SON DAKİKA
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Şehir & Barbarlar III: “Artık, müze kentte yaşamak istemiyoruz..”

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Dünya Mirası Listesinde Türkiye’den on yedi yer/eser vardır. İstanbul, bu listede ‘İstanbul’un Tarihi Alanları’ olarak yer alıyor.

Bu alanlar, tarihi yarımadanın ucundaki ‘Arkeolojik Park’ (Sultanahmet Camii ve meydanı, Ayasofya, Topkapı Sarayı etrafındaki yapı ve alanlar), Süleymaniye Camii ve çevresi, Zeyrek, ve Kara Surlarıdır.

UNESCO, İstanbul’un ‘Olağanüstü Evrensel Değerini’ iki kritere dayandırıyor: Asya’yla Avrupa’nın buluşmasını yansıtan mimari şaheserlerin özgün birleşimi VE Bizans ve Osmanlı mimarlarının yaratıcı dehasıyla oluşturulan örneksiz siluet..

İstanbul, UNESCO listesine 1985 yılında girmiştir, ama İstanbul’u—ve Türkiye’yi—yönetenler ne bu listenin anlamını ve temsil ettiği sorumluluğu kavrayabilmişler, ne de İstanbul’un ‘evrensel’ mirasını ve ‘eşsiz’ siluetini koruma gibi bir kaygı taşımışlardır.

İstanbul, son elli-altmış yıldır, 800 yıl önce, 1204’teki Haçlıların yağma ve yıkımından beri en büyük ve kalıcı tahribatı yaşamaktadır.

Taksim-Yenikapı metrosunun ‘Haliç Metro Geçiş Köprüsü’ gündemimize, 1998’de, tartışmalı Gökkafes inşaatı devam ederken girdi. O zamanlar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Refah Partili (sonraları, Fazilet Partili) Ali Müfit Gürtuna’ydı. (Tayyip Erdoğan’ın mahkumiyeti nedeniyle Kasım 1998’de görevi devralmıştı.) Proje, 2004 yılına kadar, İBB, ilgili Koruma Kurulu, İstanbul Teknik Üniversitesi, İspanyol mimar Santiago Calatrava ve proje mimarı arasında bir çok ‘fikir jimnastiğine’ konu oldu. Ama tartışmada İstanbullular yoktu, hiç olmadılar, dışarıda tutuldular.

Aslında ‘proje’ geçmişi Leonardo Da Vinci’nin, XV. yüzyılda, II. Beyazıt döneminde yaptığı ilk köprü çalışmalarına-eskizlere—dayanıyor. Calatrava’nın ilgisini çeken biraz da buydu.. Da Vinci’nin hayal ettiğini gerçekleştirmek..

Köprü, ne yapılırsa yapılsın, Süleymaniye, Yeni Cami, Topkapı Sarayı gibi ‘eşsiz güzelliklerin’ görüntüsünü kesecek, tarihi silueti bozacaktı.. Calatrava ‘Mimar Sinan’la ‘aynı dili’ konuşan, mümkün olan en az sayıda ve yükseklikte ‘ayak’ üzerinde, suda yüzüyormuş izlenimi veren, ince ve zarif’ bir köprü düşünüyor.. İnce ve zarif.. Köprüyle ilgili sonraki tüm tartışmalar da bu ‘ihtiyaç’ etrafında gelişiyor..

Kadir Topbaş 2004’te İBB Başkanı seçilince, ‘Çok farklı bir projesi olduğunu’ söyleyip, ‘proje müellifi’ olarak konsept tasarım sorumluluğunu üstleniyor. Kendisi mimar ya..! Mimari tasarım Hakan Kıran’da kalıyor. (Yarışma falan yok, davet de.. Belediye’ye teklifi kendisi götürmüş, dolayısıyla onda kalmış..)

Belediye, ‘Altın Boynuz’ köprüsü için (Köprünün ‘boynuzları’ var, üstelik ‘altın’ rengi.) 2005’te ihaleye çıkıyor. Ama, ihale günü, projelerin Koruma Kurulu’nca onayı hükmünü yazmayı ‘unuttukları’ için, ihaleyi iptal ediyorlar. Proje, dört ay sonra revize ediliyor ve ‘boynuzlar’ biraz kısaltılıyor. Ama üzerinde hala çatılı bir ‘istasyon’, dükkanlar ve çok sayıda halat var. (Halbuki bütün istenen, direksiz, kablosuz, istasyonsuz bir köprü.. Bir türlü olmuyor..)

2008 yılında tekrar ihaleye çıkılıyor ve ‘Filanca İnş. ve Taah. A.Ş.’, yabancı ortağıyla birlikte ihaleyi alıyor, 2009’da inşaat başlıyor. İnşaat devam ederken, problemin siluetle sınırlı olmadığı, kuzeyde Galata tarafındaki Ceneviz dönemi surlarının ve Mimar Sinan’ın eseri Yeşildirek Hamamı’nın da zarar görebileceği kaygıları dillendiriliyor. (Elbette kimse dinlemiyor. Çünkü çok acelemiz var..!) Bütün bunlar olurken, kimsenin aklına UNESCO’ya bildirimde bulunma yükümlülüğü olduğu gelmiyor. (Anayasanın bile ‘unutulduğu’ bir ülkede şaşmamak gerekir..) Belki, tam da bu nedenle bildirim yapılmıyor, bilmiyoruz..?

Ve sonunda, 2009’da  UNESCO devreye giriyor.. Köprünün ‘boynuzları’, taşıyıcı kabloları ve istasyon (varlığı, büyüklüğü ve yüksekliği nedeniyle..) sorun olarak öne çıkıyor. Kayda değer bir gelişme, düzelme olmazsa İstanbul’un ‘Tehlike Altındaki Dünya Mirası’ listesine alınabileceği uyarısı yapılıyor. İnşaat bir yıl durduruluyor. Kulelerin biraz daha kısaltılması, renk değişikliği gibi bazı palyatif değişiklikler yapılıyor. Bu arada Belediye, bazı medya operasyonları ile ‘UNESCO’nun projeye onay verdiği’ izlenimi yaratmaya çalışıyor. İnşaat son aşamaya girmişken, 2012’de UNESCO ve Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS) ‘köprü’ için bir inceleme heyeti gönderiyor.

UNESCO’nun 2013’te yayınlanan raporunda, ICOMOS, “Köprünün, İstanbul’un silueti üzerinde yaratacağı olumsuz etkiyi görmemek mümkün değil” (Aslında, görmek istemezseniz pekala mümkün..!), “Yıllardır, bu köprünün ‘olağanüstü dünya mirası’ (Anlamayanlar için, ‘İstanbul’ demek istiyor..) üzerindeki olumsuz etkisine ilişkin çok ciddi endişeler belirtilmiş olmasına rağmen, inşaat hız kesmeden devam etmiştir” diyor.

En açık şekilde, “Bu köprünün düzelmesi [yani siluete etkisinin minimize edilmesi] mümkün değil, bugüne kadar harcanan parayı düşünmeden yıkılıp yeni bir proje hazırlanmalı, aksi halde İstanbul’un olağanüstü evrensel değeri büyük zarar görecektir” deniyor. (“Halk ve sivil toplum bu projede yok” da diyorlar, ama elbette bu önemsiz bir ayrıntı..)

O dönem, 2010-2012 yıllarında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda çalışan birimlerinden birinin başındaki bir yönetici ile ve sivil toplumdan yine bu konuyla yakından ilgili bir akademisyenle konuşmuştum. ‘Tek umutları’ UNESCO’ydu. Özellikle İBB’deki üst düzey yönetici, UNESCO’yu arkasına alarak İstanbul’un tarihi mirasından ‘kurtarabildiği kadarını’ tahribattan, yıkımdan kurtarmaya çalışıyordu.. İyi niyetle, elinden geleni yaptığını biliyorum, mükemmel olmasa da.. Kısa bir süre sonra görevden aldılar. Şimdi, bir üniversitede dersler veriyor.  

Sonra ne oluyor dersiniz..? UNESCO birden bire ‘devreden çıkıyor’.. Projenin de önü açılıyor..

Metro Geçiş Köprüsü, 2014’de, mütevazi bir törenle açılarak hizmete girdi. Dönemin başbakanı, İstanbul’a kazandırılan bu eseri—özellikle de mahut istasyonu—şu sözlerle tanıtıyordu: “İstanbul’un güzelliğine güzellik katacak bir köprüyü Haliç üzerinde inşa ettik. Haliç üzerindeki istasyon sayesinde İstanbullular, köprü üzerindeki dinlenme ve eğlence imkanlarından istifade edecek. Laf üretmiyoruz, icraat üretiyoruz”. Ama, ‘siluet’ konusuna hiç değinmiyor..

Gelelim UNESCO cephesindeki tuhaflıklara..

UNESCO Genel Direktörü İrina Bokova (Eski milletvekili ve Bulgaristan’ın Paris büyükelçisi) 2015 yılında resmi bir ‘ziyaret’ için Türkiye’ye geliyor. Köprü için, “Haliç Metro Köprüsü Projesi tarihi yarımadanın etkilenmemesi için UNESCO’nun uyarılarıyla yeniden düzenlendi. Yönetim [İstanbul Büyükşehir Belediyesi] de diyaloğa açık” diyor.. Kafasına taş düşmüş gibi.. Halbuki 2013 raporundan sonra değişen pek bir şey yok.. Yine de köprü öylece açılmış, istasyon da orada duruyor..

Köprünün mimarına göre, [Dünyada] “Artık müze kentte yaşamak istemiyoruz” anlayışı ortaya çıkmış. Bu görüş, bizdeki köprü [yani Haliç Köprüsü] tartışmaları üzerinden etkinleşmiş. “UNESCO [bu yüzden] yeni yapıları daha anlayışla karşılamaya başlamış”.. Bokova’daki değişiklik de ondanmış.. (Fındık) Yerseniz iyi gelir, gibi..

Bazı münafıklar ise, bu tutum değişikliğini Bayan Bokova’nın, 2016 yılında yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği seçimlerinde aday olmasına bağlıyorlar. (2009’dan beri UNESCO’nun başında) Elbette Türkiye’nin oyu kıymetli.. (Ancak, yine de seçilemedi; Antonio Guterres seçildi ve 1 Ocak 2017’de göreve başladı.)

Bu arada ortaya bazı dedikodular da dökülmeye başlıyor.. Sözde Bayan Bokova’nın—ve eşinin—New York, Londra ve Paris’te, toplam değerleri 5 milyon doları aşan gayrimenkulleri varmış.. Hiçbir şey yemeyip, içmeyip, gezmeyip, tüm maaşlarını biriktirseler, yine de bunlara sahip olmaları mümkün değilmiş.. Neler, neler..! Bunlar doğruysa, kendileri de, şu ‘müzede yaşamak istemeyen’ medinelilerden oluyorlar..

Dahası, Bay ‘Bokova’, Господин Kalin Mitrev, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın eski çalışanlarından. Halen Banka’nın direktörlerinden biri.. Bazı müzevirlere göre, Banka’daki son görevine başlamadan önce, bir Azerbaycan firmasından ‘iş danışmanlığı’ ücreti olarak 425,000 euro almış.. İddialara göre bu para, Azerbaycan’daki ‘diktatörlük’ özentisi uygulamalar nedeniyle Avrupa kamuoyu ve politik çevrelerinde oluşan olumsuz havayı yumuşatmak için yapılacak lobi faaliyetlerinin finansmanına yönelikmiş.. Rusya’nın da karıştığı, bazı İngiliz şirketlerinin aracılık yaptığı büyük bir aklama-paklama ‘operasyonu’..

Hatta, İrina Bokova’nın, Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı ‘hanedanıyla’, geçmişe uzanan yakın ve özel dostluklarından, Azerbaycan ‘yönetimi’ himayesindeki vakıfların da Bulgaristan’daki ‘hayır’ işlerine katkılarından söz ediliyor. Bir ‘al gülüm ver gülüm’ görüntüsü var..

Elbette bu karşılıklı iyiliklerin hepsi tamamen duygusal nedenlerle yapılmış olabilir. Ama ‘parasal’ boyutlar kafa karıştırıyor. “Bu işlerin arkasından çok pis kokular geliyor” diyorlar ya, öyle bir şey.. Ama, Bulgaristan Başsavcılığı geçen ay bu konuda bir soruşturma başlattı. Gerçek her halde yakında ortaya çıkacaktır.

Bunların Haliç köprüsüyle ne ilgisi var derseniz, belki de hiçbir ilgisi yok..! ‘UNESCO-BM Genel Sekreterliği-Danışmanlık/lobicilik hizmetleri’ müsellesi dışında.. Elbette başka üçgenler de kurulabilir, ama konumuz bugün onlar değil..

Boynuzlu köprü—ve istasyon—orada, Süleymaniye’nin önünde durmaktadır. Yolunuz düşerse bir bakın.. Siluete, mümkün olan en az zararı vermesi için ‘ince ve zarif’ olması gereken köprünün üzerine, tam orta yerine, hem bu kadar çirkin, hem de ‘kalın’, zarafetten uzak, hilkat garibesi bir istasyon yapılmasında niçin ısrar edildiğini bir bilen varsa beri gelsin..

İrina Bokova, önümüzdeki hafta görevi eski Fransa Kültür Bakanı Audrey Azoulay’a bırakacak. Azoulay, UNESCO Başkanı olarak, burada ve başka yerlerde ‘barbarlarla’ savaşacak mı, göreceğiz..

Yoksa, işimiz zor.. Birilerinin, ateş bacayı sarınca değişen söylemlerine, birden bire korumacı, çevreci, hatta ‘operacı, baleci’ kesilmelerine bakmayın, değişen hiçbir şey yok.. Söylemdeki ‘kodlamalara’ dikkat ediniz, göreceksiniz ki eski tas, eski hamam..

Park Otel’den Gökkafes’e, Boynuzlu Köprü’den 16/9 kulelerine, aynı kafa, aynı kültür, aynı acımasızlık, aynı hukuk-tanımazlık.. ‘Barbarlık’ demem bunun için..

16/9, hepsinin üstüne tüy dikti.

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları