Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Şehir & Barbarlar I

‘İstanbul’un silueti..’

Medeniyet sözü, ‘medine’ kelimesinden geliyor. ‘Medine’ veya ‘medina’, Arapça’da da,
İbranice’de de ‘şehir demek.. ‘Medeni’ ise ‘şehirli’ anlamına geliyor.
Öztürkçedeki ‘uygar’ sözcüğü ise Uygurlar’dan.. Uygurlar, yerleşik düzene, yani ‘şehir’
hayatına ilk geçen Türkler..
Latince kökenli dillerde aynı anlama gelen ‘civilization’, ‘civic’ kökünden geliyor.. ‘Civic’
de, esas olarak ‘şehirle’ ilgili, ‘şehre’ ait demek. ‘Civil’, uygar, şehirde yaşayan demek..
Yani, ister uygarlık deyin, ister ‘civilization’, medeniyet denilen şey ‘şehirle’ ilgili..
‘Şehir’, insan topluluklarının ulaşmış oldukları sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmişlik
düzeyini gösteriyor. Şehirleşmeden, ‘şehirsiz’, medeni olunamıyor.. ‘Medeniyete’ giden yol,
aslında şehirden geçiyor..
Tüm medeniyetler bir şeyler yaratmışlardır, ama en önce ‘şehir’ kurmuşlardır. Henüz
‘medeni’, yani şehirli olamayanlara da, toptan, ‘barbar’ demişlerdir.
Barbar sözü Latince ‘barbarian’ kelimesinden geliyor.. Eski çağlarda, Antik Yunan ve Roma
şehirlerinin dışında veya sınırlarının ötesinde yaşayan tüm kavimler, ‘insanlıktan uzak’, vahşi
anlamında ‘barbarlar’ olarak anılırlardı.
‘Barbarlar’, şehre, şehrin temsil ettiği yaşama, ‘insani’ ve insancıl değerlere, uygarlığa
yönelik en büyük tehdit olarak görüldüler.
Antik Yunan’da ‘barbarlar’, Medler ve Perslerdi, çünkü ‘şehirlerini’ ve şehrin temsil ettiği
yaşam tarzını onlar tehdit ediyorlardı. Roma için ‘şehirsiz’ kültürleri temsil edenler ise
Hunlar, Gotlar, Vandallardı.
Roma, V. yüzyılda önce Vizigotlar, sonra da Hunlar ve Vandallar tarafından saldırılara
uğradı, yağmalandı, 476’da da Ostrogotlar tarafından 1000 yıllık (Batı) Roma’ya son verildi.
(Doğu Roma 1000 yıl daha yaşayacaktı.)
Zamanla ‘vandal’ kelimesi, sebepsiz yakan, yıkan, bozan anlamında ‘barbar’ kelimesiyle
birlikte kullanılmaya başlandı. İronik olarak, barbarlığın veya vandallığın en yaygın, en
sistematik örneklerini de yine Romalılar ve Bizans—Doğu Roma, verdi, yüzyıllar boyunca..
İmparator Konstantin’in 325 yılında İznik’te, Hristiyanlığı Roma’nın devlet dini yapmasından
sonra, Roma İmparatorluğundaki tüm şehirler, tapınaklardan başlayarak yıkıldı, yakıldı,
yağmalandı, Hristiyan olmayan insanlar katledildi. Başta heykeller olmak üzere, mermer sanat
eserleri kireç yapmak üzere eritildi, veya inşaatlarda ‘taş’ olarak kullanıldı.
Esasen, Batı Roma’ya saldıran ve sonunda yıkanlar, Gotlar ve Vandallar da ‘Hristiyandı’.
Yani, barbarlık veya uygarlık esasen dini kavramlar değiller..
Bizans ‘barbarlığının’ zirvesi, 391 yılında, insanlık tarihinin önde gelen akademik
kurumlarından biri olan İskenderiye kütüphanesinin ve tarihin ilk araştırma merkezlerinden
biri olan Museum’un yakılmasıdır. İskenderiye kütüphanesinde, antik dönemin birikimini
yansıtan çok sayıda kitap—ve papirüs—yok olmuştur.
En sonunda 1204 yılında, bu sefer Bizans’ın kendisi ‘barbarlık’ kurbanı oldu. 4. Haçlı
Seferi, Mısır yolundayken, Kudüs’ü kurtarmaktan vazgeçip, Konstantinopolis’i yağmaladı,
yaktı, yıktı. ‘Zaferlerinin’ nişanesi olarak götürdükleri ‘dört bronz at’ hala Venedik’teki San
Marco bazilikasındadır. Haçlı barbarlığı dört gün boyunca devam etmiş, ancak meydana gelen
bir güneş tutulması üzerine—Tanrı’dan bir uyarı olarak gördüklerinden—sona ermiştir.

Konstantinopolis, Dördüncü Haçlı Seferinden sonra bir daha toparlanamamıştır, ta ki
1453’te Türkler ‘şehri’ ve medeniyet ‘mirasını’ devralana kadar..
Haçlıların Doğu Roma’nın başkentini yağmalamalarından yarım yüzyıl sonra, 1258’de, bu
sefer Moğollar Abbasilerin başkenti Bağdat’ı yakıp yıktılar. Camileri, sarayları,
hastaneleri, kütüphaneleri, ilim merkezlerini, ‘medeniyeti’ temsil eden ne varsa, tahrip ettiler.
Yüzbinlerce insanı—Halife Mustasım Billah ve ailesi dahil—şehir insansız kalıncaya kadar
öldürdüler. Dicle’ye attıkları kitapların mürekkeplerinden nehir suyunun rengi değişti.
Moğollar ancak Mısır Türk Memlük Sultanı Baybars tarafından 1260’da yenilerek
durdurulabildiler. Baybars’ın Kahire’ye getirdiği ‘hilafet’, yaklaşık iki yüz elli yıl sonra,
1517’de Osmanlılar tarafından ‘devralındı’ ve Konstantiniye’ye götürüldü. Böylece,
antik dünyanın, 2000 yıllık Roma’nın, 1000 yıllık İslam tarihinin eşsiz mirası–
—barbarlardan ne kurtarılabildiyse—İstanbul’da toplanmış oluyordu.
Bu “müstesna şehir”, İstanbul olduktan sonra, “tüm ihtişamıyla Batı (Doğu) Roma’nın,
Bizans’ın izlerini” taşıdı, “Medine’nin tevazuuna ve manevi derinliğine şahitlik” etti, “Türk-
İslam medeniyetinin kalelerinden biri oldu” diyenler, acaba bunun ne anlama geldiğinin, bu
tarihi derinliğin, ve de yüklediği sorumluluğun gerçekten farkındalar mı?
Birileri, “Biz bu şehrin kıymetini bilemedik.. Biz bu şehre ihanet ettik, hala da ediyoruz..!”
diyor ya, doğrudur. Ama, bu ‘ihanetin’ doğru anlaşılması gerekiyor, ki bunları söyleyenlerin
ne kadar samimiyetten uzak oldukları da anlaşılsın, ders alınsın..
‘Barbarların’ istilası 1950’lerde başladı. (Ondan önce herşey doğru yapılıyordu demek
istemiyorum. Yapılmıyordu..) 1980 müdahalesinden sonra, birbiri arkasına çıkarılan ‘darbe
hukuku’ ürünü kanunlarla hız kazandı. Bunlar arasında 1983 tarihli ‘2634 Sayılı Turizmi
Teşvik Kanunu’ ve 1984 (Özal dönemi) tarihli ‘3030 Sayılı Büyükşehir Belediyelerinin
Yönetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin’ müstesna (!) yerleri vardır.
Bunların İskenderiye’yi yıkan Romalılardan pek farkı yoktu.. Haçlılardan, Bağdat’ı yok eden
Moğollardan da.. Acımasızlar, ilkel içgüdüleriyle hareket ediyorlar, medineyi sevmiyorlardı..
Uygar ‘medinelilerin’, İstanbul’u savunma savaşı çeşitli cephelerde verildi. Bunlardan biri
‘silueti koruma’ cephesiydi. İlk muharebelerden biri 33 katlı Park Otel muharebesiydi.
Sonradan Park Otel olan bina, 1870’lerde, Taksim yakınlarında Gümüşsuyu olarak bilinen
yerde, bugünkü Alman Başkonsolosluğunun (o zamanlar Büyükelçilikti) hemen yanında inşa
edilen İtalyan Büyükelçilik binasıydı. İtalyan konakları stilindeydi. 1930’da otel olarak
hizmet vermeye başladı, 1979’a kadar.. Atatürk, İngiliz Kralı VIII. Edward misafirleri
arasındaydı. Şehrin imarını (!) başlatan Adnan Menderes’in o otel için “İkinci evim”
dediği rivayet edilir. Sonra kapandı—ve ‘ihanet’ başladı.
Anıtlar Yüksek (!) Kurulu 1979’da binanın korunmaya değer olmadığına (!) karar verdi ve
tarihi bina 1986’da, ‘Filanca Holding’ tarafından 28 katlı yeni bir otel inşa etmek üzere
yıkıldı. İki yıl sonra, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının, Belediye Meclisine bile
götürmeden, resen onayladığı imar planı değişikliğiyle kat sayısı 33’e çıktı. Belediye Başkanı
Anavatan Partisinden—ve partinin kurucularından—Bedrettin Dalan’dı. İşbitiricilerden..
Boğaz’ı, Haliç’i, Tarlabaşı’nı ve başka yerleri de ‘bitirdi’.
Dalan’a göre, bu ‘basit bir hadiseydi’; aslında otel bittiğinde, “İleri ülkelerde görüp
imrendiğimiz güzellikte ve İstanbul’un siluetine katkı yapacak zerafette bir eser” olacaktı..
Mahalledeki ellinin üzerinde bina ve bir sokağın yarısı inşaat sahasında kaldı. ‘Kamulaştırma’
(!) kararı da çıkartılan bu binalar kendisi de işbitiriciler familyasından olan firma tarafından
‘uygun’ fiyatlarla alındı. Bu arada, ‘Belediye’ bir başka ‘sokağı’ da, tümüyle otele
katılmak üzere, gizlice, 1 milyar liraya, ‘yatırımcıya’ sattı.. Aynı Bizans’ın, Bizanslılar
tarafından, entrikayla Haçlılara teslim edilmesi gibi.. (O zamanki kafa yapısına bakınız; bir
sokağı ‘satma’ hakkını kendinde bulabiliyor.. Allah’tan artık böyle şeyler olmuyor..)

Beyoğlu Belediyesi, 1989 yerel seçimlerinden iki ay önce, apar topar inşaat ruhsatı verdi ve
‘Falanca Turizm’ inşaata başladı. (Belediye Başkanı ANAP’lı Haluk Öztürkatalay’dı.) Ama,
bir ‘mahalleli’, Ayaspaşa Çevre Güzelleştirme Derneği ve İstanbul Mimarlar Odası’nın da
desteğiyle, açtığı ‘imar planının iptali’ davasını kazandı, inşaat mühürlendi. (O zamanlar
Türkiye’de, hala, mahkemeler vardı.)
Ama yeni Beyoğlu Belediye Başkanı (Tayyip Erdoğan 7 puanla kaybetti.) Sosyaldemokrat
Halkçı Partili Hüseyin Aslan da şehrin ‘gelişmesini’ istiyordu. İnşaat iki ay sonra—daha
önce durduran aynı mahkemenin kararıyla—tekrar başladı ve ‘kaçak inşaat gibi’ derler
ya öyle, hızla yükseldi.
1991 genel seçimlerinden sonra Doğruyol Partisi ile SHP’nin kurduğu koalisyon hükümetinin
desteğiyle, İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen projeyi iptal etti. Sözen, aynı
partiden olmasına rağmen hala direnen Beyoğlu Belediye Başkanı’na baskı yaparak inşaatı da
mühürletti. İstanbul bunu Sözen kadar, dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’ye de
borçluydu. (İnönü, Türkiye’ye 100 yıl sonraki gelecekten gelmişti. Back to the Future gibi..)
Buna rağmen inşaat, imar planları 1993 yılında Danıştay tarafından (O zamanlar Türkiye’de
Danıştay da vardı), ‘şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararına aykırı olduğu’
gerekçesiyle nihai olarak iptal edilene kadar dört kez daha mühürlenecek, ama her seferinde
bir şekilde inşaata devam edilerek, bir blok 82 metreye, diğer blok 65 metreye çıkacaktı.
Bunlar olurken, 1 No.’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu (O zamanlar
Türkiye’de böyle kurullar vardı—ve görev yaparlardı) Beyoğlu’nu ‘Kentsel sit alanı’ ilan etti.
İnşaatın ‘kaçak’ katları (bir bloktan 12, diğerinden 5 kat olmak üzere toplam 17 katı)
‘İstanbul’un tarihi siluetini bozduğu’ gerekçesiyle 1993 yılında mahkeme kararıyla
yıkıldı—sadece dört ayda.. İnşaat 1994’te tümüyle durduruldu.
Alman Başkonsolosluğuyla aynı seviyeye getirilen kaba inşaat, 18 yıl iskelet halinde kaldı,
mahallenin insan canlısı sokak köpeklerine mekan oldu. Sonra bir süre otopark olarak
kullanıldı. (Otoparkı işletenler de ‘insan canlısıydı’.. Köpeklere dokunmadılar..)
Sonunda, İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, 2011
yılında, ‘ilave kat çıkmaksızın’ inşaata izin verdi. Bu sefer, ‘Filanca Grup’ güvencesiyle..
Artık ‘ileri demokrasi’ olduğumuz için, Koruma Kurulları’nın numaraları, sorumlu oldukları
alanlar ve oralarda görev yapanlar, iskambil destesi karıştırır gibi ‘her gün’ değiştirilmeye
başlanmıştı. Bu arada, 3030 sayılı KHK, 2004 yılında 5216 Sayılı Büyükşehir Belediyeleri
Kanunu’yla değiştirildi. Elbette belediyelerde de, yargıda da, köprülerin altından çok sular
akmıştı. Ergenekon, Balyoz ve sair ucu açık kumpas davaları, mayalı hamur gibi büyüyordu.
Yeniden başlatılan inşaat, açılan davalara ve yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen, hızla
tamamlandı. 2013 yılında açılan otel (artık Park Otel değil) halen hizmet vermektedir.
Türkiye, bu eseri İstanbul’a kazandıranlarla gurur (!) duyuyor..
Her şeye rağmen, ‘bir mahallelinin’ 1989’da açtığı davanın, 1993’de—sadece dört yıl
sonra—kaçak katların yıkılmasıyla sonuçlanmış olması, ‘barbarlara’ karşı verilmiş olan
acıklı ‘uygarlık’ savaşının, insanın içini ısıtan bir anısı, ibretlik bir örnek oldu.. Ama ne
yazık ki tek örnek olarak kaldı.
‘Barbarlar’ elbette durmadılar.. Artık Park Otel deneyiminden de ‘ders almış’ olarak, bir daha
hata yapmadılar ve sonraki muharebelerin hiçbirini kaybetmediler..
Şehre ihanetin adı ‘hizmet’, yıkımın adı ‘imar’, talanın adı ‘çağ atlama’, entrikanın adı
‘koruma amaçlı plan’, kanun tanımazlığın adı ‘halk iradesi’ oldu..
Sonra da, “Hata yapmamaya çalıştık, ama asla ihanet etmedik” dediler.. İstanbul’u bitirdikten
sonra..!
Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları