Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Diplomasi Sanatı - II ‘Cumhuriyet diplomasisi & Bakan Bey’

Churchill’in bir sözü ‘diplomasiye giriş’ derslerinde anlatılır: “Diplomasi, ‘cehennemin dibine git’ derken, bunu, muhataplarınızın yola çıkmak için sabırsızlanacakları ve nasıl gideceklerini, yol tarifini soracakları şekilde söyleme sanatıdır”.

Bakan Bey, Türkiye’ye resmi ziyaret yapan Lüksemburg Dışişleri Bakanı’yla basın toplantısında.. Çok gergin: “İdlib bir terör yuvası olduysa, sorumlusu rejim ve rejimi destekleyen [Rusya & İran] ülkelerdir. Halep’ten, Doğu Guta’dan, Hums’tan, Hama’dan, hatta taa Dara’dan o teröristleri İdlib bölgesine kim bıraktı? Hatta silahlarıyla beraber kim gönderdi? Bunlar gönderdi, yani rejim ve destekçileri [Rusya & İran] gönderdi. Dara’dan o teröristleri silahlarıyla beraber getirip İdlib’e bıraktılar. Amaçları da, planları da belliydi”.

Suriye’de her ne yapacaksanız Rusya ve İran’la—ve de Şam’la—yapmak zorundasınız. Beyefendi bu ülkeleri basının önünde ‘Türkiye’ye komplo kurmakla’ itham ediyor. İşte, stratejik ortaklarınıza (!) ‘cehennemin dibine git’, diplomatik olarak (!) böyle denir..

Yersiz ve gereksiz, kendi kalesine gol atıyor: “[Y]abancı terörist savaşçıları (bunların) geldiği ülkelerle konuşmamız lazım.. NATO’da ben bu konuyu gündeme getirdim, tüm dışişleri bakanları sadece gülümsedi ve güldüler” diyor. Gülüyorlar, çünkü o teröristlerin Suriye’ye nasıl girdiklerini, yıllarca nereden desteklendiklerini, bugün sözde ‘terörist’ kabul edilen el-Nusra’nın, daha geçtiğimiz Ağustos’a kadar makbul ‘muhalif’ kabul edildiğini biliyorlar.

Gülümseme, diplomaside en güçlü konuşmadır, ama Bakan Bey bilmiyor.. ‘Gülmek’ dalga geçmektir. Bakan Bey onu da bilmiyor.. Bilse, dünya basınının önünde anlatmazdı..!

Konuk bakan, “Lüksemburg, askeri olarak çok önemli bir ülke olmamakla birlikte, mali olarak önemli destek sağlıyoruz. Türkiye güçlü bir ülke olarak zaten Suriye üzerinde çok etkisi olan  bir ülke. [D]iplomasi kanalları kullanılarak Suriye’de bir çözüm bulunmalı” diyor.

Elcevab: “Sizin verdiğiniz paralar PKK’ya, YPG’ye silah olarak gitmiştir. Ben o toplantıların hepsine katıldım. [H]erkes ikişer, üçer dakika konuşmasını yapıyor, dağılıp gidiyor, iş gene bize kalıyor”. Ve bombayı (!) patlatıyor: “Eğer bu kadar seviyorsanız bu YPG’lileri, PKK’lıları—zaten ülkelerinizde yeterince var—onları da alır, götürürsünüz..!”.

Ayak üstü, beş dakika içinde, Rusya, İran, Arap dünyası, Türkiye’nin de içinde olduğu NATO üyeleri, ‘IŞİD’le Mücadele Koalisyonu’ ve konuk bakan nezdinde Avrupa’yı karşısına alıyor.

Bazılarına bunlar okkalı laflar gibi gelebilir, ama bir dışişleri bakanına böyle basit polemik yakışmaz. Hiçbir işe de yaramaz, ters teper.! Çünkü, hakaretle, aşağılamayla, istihzayla, arada bir de, “Biz kabile devleti değil, büyük devletiz” diyerek, ancak muhataplarınızı kışkırtırsınız.

İhsan Sabri Çağlayangil’in ifadesiyle, sanâyi-i nefise (güzel sanatlar) olan diplomasi, dangul dungul konuşmalara, günlük—bazen anlık—kararlara dayalı, ufuksuz, vizyonsuz bir kör dövüşüne indirgenince, vasatlaşır.. Sonuçta, Batıyla da, doğuyla da, Arapla da, Acemle de, Amerika’yla da, Rusya’yla da, velhasıl herkesle, dünyayla kavgalı bir ülke olursunuz..

Birleşmiş Milletler’in en güçlü organı olan Güvenlik Konseyi, beş daimi, on geçici üyeden oluşuyor. Geçici üyeleri, Genel Kurul seçiyor. Türkiye, 2008 yılında 192 BM üyesi ülkeden 151’inin oyuyla geçici üye seçiliyor. Bu, olağanüstü bir başarı.. Dışişlerinin ve bakan Ali Babacan’ın başarısı.. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül, “Bu netice, esasen Cumhuriyet diplomasisinin, her vatandaşımızın iftihar etmesi gereken, mühim bir başarısıdır” diyor.

Türkiye, 2014 yılında tekrar aday oluyor, ama ancak 60 oy alabiliyor—151’den 60’a düşüyor. Bilin bakalım Dışişleri Bakanı kim..? Beyefendi, “Daha fazla oy almak için ilkelerimizden vazgeçemezdik” diyor. Hala orada..! Değerli (!) yalnızlıkta kalmış..

Bu, basit bir üslup sorunu değil..! Dış ‘işlerinin’ ve dış siyasetin hal-i pür melali ortada..

Avrupa Konseyi, 2017’de, ‘demokratik kurumların işleyişinin bozulması’ nedeniyle, Türkiye’yi 1980 darbesinden sonra ikinci kez, tekrar izlemeye alıyor. ABD İnsan Hakları Raporu gibi, AB’nin 2018 Türkiye İlerleme Raporu da, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrımı, haklar ve temel özgürlükler, yolsuzlukla mücadele gibi hemen her alanda ağır eleştiriler getiriyor. ‘Soykırım’ iddialarını geçin, bazı ülkeler ‘soykırımı anma günleri’ düzenlemeye başlamışlar. Kıbrıs, Batı Trakya, Ege’deki adalar, hava sahası, kıta sahanlığı, Doğu Akdeniz, Dağlık Karabağ, hepsi duruyor. İlerleme bir yana, kangren olmuşlar.. Türkiye’nin NATO’dan atılıp atılmayacağı (!) bile konuşuluyor. Şimdi bir de ekümenik Patrik ‘realitemiz’ var.

Bunlar boş laflarla veya posta koymayla çözülebilecek işler değil.. Çözülemiyor..!

PKK/YPG ile ‘Kürtler’ bir tutulup Menbiç’te ABD ve Rusya—ve başkaları—karşımıza durmuşlar.. Suriye ve Irak’ta devletler parçalanmış, yenileri kuruluyor.. Türk ordusu her iki ülkede de, ciddi sorumluluklar üstlenmiş, büyük risklerle karşı karşıya.. Kritik görevlerdeki generaller görevden alınmış.. Ama, ortada öngörülebilen bir siyasi sonuç, anlamlı, gerçekçi bir siyasi hedef yok.. Milletçe arkasında durulacak, durulabilecek bir ‘milli’ dış politika da..

Suriye’de olup bitenler, dış ‘işlerinin’ nasıl yürütüldüğünü gösteren çarpıcı bir örnek..

Türkiye, 2017’de Rusya ve İran’la kararlaştırılan dört ‘çatışmasızlık’ bölgesinden biri olan İdlib için ‘kendiliğinden’ sorumluluk üstleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “TSK İdlib içinde, Rusya silahlı kuvvetleri dışında görev yapacak” diyor. Savaşın gelişimi Suriye hükümeti lehine oluyor ve çatışmasızlık bölgeleri—İdlib hariç—birer birer Şam’ın kontroluna giriyor. Ceyşül İslam, 2018 Eylülünde Guta’dan tahliye edilince, İdlib’i kontrol eden Nusracılar, yani Heyet Tahrir el Şam’la anlaşamadıkları için Türk Silahlı Kuvvetleri kontrolundaki El-Bab’a yerleştiriliyorlar—zorla değil, Türk hükümetinin izni ve davetiyle.. Dera’dan tahliye edilenler de, Türkiye’nin kontrolunda (!) İdlib’e geliyorlar. Bunlar silahlı, radikal cihatçılar..

ABD ile ‘Menbiç yol haritası’ ve ‘ortak devriye’ muhabbeti, pehlivan tefrikası gibi uzuyor. Nusracılar, İdlib’i ele geçiriyor. Başkan Trump, Suriye’den çekilmeye (!) karar verince, tampon bölge/güvenli bölge tartışması başlıyor. Rusya İdlib’de ‘ortak devriye’ istiyor..

Hem ABD’yle, hem de Rusya’yla olan ilişkiler ve işbirliği (!) tam bir ‘Hacivat-Karagöz’ diyaloğuna dönüşüyor: ‘Kangal değil Karagözüm, mangal, mangal..!’

ABD—ve ‘Batı’—Fırat’ın doğusunda bir Kürt—YPG değil—‘yönetimi’ kurmakta kesin kararlı.. Bunun için, Suriye ordusunun ve Türkiye’nin bu bölgeye girmesinin önlenmesi gerekiyor. Gereğini yapıyor ve ‘tampon’ bölge kuruyorlar. Bu bölgede az sayıda Amerikan askeri kalacak, ama ‘başka ülkeler’ de (belki Rusya da..) olacak. ABD havadan ve karadan destek sağlayacak.. Türkiye, illaki Fırat’ın doğusu ve Menbiç’ten uzak tutulacak.. Bunu açıkça söylüyorlar, ama birileri ‘mangalı, kangal anlamakta’—nedense—ısrar ediyor.

ABD Başkanı Trump, “Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederim” diyor. Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde böyle bir ‘tehdidin’ örneği yok.. Bir gün sonra, her şey sütliman..! “Türkiye, Amerika’nın Kürt müttefiklerini koruma sözü vermeli” diyen Bolton aforoz (!) ediliyor, Dışişleri Bakanı Pompeo’nun “Türkler, Kürtleri boğazlayabilir” sözü kınanıyor, ama aynı sözleri söyleyen Senatör Graham Ankara’da baş tacı ediliyor. Anlayan varsa beri gelsin!

Rusya’yla olan diyalog (!) daha bir akıllara seza..

Rusya’nın politikası, Fırat’ın doğusu dahil, tüm Suriye toprakları ‘teröristlerden’ temizlenene kadar, Suriye’ye ve Suriye Ordusu’na—Esad’a—destek vermek.. Rusların ‘terörist’ dediği YPG değil; ÖSO—namıdiğer Kuvâ-yı Milliye, IŞİD, el-Nusra, yani Şam’la savaşan herkes..

Rusya, ABD’nin (!) meşru hükümetin davetine veya BMGK kararına dayanmayan Suriye’deki varlığını gayrimeşru olarak görüyor, istikrarsızlık yarattığını söylüyor. Çözüm formülü olarak, Şam’daki hükümeti tek meşru ‘milli’ otorite olarak tanıyan BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 numaralı kararını işaret ediyor. Rus dışişleri bakanı Lavrov, ABD’nin, Fırat’ın doğusunda—‘tampon’ bölgede—güvenliği ‘kimin’ sağlayacağına ‘kendisinin’ karar vereceğini sanmasının şaşkınlık olduğunu söylüyor. ABD’yi, adı konulmamış bir ‘devlet’ yaratarak, oralarda yatırım yapmak, yeniden yapılanma ve inşaya gitmek yoluyla ‘Suriye’yi bölmeye’ çalışmakla itham ediyor. Bunların tümü aslında Türk hükümetine dönük ciddi uyarılar.. Rusya,‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla..!’ diyor.. Ama, anlamıyorlar.!

Birileri hâlâ ABD ile—Rusya’ya ve Şam’a rağmen—iş bağlayabileceği vehmi içinde..

Rusya Devlet Başkanı Putin, bunun üzerine, 1998 Adana Mutabakatı’nı işaret ediyor. Türkiye’nin güvenlik kaygılarının ‘bu mutabakat çerçevesinde’ çözülebileceğini söylüyor. Anlamadan, dinlemeden, sormadan, hemen üstüne atlıyorlar.. Olumluymuş..! Beyefendi, “Adana Mutabakatı bunu öngörüyor. Suriye Türkiye’ye yönelik tehditlere karşı tedbir almazsa, Türkiye'ye müdahale hakkı veriyor. [Putin’in] bunu ‘Türkiye içeriye müdahale edebilir’ anlamında söylediğini düşünüyoruz, bu da bizim için olumlu” diyor. Aynen böyle..

Halbuki, mutabakat 2010’da gözden geçirilip güncellenmiş, 2011’de yürürlüğe giren yeni mutabakat her iki tarafa da—Türkiye’ye de—‘teröristleri’ barındırmama, desteklememe yükümlülüğü getiriyor. Putin aslında, kendi kendinize gelin güvey olmayın, muhatabınız ABD değil Şam’dır, ne yaptığınıza bir bakın demek istiyor—diplomatik dille.. Yine anlamıyorlar.!

Rusya’ya göre, İdlib’de durum kritik, sürdürülebilir değil, bir an önce Şam’ın kontroluna girmeli.. İdlib Mutabakatı’nın amacının, teröristlere güvenli bölge oluşturmak değil, onları İdlib’den temizlemek olduğunu, İdlib yol haritasının başarısız kaldığını söylüyor. Türk-Rus ortak devriyelerinin başlatılmasını istiyor. Sanki roller değişmiş, Menbiç İdlib’e gelmiş..

İdlib Türkiye için daha da kritik.. On iki gözlem noktası son günlerde piyade, zırhlı birlik ve topçuyla takviye ediliyor. Bu takviyeler, aslında TSK unsurlarının—düne kadar ‘müttefik’ kabul edilen—el-Nusra liderliğindeki terör örgütlerinden gelebilecek saldırılara karşı..

Ama Beyefendi, “İdlib Muhtırası başarılı bir şekilde uygulanmıştır, Rusya’dan gelen açıklamalar da zaten bu yönde.. HTŞ’nin, ya da el-Nusra’nın, terör örgütlerinin İdlib bölgesinin yüzde 50’sini ele geçirdiği söylemi doğru değildir” diyor..

Menbiç yol haritasının—sanki orada uygulanmış gibi—Fırat’ın doğusunda da uygulanması en sağlıklı çözüm-müş.. ABD, YPG’yi çıkartıp bölgeyi ÖSO’ya—ve TSK’ya—bırakacak-mış.. Cerablus, el-Bab, Afrin’deki model, ‘güvenli bölgede’ de uygulanacak, yani buralarda da Şam’dan bağımsız, Türkiye’nin himayesinde devletçikler kurulacak, bölge yeniden imar edilecek-miş.. VE, Rusya öyle seyredecek-miş.. Hayal üzre dış politika olmaz, olmuyor..!

Şimdi, Türkiye’yi düşürdükleri açmaza bulabildikleri çare (!) mülteciler üzerinden Avrupa’ya şantaj—ki Rusya karışmasın, İdlib beklesin, ABD çekilsin, ama Fırat’ın doğusunu Türkiye’ye bıraksın (!), arkadaşlar da buralarda TOKİ’yle ‘kentsel dönüşüm’ yapsınlar.. (LOL)

‘Dışişleri’ bakanı geçen gün, Kaş’ta ‘mahalle konağı’ açıyor, ‘tarım tanzim satış’ projesini anlatıyor: “Çiftçi olmazsa tüm [a.b.] Türkiye olmaz.. İlaç, gübre ve tohumda da aynısını (tanzim satışı) yapacağız, olay bu..!”. ‘Olay’ o değil, ama Bakan Bey farkında değil..

O, Kaş’ta ‘mahalle konağı’ açıp ‘tarım’ anlatırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Ankara’da, uluslararası bir toplantıda ‘katil Esed’i’ anlatıyor—hâlâ..! Hangi akla hizmetle, bilinmez..

Aynı gün Lavrov, “Soçi mutabakatının geçici olduğunu, teröristlerin İdlib’de yuvalanmalarına izin vermeyeceklerini” yani müdahale edeceklerini hatırlatıyor. ABD, çekilmeyeceğini, tampon bölgeye—Türkiye ile YPG arasına—barış gücü (!) yerleştireceğini açıklıyor. İki gün sonra da, Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Türkiye’nin AB üyelik sürecinin ‘askıya alınmasını’ tavsiye eden karar metnini Genel Kurul’a sevkediyor.

Dış politikayı da, zararına ‘tanzim satış’ kurnazlığıyla yürütmeye çalışıyorlar, yürümüyor..

Böyle yürümez..! Kimse kusura bakmasın..

Pekiyi, herşeyi tek kişinin, Beyefendi’nin üstüne yıkmak adil mi..? Elbette değil..!

Hariciye’nin üstüne yıkmak da öyle..

Önceki ve Sonraki Yazılar