Halk TV Canlı Yayın
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, Meclis Dışişleri Komisyonu toplantısında..

Büyükelçi olarak, dışarıdan—giderek sadece partiden—çok sayıda atama yapılmasını eleştiren komisyon üyesi milletvekillerine, “Kimse kusura bakmasın, en iyi, en başarılı büyükelçilerimiz dışarıdan atadıklarımız” diye tepki gösteriyor—bilinen veciz üslubuyla..

Bakan, Tokyo ve Pekin büyükelçilerini örnek gösterip, “[Başarı sıralamasında] birinci sıraya Tokyo büyükelçimiz Murat Mercan’ı, ikinci sıraya da Pekin büyükelçimiz Abdülkadir Emin Önen’i koyarım” diyor. “Tokyo büyükelçimizin, Pekin büyükelçimizin ne kadar başarılı olduklarını, bakanlık mensubu personelimiz de görüyor, söylüyor” diye ‘tanık’ da gösteriyor. Bakan’a göre, ‘diğerleri’ de, yani dışarıdan atananların tümü ‘öyle’ [başarılı] imiş..

Yetmiyor, “Neden dışişleri mensupları büyükelçi yapılmıyor diye soruyorsunuz, ama her kaymakam da vali olmuyor” diye ilave ediyor. Yani, büyükelçi olabilecek yeterlikte, yeterli sayıda personel bulamadığımızdan, mecburen dışarıdan [partiden] atıyoruz demeye getiriyor.

Bunu söyleyen, ‘devletin’ dışişleri bakanı..!

Pekin büyükelçisi AKP’nin kurucularından.. İki dönem AKP milletvekilliği yapmış. Tokyo büyükelçisi de öyle.. Her ikisi de, doğal olarak Saray’a yakın, bilinen isimler. Zaten kendilerini seçen ve atayan da, aynı zamanda AKP Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı..

Doğal olarak, bu ülkede—hâlâ—herkes ‘sadakat ve teslimiyet’ içinde olmadığından bu lafa tepki gösterenler oluyor. Emekli büyükelçi ve siyasetçi Osman Korutürk de onlardan biri..

Korutürk yazısında, diplomasinin bir meslek olduğunu hatırlatıyor, kurumsal hiyerarşi, eğitim ve mesleki birikimin önemini anlatıyor, hariciyenin ‘iyi’ olanla ‘daha az iyi’ olanı birbirinden ayıran bir birikimi, geleneği, kültürü, ‘koridor sicili’ dedikleri kurum hafızası zaten var diyor.

Bakan Bey ya bunların farkında değil, ya da Bakan olarak gurur duyması gereken bu kurumsal birikimin altında eziliyor. Gerçekten uzun olan Avrupa Konseyi, AB Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı safahatı düşünülürse, muhtemelen ikincisi.. Yani, kan ve doku uyuşmazlığı var..

O yüzden, kendince bir ‘başarı’ ve ‘yetkinlik’ değerlendirmesiyle, tüm dışişleri camiasını toptan tu kaka yapıp, AKP’li büyükelçileri göklere çıkarmakta tereddüt etmiyor. Bunu alenen seslendirmekte de bir beis görmüyor.

Buna karşı çıkanlar, asıl ‘o’ büyükelçiler olmalıydı.. Bakana da, onlara da çok yazık..!

AKP ile ‘Dışişleri’ arasındaki, kan ve doku uyuşmazlığı çok eskilere dayanıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan 2006 yılında Berlin’de, Büyükelçi Mehmet Ali İrtemçelik’i topluluk önünde azarladığında, ilk kez kamuoyunun dikkatini çekiyor. Konsoloslukta, pasaport fotoğraflarının, türbanlar yüzü kapatmayacak şekilde olması isteniyor. Bir grup, bunu başbakana şikayet ediyor. “Böyle bir uygulama mı var büyükelçimiz?” diye kendisini sigaya çeken başbakana işin aslını anlatmaya, açıklamaya çalışan büyükelçiyi de konuşturmayıp, yuhalıyorlar.

