15-16 Haziran: Nereden nereye!
Cezaevindesiniz.. Tutuklusunuz..
Hakim karşısına çıkıncaya kadar derdinizi anlatamıyorsunuz.
İBB’ye ta Kadir Topbaş döneminde girdiğinizi, ifadenizin de bir başka kadın sanığın ifadesiyle karıştırıldığını söyleme fırsatını bulamıyorsunuz.
Ayrıntıları aşağıda anlatacağım ama önce “tarihte bugün” için yazmak zorundayım.
*. *. *
15-16 Haziran 1970, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde çok başka bir sayfadır.
Tarih, o sayfaya şöyle bir not düşer:
Demirel hükümeti, sendikal örgütlenmeyi kısıtlamak amacıyla yüzde 33’lük bir baraj getiriyordu. Sendikal örgütlenmeyi kısıtlayan yasaya karşı 150 bin işçi İstanbul ve Kocaeli’nde harekete geçti, fabrikalar işgal edildi. Hükümetin emriyle işçilerin karşısına asker, tanklar çıkartıldı. Ancak öncesi ve sonrasında pek az görülen bir şey oldu. Askerler arasında işçileri alkışlayanlar çıktı. Yine de, bugünlerin popüler deyişiyle “devletin cebir gücü” baskın geldi.
İşçiler dağıtıldı. Ardından sıkıyönetim ilan edildi.
İşçi sınıfı mücadeleyi kaybetmiş gibiydi. Oysa Anayasa Mahkemesi, sendikal örgütlenmeyi tırpanlamak amacıyla çıkartılan yasayı iptal etti.
Sonraki yıllar hep o iki günlük eylemin rövanşını alma çabası gibiydi.
Özellikle 70’lerin sonlarında DİSK’in güçlenmesi, çatışmayı kanlı bir sürece götürdü.
Önce DİSK’in efsane başkanı Kemal Türkler öldürüldü.. Ardından 12 Eylül geldi.. Daha doğrusu muhtemelen o suikastin planlayıcıları tarafından getirildi..
*. *. *
56 yıl sonra geldiğimiz noktada ne görüyoruz?
Maaşlarını, haklarını alamadığı için eyleme geçip kendilerini madene kapatan işçilerin “yalnızlığını”.. DİSK’in onlar için ortaya çıkmadığını.. Patronun da işçilerin yeryüzü ile irtibatını kesecek kadar ileri gidebildiğini..
Özel okul öğretmenlerinin, “ÖĞRETMENLERİN”, polis tarafından nasıl acımasızca dövüldüğünü..
Zaten Erdoğan’ın kendi izin vermedikçe her türlü örgütlenmeden ve özellikle eylemden nefret ettiğini.. Hatta başta Gezi, kitlesel eylemden korktuğunu..
*. *. *
İBB davasına belki de bu gözle bakmak gerekiyor.
“Her şey güzel olacak” diye sokağa çıkanların başına hiç de güzel şeyler gelmediğini göstermek istiyorlar belli ki!
Ama ellerine verilen güç öyle başlarını döndürmüş ki, hukuktan geçtik düz mantık bile devre dışı kalmış.
Başta söz ettiğim örnek:
“ İBB davasında tutuklu yargılanan Fatoş Ayık’ın avukatı Uğur Güner, müvekkilinin Murat Ongun tarafından Medya AŞ’ye ‘özel’ olarak yerleştirildiği iddiasındaki çelişkiyi ortaya koydu. Ayık'ın Medya AŞ’nin kurulduğu Kadir Topbaş döneminden bu yana 15 yıldır orada çalıştığını söyleyen Güner, dosyada hiçbir delil olmadığını belirtti.”
Neymiş, işe alan Murat Ongun değil Kadir topbaş imiş.
Avukat devam ediyor: “Baktım Fatoş Ayık ifadesinde çocuklarından söz ediyor. Oysa çocuğu yok. Araştırınca anladık ki, Pınar Türker’in ifadesiyle karıştırılmış!”
Ya çıplak arama korkunçluğu.. Zaman zaman aklıma düşer. Deprem gibi “cezaevi çantası hazırlamam gerekir mi” diye düşünürüm.
Her gün almam gereken ilaçlarım.. Belki klasiklerden bir kitap ve elbette gözlüğüm.. Yani acil ihtiyaçlar.. Gerisi çamaşır, kıyafet falan..
Ama o hazırlığa çıplak aranma ihtimali dahil değildir. O kadar cesur değilim. Karşımdakilerin o kadar zalim olacağına… Dinden imandan söz ederken böyle korkunç bir eyleme girişebileceklerine inanamam. İnanmak istemem.
Bir avuç.. Gerçekten bir avuç yürekli gazeteci ve hukukçu sayesinde İBB TRAJEDYASINI deşifre edebiliyoruz.
Merak ederim, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz da günün birinde arka planıyla deşifre edilebilecek mi?
Hiç unutmam ve unutturmamaya çalışırım.
15 Temmuz’dan hemen sonra, 20 Temmuz’da OHAL ilan edildi. Ardından, OHAL kapsamında olmadığı halde grev yasağı getirildi.
Erdoğan da iş dünyasına bunu bir jest olarak.. “DARBENİN LÜTFU“ diye takdim etti.
O gün bu demokrasi ve hukuk dışı kararı alkışlayanlar şimdi mallarına, yatırımlarına çözülme tehlikesi ile korku içinde.
* *. *
Neleri kimlere bağlıyorsun demeyin.
Kemal Kılıçdaroğlu bu tablonun merkezinde yer alarak sadece CHP’ye değil dünü ve yarını ile Türkiye’ye ihanet ediyor.
Hukuku yok eden, hak aramayı terör sayan bir iktidarın değirmenine su taşıyor.
Genel başkan seçildiği kurultayda ayakta alkışlanmıştı.
Özellikle, CHP’nin 6 okuna yakıştırılan devrimci, halkçı konuşmasıyla.
O sıralarda öğrenmiştik ki, konuşma metnini yazan, eski arkadaşı prof Yakup Kepenek’miş.
ODTÜ’de iktisat bölümü öğretim üyesi olarak, hem akademik donanımı hem de devrimci kimliğiyle döktürmüş.
Yine aynı sırada öğrenmiştik ki, Kılıçdaroğlu’nun seçilir seçilmez yaptığı ilk iş, Yakup Kepenek’i yanından uzaklaştırmak olmuş.
Yakup hoca yıllar sonra “Özgürlüğün İzinde” kitabında anılarını paylaşırken Kılıçdaroğlu’nu anlattı.
Eski dostu, yanında eşi ve kızıyla Yakup Kepenek’in Karadeniz’deki evine bayram ziyaretine gelmiş. Onu gören CHP’li bir grup genç de arkalarından.. Kısa bir sohbetin ardından gençler Bay Kemal’e “Yakup hocayı neden dışladınız” diye sormuş. Bay Kemal de gazetecilerin çıkmasını istedikten sonra, kalanlara şu “unutulmaması gereken” açıklamayı yapmış:
“Arkadaşlar bir ülkede iktidarı dış güçler belirliyorsa, aynı güçlerin muhalefeti de dizayn etmeyecekleri söylenebilir mi?”
Ne diyelim..
Bir bildiği varmış demek ki..
Ama şunu da bilmeli..
O “DIŞ GÜÇLER” dünyanın hiçbir köşesinde iktidarı da muhalefeti de uzun süre dizayn edemedi.
Nerede kaldı ki Atatürk’ün cumhuriyetinde ve CHP’sinde etsin!!!