis edilmiş işlemlerin uygulama biçimini ve yöntemini açıklamalarıdır. Bu nedenle genelgeler, normlar hiyerarşisinde yasa ve yönetmeliklerin altında yer alan düzenleyici metinlerdir.

2026-2027 eğitim-öğretim yılına ilişkin genelgede öğretmenlere önlük giyme zorunluluğunun getirilmesi, eğitim camiasında haklı ve büyük bir tepkiyle karşılandı. Hukuki dayanaktan yoksun, normlar hiyerarşisine ve Anayasa ile güvence altına alınan bireysel haklara aykırı olan bu düzenleme, öğretmen özerkliğini yok sayan müdahaleci bir anlayışın ürünüdür. Öğretmenin pedagojik niteliğini ve mesleki uzmanlığını tek tipe indirgemeye çalışan bu yaklaşım, öğretmenin emekçi kimliğini ve pedagojik özerkliğini aşındırmaktadır.

Öncelikle meselenin hukuki boyutunun altını çizmek gerekiyor. Öğretmenlerin görevlerini yaparken önlük giymek zorunda olduğuna ilişkin bir yasa veya yönetmelik hükmü bulunmamaktadır. Daha da önemlisi, öğretmenlerin çalışma sırasında giyecekleri kıyafeti belirleme yetkisinin Milli Eğitim Bakanlığı yönetimine verildiğini söylemeye olanak sağlayan açık bir yasal dayanak da bulunmamaktadır.

Dolayısıyla genelgeyle, üst normlarda bulunmayan yeni bir yükümlülük getirilemez. Genelgenin görevi, yasayı veya yönetmeliği yeniden yazmak ya da onlarda bulunmayan bir yükümlülük yaratmak değildir. Genelgeyle öğretmenlere yeni bir kıyafet zorunluluğu getirilmesi, bu yönüyle ciddi bir yetki ve hukuki dayanak sorunu doğurmaktadır.

Ancak mesele yalnızca hukuki bir tartışmadan ibaret değildir. Öğretmenlere önlük giyme zorunluluğu, meslek etiği, öğretmen özerkliği ve öğretmenlik mesleğinin evrensel değerleri açısından da kabul edilemezdir.

Öğretmenler, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de işlerini yaparken hangi kıyafetleri giyeceklerine ilişkin kendi tercihlerini yapma hakkına sahiptirler. Öğretmenler, kıyafet tercihlerini yaparken çocuğun üstün yararını ve mesleklerinin etik değerlerini gözetirler. Bu kararı verirken de dışarıdan bir baskıyı veya yönlendirmeyi de asla kabul etmezler.

  1. AGS SKANDALI VE ÖĞRETMENLER

ÖSYM, 26 Ağustos 2026 tarihinde 2026 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Akademi Giriş Sınavı’nın (2026-MEB-AGS) sonuçlarını açıkladı. Yaklaşık 392 bin öğretmenin başvurduğu sınava 368 bin 355 aday katıldı. Ancak sonuçların açıklanmasının ardından, sınav sonuçlarının hesaplanmasına esas olan alt testlerdeki soru sayılarının hatalı olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine ÖSYM sonuç ekranını erişime kapattı.

ÖSYM daha sonra yaptığı açıklamada, AGS’de yer alan 6 alt testin sonuçlarının hesaplanmasında 2026 yılına ait soru sayıları yerine 2025 yılının soru sayılarının esas alındığını duyurdu. Sonuçlar, 2026 yılındaki soru sayıları dikkate alınarak yeniden değerlendirildi ve yeniden açıklandı.

Ancak sonuçların yeniden açıklanması, tartışmaları sona erdirmedi. Sınava giren öğretmenler, sınavın tüm sayısal verilerinin ve sonuçların nasıl hesaplandığına ilişkin bilgilerin kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılmasını talep etti. ÖSYM’nin bu konudaki bilgi eksikliği, sınavla ilgili soru işaretlerinin ve tartışmaların devam etmesine neden oldu.

Burada üzerinde özellikle durulması gereken nokta şudur: ÖSYM sıradan bir kamu kurumu değildir. ÖSYM’nin gerçekleştirdiği sınavların sonuçları milyonlarca insanın eğitimini, mesleğini, gelirini ve geleceğini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle ÖSYM tarafından gerçekleştirilen sınavlarda yalnızca sınav sorularının doğru hazırlanması değil, sınav sonuçlarının hesaplanması ve ilan edilmesi süreçlerinin de eksiksiz, güvenilir ve denetlenebilir olması gerekir.

Ne yazık ki yakın geçmişe bakıldığında ÖSYM sınavlarında çeşitli hataların yaşandığı görülmektedir. Ancak 2026-MEB-AGS’de yaşanan sorun, niteliği bakımından çok daha ciddi bir durumdur. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir sorunun hatalı olması ya da sınav uygulaması sırasında yaşanan teknik bir aksaklık değildir. On binlerce öğretmenin geleceğini belirleyecek sınav sonuçlarının hesaplanmasında kullanılan temel veriler yanlış girilmiştir.

Sınava giren öğretmenlerin talep ettiği sayısal verilerin paylaşılması da bu nedenle son derece meşrudur. Sınav sonuçlarının güvenilirliği yalnızca “sonuçlar yeniden hesaplandı” denilerek sağlanamaz. Sınavın bütün hesaplama süreçleri ve sonuçlara ilişkin veriler, adayların güvenini sağlayacak ölçüde şeffaf ve denetlenebilir olmalıdır.

2026-MEB-AGS’de yaşanan bu ciddi hata nedeniyle ÖSYM’nin kendi iç denetim mekanizmalarının yanı sıra bağımsız bir inceleme yapılması gerekmektedir. Bu nedenle de kamuoyu Devlet Denetleme Kurulu’nu göreve davet etmektedir.

Mesele yalnızca bir sınav sonucunun yeniden hesaplanması değildir. Mesele, yüz binlerce öğretmenin geleceğini belirleyen bir sınava ve Türkiye’nin en önemli sınav kurumlarından biri olan ÖSYM’ye duyulan güvenin korunmasıdır. Bir daha benzer hataların yaşanmaması için sorunun üzerinin örtülmesi değil, bütün yönleriyle ortaya çıkarılması ve gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.

  1. ÖĞRETMENLER ÇÖZÜM BEKLİYOR

Zorunlu hizmetini ya da bir ilde çalışma süresini dolduran ve başka illere tayin olmak isteyen çok sayıda öğretmen, açık norm kadro bulunmaması ya da mevcut norm kadroların son derece sınırlı olması nedeniyle yer değiştiremedi. Benzer biçimde, mazeret tayini için başvuran pek çok öğretmenin de ataması gerçekleşmedi. Özellikle eşi belirli meslek grupları arasında sayılmayan öğretmenler, yeni eğitim öğretim yılına ciddi bir çaresizlik içinde giriyor.

Hem isteğe bağlı il dışı yer değiştirme başvurusu yaptığı halde tayini çıkmayan hem de mazeret tayininde istediği yere atanamayan öğretmenler, Milli Eğitim Bakanlığından sorunlarına çözüm bekliyor. Öğretmenlerin talepleri son derece açık: İller arası isteğe bağlı yer değiştirmede ikinci bir il dışı tayin hakkı tanınması, mazeret tayininde ataması gerçekleşmeyen öğretmenlerin ise özürlerinin bulunduğu illere il emrine atanabilmesi.

Öğretmenlerin bu haklı taleplerinin karşılanması bir lütuf değil, haktır. Ancak son dönemde özellikle sosyal medyada, öğretmenlerin taleplerinin bir lütuf gibi karşılanmasını beklediğine ilişkin açıklamalar görmek; öğretmenlerin sorunlarının çözümünü Milli Eğitim Bakanlığı yönetimine yakın gazetecilerden ya da internet sitelerinin editörlerinden beklediğine dair paylaşımlara tanık olmak oldukça üzücü ve düşündürücüdür.

Çünkü öğretmenlerin özlük hakları, kişisel ilişkiler ya da sosyal medya aracılığıyla sağlanacak ayrıcalıklar üzerinden değil, açık, şeffaf ve herkes için eşit kurallar üzerinden güvence altına alınmalıdır. Bir öğretmenin hakkının kullanılabilmesi için bir gazetecinin devreye girmesine, bir internet sitesinin haber yapmasına ya da Bakanlık yönetimine yakın bir ismin sorunu gündeme taşımasına ihtiyaç duyulmamalıdır.

Öğretmenlerin çaresizlik içerisinde sorunlarının çözümünü beklemek zorunda bırakılması, yeni eğitim öğretim yılı öncesinde kabul edilebilir bir durum değildir. Öğretmenlerin aile bütünlüğünü, yaşam düzenini ve çalışma koşullarını doğrudan etkileyen bu sorunların çözümü daha fazla ertelenmemelidir.

Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenlerin taleplerini bir lütuf olarak değil, hak temelinde değerlendirmeli ve gerekli düzenlemeleri gecikmeden hayata geçirmelidir. Çünkü öğretmenlerin sorunları çözülmeden eğitimin sorunları çözülemez.

  1. RE’SEN ATAMA VE ZORUNLU ALAN DEĞİŞİKLİĞİ

İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin norm kadro fazlası öğretmen belirleme ve atama takvimi işlemeye devam ederken, öğretmenler bir kez daha re'sen atama tehdidiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Bir tür "sürgün" niteliği taşıyan ve öğretmenleri rızaları dışında uzak okullara savuran re'sen atama uygulamaları kabul edilemez. Okullardaki öğretmen ihtiyacı re'sen atamalarla değil, kadrolu yeni öğretmen atamalarıyla karşılanmalıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 19 Ağustos 2026 tarihinde yayımlanan sene başı genelgesinin en tartışmalı başlıklarından biri, norm kadro ve ihtiyaç fazlası öğretmenlerle ilgili 43. madde oldu. Söz konusu maddeye göre norm kadro ve ihtiyaç fazlası durumundaki öğretmenler, Milli Eğitim Akademisinde eğitim aldıktan sonra ihtiyaç bulunan alanlara öğretmen olarak atanacak.

Bu düzenlemenin hayata geçirilmesi halinde ortaya çıkacak durumun öncelikle doğru adlandırılması gerekiyor: Bu, öğretmenlerin zorunlu alan değişikliğine tabi tutulması anlamına gelecektir. Oysa öğretmenlerin alanlarının, kendi istekleri dışında değiştirilmesine ilişkin böyle bir düzenleme yönetmelikte bulunmamaktadır. Dolayısıyla önlük düzenlemesinde olduğu gibi burada da genelgeyle yeni bir işlem tesis edilmeye çalışılmaktadır. Genelgenin hukuki niteliği ve normlar hiyerarşisindeki yeri dikkate alındığında, yönetmelikte düzenlenmemiş yeni bir zorunluluğun yalnızca genelgeyle getirilmesi mümkün değildir.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 9 Ocak 2026 tarihinde Öğretmen Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinde değişikliğe gidilmiştir. Değiştirilen maddelerden biri de norm kadro fazlası öğretmenlerin açık bulunan alanlarda görevlendirilmesine dönük olarak Akademide eğitim almalarına dönük olanıdır. Ancak söz konusu madde sadece tedbir alınması konusunda MEB’e bir yetki vermekte, zorunlu alan değişikliğine dair kesin bir hüküm içermemektedir. Bu nedenle de ilgili yönetmelik maddesi böylesi önemli bir sonuç doğuracak nitelikte değildir.

Ancak bu düzenlemenin asıl önemli boyutu hukuki tartışmanın da ötesindedir. Mesele doğrudan öğrencilerin eğitim hakkını ilgilendirmektedir. Bir öğretmenin eğitimini almadığı, öğretmeni olarak yetişmediği ve uzmanlaşmadığı başka bir alana, kısa süreli ve hızlandırılmış bir eğitim sonrasında atanması; o öğretmenin sınıfındaki öğrencilerin nitelikli ve eşit eğitim hakkından tam olarak yararlanabileceği anlamına gelmez.

Bu nedenle MEB'in söz konusu düzenlemesi, öğrencilerin nitelikli eğitim alma hakkını değil, öncelikle derslerin boş geçmemesini esas almaktadır.

Üstelik öğretmenlerin kendi istekleri dışında alanlarının değiştirilmesi, öğretmenlik mesleğinin statüsünü ve niteliğini de zayıflatmaktadır. Öğretmenlik bir ihtisas mesleğidir. Bir öğretmenin uzmanlık alanı, yıllar süren eğitim, akademik hazırlık ve mesleki deneyim sonucunda oluşur. Bu uzmanlık, hızlandırılmış kurslarla başka bir alana aktarılabilecek basit bir beceri değildir.

Eğitim sistemindeki sorunların maliyetini öğrenciler ve öğretmenler üzerinden azaltmaya çalışmak kabul edilemez. Öğretmen açığını kapatmanın yolu, daha az öğretmenle daha fazla işi yaptırmak, öğretmenleri başka alanlara zorlamak ya da kısa süreli eğitimlerle yeni görevler vermek değildir. Çözüm son derece açıktır: Yeterli sayıda, kendi alanında yetişmiş ve güvenceli öğretmen atamak.

Milli Eğitim Bakanlığı, 43. maddeyi bu yönleriyle yeniden değerlendirmeli; hem hukuki dayanağı tartışmalı olan hem öğretmenlik mesleğinin niteliğini zedeleyen hem de öğrencilerin eğitim hakkını riske atan bu uygulamadan vazgeçmelidir. Öğretmen açığı, öğretmenlerin alanlarını değiştirerek değil, öğretmen atayarak kapatılır.

  1. ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK ÇIKMAZI

Yeni eğitim dönemi öncesinde il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri tarafından ücretli öğretmenlik başvuruları tekrar erişime açılmıştır. Tablo gösteriyor ki bu yıl da okullardaki öğretmen açığı, sayıları 100 bini bulması muhtemel ücretli öğretmenler aracılığıyla kapatılmaya çalışılacaktır. Asgari ücretin dahi altında, hiçbir özlük hakkı ve iş güvencesi olmadan çalıştırılan ücretli öğretmenlik uygulaması, emeğe dayalı açık bir sömürü sistemidir. Eğitimin niteliğini düşüren, öğretmenlik mesleğini güvencesizleştiren ve bir ististihdam modeli haline getirilen ücretli öğretmenlik uygulamasından derhal vazgeçilmeli; ücretli öğretmen sayısı kadar kadrolu ve güvenceli öğretmen ataması acilen yapılmalıdır.

Bu uygulama, aynı zamanda okullardaki çalışma barışını ve pedagojik sürekliliği kökünden sarsan, eğitimi piyasalaştıran bir derin kriz alanıdır. Ders başına ödenen komik ücretlerle, hiçbir kıdem ve emeklilik güvencesi olmadan çalıştırılan ücretli öğretmenler; hasta olduklarında dahi ücretleri kesilen, tatil dönemlerinde gelirsiz kalan ve her an işsiz kalma tehdidi altında görev yapan bir güvencesiz iş gücü deposu haline getirilmiştir. Farklı meslek gruplarından kişilerin de sırf açık kapansın diye formasyonsuz şekilde derslere sokulması, öğrencilerin kamusal ve nitelikli eğitim alma hakkını ağır biçimde ihlal etmektedir. Kamusal eğitim anlayışıyla bağdaşmayan, öğretmenler arasında "kadrolu-sözleşmeli-ücretli" ayrımı yaratan bu yapay hiyerarşi derhal sonlandırılmalı, tüm öğretmenler eşit işe eşit ücret ve güvence ilkesi doğrultusunda tek bir kadrolu çatı altında toplanmalıdır.

  1. ÖĞRETMEN PAZARI

BirGün gazetesinden Mustafa Mert Bildircin tarafından 29 Ağustos tarihinde yapılan ihaleyle öğretmen alımı haberi, öğretmenlik mesleği açısından oldukça tartışmalı bir durumu açığa çıkarmıştır. Habere göre Afyonkarahisar İl Millî Eğitim Müdürlüğü, Asım Kocabıyık Anaokulu Çocuk Kulübü bünyesinde çalışmak üzere "ücretli öğretmen alım ihalesi" düzenlemiştir. Pazarlık usulüyle (21/f) gerçekleştirilen ihale sonucunda, bir inşaat ve yemekçilik şirketinden 1 milyon 851 bin TL bedelle 5 ücretli öğretmen hizmeti satın alınmıştır.

Yapılan bu ihale, eğitimin kamusal bir hizmet olmaktan uzaklaşarak piyasalaşma ve taşeronlaşma bağlamında geldiği boyutu açıkça göstermektedir. Öğretmenliğin ve eğitimin piyasa dinamiklerine terk edilmesi, atanmayan yüz binlerce öğretmenin güvencesiz ve düşük ücretlerle çalıştırılmasına zemin hazırlamakta; öğretmenlik mesleğini taşeron şirketler aracılığıyla temin edilen bir iş gücü seviyesine indirmektedir.

Millî Eğitim Bakanlığının asli sorumluluğunda olan pedagojik bir hizmetin, faaliyet alanı inşaat ve yemekçilik olan bir özel şirkete devredilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Eğitimde kaynak yetersizliği gerekçesiyle sürdürülen bu taşeron yaklaşımdan derhal vazgeçilmeli; tüm kamu hizmetleri kadrolu ve güvenceli kamu görevlileri eliyle yürütülmelidir.

Unutmayalım; öğretmen kaybederse halk kaybeder.

Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...