Davos’taki ‘one minute(s)’ olayından sonra, bir ‘monşer’ lafıdır başlıyor ve gidiyor.

Aralarında kamuoyunun yakından tanıdığı, Türk diplomasi tarihine geçmiş isimlerin de olduğu yetmiş iki diplomat yazılı bir açıklamayla, başbakanın büyükelçilere yönelik alaycı ve itham edici ifadelerini, hükümetin dangul dungul dış politika yürütme şeklini eleştiriyorlar.

‘Pembe incili kaftanı’ hatırlatan diplomatlar, “Dış politika uzun soluklu, ciddi bir iştir. Bilgi, birikim, öngörü, soğukkanlı analiz yeteneği gerektiren ciddi bir uğraşıdır” diyerek, her zamanki ince üsluplarıyla taşı gediğine oturtuyorlar.

“Dış politika, öyle günü kurtarmaya yönelik, kendisiyle çelişki içinde ‘perakende’ açılımlarla, üç-beş yabancı sözcüğü yerli yersiz kullanmakla, diplomatlara karşı küçük düşürücü ifadelerle yürütülmez. Yürütülmeye kalkışılırsa bedeli ağır olur. İşin acı tarafı, bu bedeli sadece bu hesapsız, kitapsız, yüzeysel tutumları benimseyenler değil, tüm ulusumuz öder” diyen diplomatlar, kendilerince, kan ve doku uyuşmazlığını anlatıyor—ama ders de veriyorlar.

Erdoğan, bir ‘metro’ istasyonu açılış töreninde cevap veriyor, “Bizim dışişleri anlayışımız(ı).. … bazı monşerler anlamakta zorluk çekebilir. Çünkü onlar hep böyle yetiştiler. … Bizim yönetim anlayışımız Türkiye’nin âli menfaatlerini, izzetini, itibarını, saygınlığını korumak üzerine kurulu. Biz kendi menfaatimizi değil, sadece Türkiye’nin menfaatini düşünüyoruz” diyor. O da kendince, aslında ‘uyuşmazlığı’ anlatıyor—‘onlar kendilerini düşünüyor” diyerek.

Erdoğan, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki rakibi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu da, “Bunlar monşer.. Monşerlerin bu tür şeylerle işi olmaz” diye eleştirecektir. Halbuki İhsanoğlu’nun 2005 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri seçilmesini, görev süresinin 2009’dan sonra—toplam dokuz yıla—uzatılmasını sağlayan da kendisi, AKP hükümetleri..

Derken, ‘dışarıdan’ atanan büyükelçiler furyası başlıyor.

Dışarıdan atananların en bilineni, eski YÖK başkanlarından biri.. ‘Başörtüsü yasağı’ ve ‘katsayı’ karşıtı görüşleriyle bilinen, dekanlık bile yapmadan YÖK Başkanı yapılmış bir akademisyen.. Kamuoyu kendisini, 2008 yılında açık kalan bir mikrofonda, dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile bir bürokrat arasındaki konuşmayla tanıyor:

Bürokrat: Yeni Yök Başkanının havası değişmiş. Gayet güzel sözler söylüyor.

Kemal Unakıtan: İsterse söylemesin..!

Bürokrat: Bu ortamdan faydalanıp üniversite reformunu da yaparsak hükümet olarak Sayın Bakanım, çok ciddi bir başarı olur.

Öyle oluyor, reform (!) yapılıyor.. YÖK başkanı da, Varşova’ya büyükelçi oluyor.

Ama, sadece büyükelçiliklere ‘dışarıdan’ yapılan atamalar kesmiyor, çünkü dışişleri merkez teşkilatı hala meslekten.. Orada da ‘hükümetin başarısına’ ve reformlara (!) gönüllü katkılarda bulunacak, sadakat ve teslimiyeti meziyet (!) bilen mutemet personele ihtiyaç var. AKP, 2013 yılında—her zaman yaptıkları gibi—bir gece yarısı, kanun torbalarından (!) birine attıkları bir maddeyle ‘dışarıdan’ atanan büyükelçilere, dönüşlerinde bakanlık kadrolarında genel müdür, müsteşar ve müsteşar yardımcısı olma yolunu açıyor.

Dışişlerine daha büyük kötülük yapılamaz.. Çünkü, kurum olmanın temel taşı ‘liyakat’ yerine ‘siyasi’ tercih ve öznel kriterler konuyor. Geçmişte, genellikle darbe dönemlerinde veya uzmanlık gerektiren bazı merkezlere, istisnai olarak yapılan tek tük dışarıdan atamalar yaygınlaşırken, dışişleri merkez kadrolarının parti saflarından doldurulması yolu da açılıyor. Böylece, Japonya, Çin, Makedonya, Kuveyt, Hollanda, Malezya, Vatikan, Kenya, KKTC, Moritanya, Somali, Karadağ, Gana, Kamerun, Polonya, Endonezya’da, Türkiye’yi meslekten diplomatlar değil, AKP kurucuları, yöneticileri, milletvekilleri, danışmanlar, AKP’ye yakın bürokratlar, hatta havuzdan köşe yazarları ve eş-dost temsil ediyor.. Sanki Trump Amerikası.

Bir taraftan ‘büyükelçilikler’, AKP kadroları ve eski AKP milletvekilleri için bir istihdam kapısı oluyor, öte taraftan da Dışişleri—diğer devlet kurumları gibi—açıkça AKP’leştiriliyor. Bu dönüşümü gerekçelendirmek (!) için, küçümseyici ‘monşer’ söylemi gündemde tutuluyor.

Bakan’ın Komisyon’da yaptığı tam olarak bu. Sadece, ‘monşer’ kelimesini kullanmıyor.

Tokyo büyükelçimizin, Pekin büyükelçimizin ne kadar başarılı oldukları” savına gelince..

AKP’li bu beyefendiler, belki gerçekten de ‘diplomat’ olarak dünyaya gelmiş, ama kendilerini hasbelkader siyaset kulvarında bulmuşlardır, bilmiyoruz. Ama, ne Çin’le, ne de Japonya’yla, örneğin ABD veya Rusya gibi ülkelerle kıyaslanabilecek sorunlarımız olmadığı ortada.. Bu iki ülkeyle ilişkilerimiz ticaret ve yatırım ağırlıklı, onlar da kendi ‘teknik’ kulvarında gidiyor.

Yani, tatlı suda kaptanlık yapıyorlar, ama onu bile, ‘kimse kusura bakmasın’ ağızlarına yüzlerine bulaştırıyorlar.

Japonya’da on yıllardır gündemde olan ciddi bir iş gücü açığı var. 2018 Mayıs’ından beri Japon hükümetinin gündeminde olan ‘345.000 yabancı işçi alımı’ kanununu, Parlamento Aralık ayında onaylıyor. Ama Türkiye, işçi alımı ‘yasak’ ülkeler listesine konuyor.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan 13-15 milyon Uygur’un karmaşık sorunlarını bilenler (!) biliyor. Bu sorunlar çeşitli şekillerde Türkiye’ye, hatta Suriye’ye, şimdilerde İdlib’e uzanıyor, ikili ilişkileri etkiliyor. Çin, 2017’de, ‘Tüm dinlerin ve inançların Çinlileştirilmesi’ kararını alıyor ve bir program başlatıyor. Bu arada, geçen hafta, önde gelen Uygur halk ozanlarından Abdurrrehim Heyit’in bir Çin cezaevinde öldüğü haberi medyada yayılıyor.

Bütün bunlar olurken, 1. ve 2. sıradaki ‘arkadaşlar’ oralarda büyükelçi..

Dışişleri Bakanlığı, Japonya büyükelçisini davet ediyor, üzüntülerini, hayal kırıklığını, rahatsızlığını ve “bu kararın en kısa sürede düzeltileceği” inancını iletiyor—Ankara’da.. Bu işi, daha bu tasarı Japon hükümetinin gündemine ilk geldiğinde, Tokyo’daki başarılı (!) beyefendinin orada yapmış olması gerekirdi, yapabilseydi.. Hiç olmazsa, tasarı Parlamento’ya ilk sevk edildiğinde Ankara’daki hükümeti devreye sokmalıydı. Artık geçmiş olsun..!

Bakanlık Sözcüsü, 9 Şubat’ta, “Abdurrrehim Heyit’i rahmetle anıyor”, Çin’i “Uygur Türklerinin temel insan haklarına saygı göstermeye ve toplama kamplarını kapatmaya” davet ediyor. Hatta, BM Genel Sekreteri’nin “Sincan [Uygur] bölgesindeki insanlık trajedisini sona erdirmek için etkin adımlar atması” isteniyor. Bakanlığın bu açıklamasına güvenen siyasi parti liderleri de, aynı gün, birbiri arkasına, Çin’i kınıyorlar.

Ama, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçiliği, hemen iki ayrıntılı açıklama yaparak, iddiaları reddediyor, ‘toplama kampları’ denen yerlerin ‘mesleki eğitim merkezleri’ olduklarını, buraların Türkiye’den gelen gazeteciler tarafından da 9-16 Ocak 2019 tarihlerinde ziyaret edildiklerini VE öldüğü iddia edilen Uygur halk ozanının ‘sağ olduğunu’ söylüyor. (ÇHC Devlet Radyosu Türkçe Servisi, Heyit’in güncel bir video kaydını da yayınlıyor.) Hatta, Türkiye’de her 910 kişiye bir cami düşerken, Sincan Özerk Bölgesi’nde her 530 Müslüman’a bir cami düştüğünü vurguluyor.

Kimse kusura bakmasın, büyükelçilik böyle yapılır..

Pekin’deki beyefendinin bu ‘toplama kamplarına’ gitmiş, ne olup bittiğini yerinde görmüş, öldüğü söylenen Abdurrrehim Heyit’in sağlık durumunu teyit etmiş, Çin Halk Cumhuriyeti makamlarıyla bunları yüz yüze görüşmüş, gerçeklere ulaşmış VE onları zamanında Ankara’ya aktarmış olması gerekirdi. Pekin Büyükelçiliği de—Tokyo gibi—daha öncelikli başka işlerle çok meşgul olmalı ki, bunlara fırsat bulamamış..!

Ama, ‘bu’ işler ortada kaldığına göre, Dışişleri Bakanı’nın yüksek takdirlerine mazhar olan bu büyükelçilerin uğraştığı, takdire şayan ‘o’ işler neler..? Onları bilmiyoruz, söylemiyorlar.

İşte, AKP standardında, “En iyi, en başarılı büyükelçilerimiz” böyle oluyor.. 

Gelelim, dışişleri diplomatlarını beğenmeyen (!) Bakan Bey’in ‘koridor siciline’..

Devam edecek..

 Hafıza-i beşer: “Birinci derece deprem riski taşıyan bölgelerdeki binalar bile, mühendislik veya mimarlık hizmeti alıp almadıklarına bakılmaksızın—depreme dayanıklılık, fen ve sanat norm ve standartlarına uygunluk sorumluluğunu yapı malikine (!) bırakarak—bu barışa dahil ediliyor. ..namuslu vatandaş cezalandırılıyor, suç işleyen ödüllendiriliyor.. Kanunsuzluk meşrulaştırılıyor, gayrimeşru davranış teşvik ediliyor.. Bu barışta bir tek ‘kamu’ yararı yok..! Ama, kamu yararı dışında her şey var” demiştim. (Bknz. 7 Ocak 2019, İmar ‘Barışı’ – II: Göbeklitepe’ye Tapu Kayıt Belgesi) Böyle olduğunu gözlerimizin önünde çöken binalar ve altında kalan insanlarla görüyoruz. Bunu ‘devlet vatandaşıyla barışıyor’ diye anlatan aymazlar da görüyorlar, gaflet içinde destek verenler de, acziyet içinde sessiz kalanlar da.. Hepsi, oy ve para uğruna yapılıyor.. Göreme’deki, utanç verici, barbarca otel inşaatı gibi.. Acımasızlar.

Bu yazı toplam 1191 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazıları »