Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Şehir & Barbarlar II: “Vikingler Dolmabahçe’de…”

 

Dördüncü Haçlıların Konstantinopolis’i yağmalamalarından üç yüz elli yıl, Moğolların Abbasi Halifeliği’nin başkenti Bağdat’ı yakıp yıkmalarından dört yüz yıl önce, IX. yüzyılın ortalarında, İstanbul kuzeyden gelen ‘barbarların’, Vikinglerin akınlarına maruz kalmaya başlamıştı. Abbasiler zenginlik ve gücün zirvesindeydiler. İsveçli Vikingleri bölgeye çeken de, öncelikle onların kaliteli gümüş sikkeleri oldu. Dinyeper (Özi), Volga (İdil) gibi nehirleri kullanarak Karadeniz’e, oradan İstanbul’a, sonra da Akdeniz’e ulaştılar. (‘Rus’ esasen onların adıydı, sonradan bugün bildiğimiz Rusların oldu.) Vikingler, bazen dürüst tüccar, bazen de saldırgan, acımasız yağmacılardı..

Bizans’ın altınları ve ipeklerinin cazibesi üstün gelince, X. yüzyılda binlerce gemilik seferler düzenleyerek, defalarca ‘şehre’ saldırdılar. Ama şehir üç sıra güçlü surlar, geniş ve derin bir hendekle korunuyordu. Haliçteki zincir daha o zaman vardı. Uzun süren kuşatmalar sırasında ordugahlarını Dolmabahçe-Beşiktaş bölgesinde kurdular. Hatta bir seferinde, gemilerini de karadan taşıyarak, beş yüz yıl sonra Fatih’in de kullanacağı güzergahtan, Haliç’e indirdiler. Başarılı olamadılar ve çekildiler, ama bin yıl sonra gelen modern ‘barbarlar’ şehri ele geçirmeyi başardılar ve ‘Viking ordugahına’ da kalıcı olarak yerleştiler.  

Yaşı tutanlar, televizyon öncesi dönemde radyodan ‘naklen’ maç yayınlarındaki ‘Gazhane tarafındaki kale’ tarifini hatırlayacaklardır. Bu Gazhane, bir zamanlar Dolmabahçe Sarayı’nın ahırlarının ve tavlalarının bulunduğu vadideydi. Yakın zamanda oraya kondurulan beton ve çelik yığınından çok önce, 1947’de, ‘tek parti’ döneminde oraya ilk stadyum yapılmıştı. Taşkışla, Gümüşsuyu Kışlası ve Maçka Kışlası arasında kalan, Pera Bahçeleri olarak bilinen vadi inşaata kapalıydı.

Kasım 1983’teki ilk ‘sivil’ seçimlerden hemen önce ‘Feşmekan Holding’, şehrin gelişmesine (!) büyük önem veren askerlerin (O zaman Türkiye’yi onlar yönetiyordu) onayıyla, Devlet Planlama Teşkilatı’ndan inşaat izni, 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan da ‘Taşkışla’nın yüksekliğini aşmayacak şekilde’, 24.5 metre ya da sekiz kat yüksekliğinde inşaat onayı aldı. Bunun için, II. Abdülhamit döneminde tapuya konulmuş olan ‘inşaat yapılamaz’ şerhini kaldırtmayı da bir şekilde başardı (!). Aslında çok daha yüksek rakımda olan Taşkışla’nın esas alınması zaten vahim bir hataydı. Ama bu bile ‘Feşmekanları’ tatmin etmedi.

Şehrin ‘işbitirici’ belediye başkanı Dalan sayesinde inşaatın yüksekliği 135 metreye çıkarıldı, yoğunluk oranı da artırıldı. (Bu işler, ‘ileri’ demokrasiye geçtiğimiz bugünlerde, örneğin Filyos’ta olduğu gibi, vaka-i adiyeden, ama o zamanlar yeni yeni başlıyordu.) Başkan, aynı zamanda da inşaatın ticari ortağıydı. Binanın ‘dikey’ olmasını isteyen de kendisidir. (Evet, inanması zor ama Dalan’ın yüzde 10 hissesi vardı. Sonraları, ‘ortağıyla’ anlaşamayınca ‘bedelsiz’ olarak devrettiğini, hiç kazanmadığını, tam tersine ‘zarar’ ettiğini söylüyor..)

İnşaat 1987’de başladı. Birkaç yüz metre yukarıda, Gümüşsuyu Kışlası’nın hemen üstündeki Park Otel inşaatı da hızla devam ediyordu. Bu arada 1988’de, tedvir-i muamelatı da tamamladılar ve zaten başlamış, devam eden inşaata ‘inşaat ruhsatı’ verdiler. (Artık, ‘Benim memurum işini bilir’ devrine girmiştik.)

Nurettin Sözen, 1989 yerel seçimlerinden sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olunca ‘sınırları dışına taştığı’ gerekçesiyle inşaatı mühürledi. Sözen ‘şehrin tarihi siluetini bozduğu’ gerekçesiyle—ki bozuyordu, iptal davası da açtı. Mühürleme işlemi, asıl yetkili olan Beyoğlu Belediyesi tarafından yapılmadığından ‘Feşmekan Holding’ işlemi iptal ettirdi ve inşaat tekrar başladı. Ama, Beyoğlu Belediyesi de inşaat iznini başlangıçtaki 24.5 metreye indirdi. (Sözen bu deneyimden öğrendi ve 1991’de Park Otel’i Beyoğlu Belediyesine mühürletti.)

Bütün bu hukuki ve idari itiş-kakış, 2634 sayılı malum kanuna dayalı olarak, ‘turizm merkezlerinin’ imar planlarından Turizm Bakanlığının, inşaatların ‘ruhsatlarından’ ilçe belediyelerinin yetkili olması abukluğu etrafında gelişti. Yükseklik sınırı 1992’de kesinleşmesine rağmen, ‘davalar’ ve ‘itirazlar’ bitmedi, inşaat da devam etti. Dönem Süleyman Demirel’in başbakanlığında Doğruyol Partisi-Sosyaldemokrat Halkçı Parti koalisyonu dönemiydi. 1993’te Park Otel’in kaçak katlarını yıkabilen Sözen, artık Gökkafes olarak anılmakta olan yapıya aynısını yapamadı. Ya siyasi ömrü yetmedi ya da gücü..

Tayyip Erdoğan 1994 yerel seçimlerinde Refah Parti’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu ve hakkını teslim etmek gerekir ki, çarpık yapılaşmayla—o dönem taze başkanken—en az Nurettin Sözen kadar mücadele etti. (Tayyip Erdoğan’ın hidayete ermesi ve şehrin ‘gelişmesine’ öncelik vermeye başlaması daha sonraları olacaktı.) Beyoğlu Belediye Başkanı, yine RP’li olan Nusret Bayraktar’dı. 1997 yılında ‘Kafes’ bir kez daha mühürlendi. Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında Refah Partisi-Doğruyol Partisi (Refah-Yol) koalisyonu dönemiydi.

Her iki RP’li belediye başkanı da, bir taraftan bölgenin sit alanı ilan edilmesi, öte taraftan da tapudaki ‘inşaat yapılamaz’ şerhinin tekrar konulması ve nihai olarak Park Otel gibi yıkılması, en azından yüksekliğinin başlangıçta öngörülen 24.5 metreye düşürülmesi için siyasi ve hukuki mücadele verdiler. Hatta, ‘kaba güç’ kullanarak, oldu-bitti şeklinde yıkıma bile teşebbüs ettiler. (Bu yöntem (!) sonraları bir Ankara klasiği haline gelecekti..)

İstanbul Valiliğinin yürüttüğü bir idari süreçle, 1998 yılında, Gökkafes’in bulunduğu arazinin Beyoğlu Belediyesinin değil, Şişli Belediyesinin sınırları içinde olduğuna hükmedildi. Hükümet Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında Anavatan Partisi-Demokratik Sol Parti koalisyonu, Şişli Belediye Başkanı da ANAP’dan Cüneyt Akgün’dü. (‘Milli Görüşçüler’, böylece öğrendikleri bu kurnazlığı (!) 2012’de Şişli, Sarıyer ve Ankara Çankaya, Yenimahalle ve Etimesgut belediyelerinin sınırlarını değiştirmek için kullanacaklardı. Meclis Genel Kurulunda, sabaha karşı 04.00’de önerge vererek..)

Şişli Belediyesi, her nedense (!) konunun üstünde pek durmadı, hemen ‘tadilat ruhsatı’ verdi. (Projenin tadil edilmesi gerekiyordu, çünkü bina bittiğinde otel olarak işletecek olan Amerikalı şirket, daha fazla oda sığdırmak için binanın daha ‘geniş’ olmasını istiyordu.) Bina süratle tamamlandı.. 2000 yılında İskan Belgesinin verilmesi şerefi de Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e nasip oldu. (Bugünlerde, şimdiki CHP’li Şişli Belediye Başkanı’nı ‘tehdit’ davası devam eden eski başkan..) Bina hemen, Amerikalı otel zincirine kiraya verildi ve bir yıl sonra, 2001 Ekim ayında da otel olarak hizmet vermeye başladı. Açılışta, eski ortak Bedrettin Dalan da vardı. Bütün bu gelişmelerin merkezinde olan beyefendi, binanın sahibi, “Bir çok uğraş ve engellemelerden sonra yapılan bu otel, Türkiye’de olumlu ve teşvik edici insanların her zaman bulunduğunun bir kanıtıdır” dedi. Biz de tam bunu anlatmaya çalışıyoruz zaten..

‘İnşaat yapılamaz’ şerhinin tekrar tapuya konulması için açılan çok taraflı davada çıkan olumlu karar, 2004 yılında Yargıtay onayıyla kesinleşti. Başbakan Erdoğan, aynı yıl Kasım ayında bu binadaki bir toplantıya yapılan daveti, “Kaçak olduğu” gerekçesiyle reddetti. Ama, kısa bir süre sonra, 2005 Ocak ayı içinde binanın sadece ‘ekleri’ yıkılabildi. Binanın ‘yıkım’ kararı, karar alacak bir makam bekliyor, on üç yıldır..

Amerikalılar—ve binanın sahibi—bu binaya 240 milyon dolar yatırdılar. Bir ‘garanti’ almasalardı yatırırlar mıydı? Elbette yapmazlardı, bu sokağa atılabilecek bir para değil.. Pekiyi 2005’teki göstermelik yıkım neyin nesiydi..? O bir uyarı; gücün, hakimiyetin kimde olduğunun hatırlatması.. Her şeyin bir bedeli olduğu ve zamanı geldiğinde tahsil edileceğinin mesajı..

‘Yıkımını’ bekleyen Gökkafes, bugün, ‘ince-uzun, modern’ yapılaşma anlayışını (!) yansıtan müstesna siluetiyle (Eyfel kulesine (!) bile benzetenler vardır.) Dolmabahçe Sarayının ve Bezmi Alem Valide Sultan Camiinin hemen arkasında, Taşkışlanın da hemen önünde, sonradan oraya oturtulan devasa stadyumla birlikte, bir hukuk-tanımazlık—birçoklarına göre aynı zamanda da çirkinlik—abidesi olarak, İstanbul’un tarihi dokusunu (!) tamamlamaktadır.

Sadece medineliler değil, tüm Türkiye, Park Otel gibi bu eseri (!) ülkeye kazandıranlarla da gurur duymaktadır.

Vikingler görse, onlar da gurur duyarlardı..

Pekiyi ‘yıkım kararı’ ne olacak derseniz, anlatacağız..

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları