Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

İmar ‘Barışı’ – II ‘Göbeklitepe’ye Tapu Kayıt Belgesi’

Yeşil alanda bir açıklık. Ortada bir masa, etrafında, çoğu orta yaş üzeri, sıradan insanlar—orta direk. Birkaç da genç var. Çay içiyorlar. Beş altı çocuk top oynuyor. Beyaz balonlar asılmış.

Sahne, dekor, oyuncular hazır.. Ver kuş seslerini.. Girdik..!

Beyaz sakallı oyuncu, “Amcalarım, ninelerim, teyzelerim, kardeşlerim, devletten size müjde; imar barışı geldi” diyor. Devlet vatandaşa şefkat eli uzatıyor, vatandaşıyla helalleşiyor-muş..

Vatandaş dertli.. Zamanında açıkta kalmamak için, bilip bilmeden (!) iki-göz yer yapmışlar. Oğlu evlendiğinde kiraya bile çıkamıyormuş, hanımın bileziklerini satıp, el mecbur bahçede onlara da bir yer yapmışlar. Kira dükkandan çıkarılınca evin altını iş yerine çevirmişler.. Ama, elbette “Devlet vatandaşın sorununu çözmek için var”..!

“Üzme kendini amcacım.. İnternetten e-devlete başvurup Yapı Kayıt Belgesini almanız yeterli” diyor, beyaz sakallı tonton oyuncu.. Gerçekten de öyle, internetten başvuru yeterli..

“Süper, canım abicim.. Cızzz, internetten..Tak, tak..!” Şaka gibi, ama değil..!

Göbeklitepe on iki bin yıllık, tüm insanlık tarihini yeniden yazdırabilecek nitelikte, eşsiz bir alan.. Geçen yıl UNESCO Dünya Mirası listesine girdi. ‘İmar Barışı’ kanununu çıkaran aynı siyasi kadro, 2019 yılını Göbeklitepe Yılı ilan etti. Ama, Göbeklitepe’de 31 Aralık 2017 tarihinden önce yapılmış—veya yarım kalmış—imar planlarına aykırı, ruhsatsız, kaçak binanız varsa bu barış sayesinde Yapı Kayıt Belgesi alabilirsiniz.. Göbeklitepe’de bile..!

İmar Barışı denen ‘proje’, niteliği, boyutları, sonuçları, sebep olacağı geri döndürülemez zararlar açısından, belki ancak Mao’nun Kültür Devrimi’yle karşılaştırılabilir. O da, belki..

Akla antik dönemin İskenderiye Kütüphanesi de geliyor. Önce Roma tanrılarına tapan Sezar, sonra Hristiyanlar, en nihayet Halife Ömer döneminde İslam orduları insanlık tarihinin en büyük, en eski hazinesini, geçmişleri Asur’a kadar uzanan yarım milyon kitabı yok etmişlerdi.

Hangi din, inanç, kültür olursa olsun, her devirde, öğrenme ve estetik eşiğini aşmış—veya aşamamış—liderler toplumların kaderini belirlemişler.. İskenderiye Kütüphanesi’ni kuran Büyük İskender gibi, “Hüner bir şehr bünyad eylemekdür” diyen Fatih gibi, Atatürk gibi..

Ama, böyle bir kanun, 21. yüzyılda, sadece liderle, sadakat ve teslimiyetle açıklanamaz.

Gerek sosyal psikoloji, gerekse siyaset bilimi, kurumlarda ve toplumlardaki ‘yozlaşmayı’ açıklamak için çeşitli teorilerden yararlanır. Örneğin, insanlar belli bir fikrin (helalleşmek, devletin varlık sebebi..) veya kavramın (şefkat eli, el mecbur, bilip bilmeden..) gerçek olmasını arzu ediyor ve böyle arzu ettikleri için de, fazla kurcalamadan (!) gerçek olduğuna inanıyorlarsa (!) bu seçici onaydır (confirmation bias). O zaman, düşünmeyi bırakır, gerçek kabul ettikleri şeyin, aynı zamanda doğru—ve meşru—olduğunu varsayar, mutlu (!) olurlar.

Goebbels, aldatmanın büyük ‘ustasıydı’. Naziler, kitlenin duymak istediklerini dillendirdiler. Kitle iletişim araçlarını kontrol ederek, insanların propagandadan bağımsız düşünmelerini engellediler. Alman halkını sahte gerçekliğin gönüllü ortak üreticileri haline getirdiler. Böylece, uydurdukları gerçeklik, adeta sorgulanması günah (!) kutsal bir olgu haline geldi. Bağımsız düşünen bireyler, kabile çoşkusuna kapılmış büyük kitlenin içine çekilerek kitlesel narsizmin esiri haline getirildiler, susturuldular..

İşte İmar Barışı (!) reklamları, tam olarak bunu yapıyor. Başvuru yöntemleri öne çıkarılırken, kanunun yıkıcı, geri döndürülemez sonuçları tartışmadan kaçırılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı internet sitesinin İmar Barışı sayfası bile, seçilmiş, eksik bilgi paylaşıyor.. ‘Hem devlet, hem vatandaş kazanacak’ sloganı, aslında ‘hükümetin’ siyasi ve maddi kazancıyla, devletin ve kamunun—vatandaşın—gerçek çıkarlarının çatıştığını gizleyen bir safsata..

Barışın (!) bilmeden yapılan ‘iki-göz yer’, bahçeye el mecbur yapılan ‘bir yer’, evin altındaki ‘iş yeri’ hakkında olduğu imajı kurnazca kurgulanmış bir illüzyon.. Ama, seçenekleri, Göbelsvari ikiye indirgiyor: Ya, vatandaşıyla helalleşmek (!) isteyen devletin vatandaşa uzattığı şefkat (!) elini reddeceksin, ya da susacak, bu sahte gerçekliğin parçası olacaksın.

Kanunsuzluğu kanunlaştıran kanuna göre, 31 Aralık 2017 tarihinden önce yapılmış, imar planlarına veya ruhsata aykırı, ruhsatsız, yıkım kararı olan tüm binalarla ‘barış’ yapılıyor..

Balkonlar, kaçak katlar, bahçeler, herşey ‘barışa’ tabi.. Alınmış yıkım kararları ile tahsil edilemeyen (!) para cezaları da iptal edilecek. (Zamanında ödediyseniz, bir bardak su için..)

Binalar, hazine arazisine, belediye arazilerine yapılmış da olsa ‘barıştan’ istifade edebilirsiniz.

Bütün bunlar sadece, mal sahibi ‘beyanına’ bağlı olarak yapılacak..

Üç istisna var: İstanbul’daki tarihi yarımada, İstanbul Boğazı (?), Gelibolu Tarihi Alanı.

Bunlar söylenenler.. Şeytan(lık) ayrıntıda—söylenmeyenlerde.. 

Barış (!), bahçeye yapılan iki-göz odayla veya evin altındaki iş yeriyle sınırlı değil..

Ormanlar, su kaynakları, dere yatakları, kıyılar, tarım arazileri, yaylalar, meralar, göller; hepsi ‘barışa’, yani yağma ve talana açık.. Arkeolojik sit alanları, doğal sitler, kentsel sit alanları, taşınmaz tabiat varlıkları, taşınmaz kültür varlıkları, bunların koruma alanları, milli parklar, tabiat parkları, sulak alanlar da..!

Rezidanslar, AVM’ler, devasa apartmanlar, oteller, siteler, ticari kompleksler de barıştan yararlanıyor. Hiç de öyle bilip bilmeden, el mecbur yapılan binalar değil bunlar.. İllegal yapılaşma açıkça rant kapısı yapılıyor.. Sıradan vatandaşların ‘iki-göz oda’ gibi ufak tefek denebilecek kanunsuzlukları bahane edilerek, bütün bunlar yasal hale getiriliyor..

Birinci derece deprem riski taşıyan bölgelerdeki binalar bile, mühendislik veya mimarlık hizmeti alıp almadıklarına bakılmaksızın—depreme dayanıklılık, fen ve sanat norm ve standartlarına uygunluk sorumluluğunu yapı malikine (!) bırakarak—bu barışa dahil ediliyor.

‘Kaçak’ yapılar, arazi işgalleri, yağma yasallaştırılırken, kaçak yapı yapmayan—kanun, plan yönetmelik, projeye uyan—namuslu vatandaş cezalandırılıyor, suç işleyen ödüllendiriliyor..

Kanunsuzluk meşrulaştırılıyor, gayrimeşru davranış teşvik ediliyor..

Şefkatli (!) devlet işte böyle oluyor..!

Bu barışta bir tek ‘kamu’ yararı yok..! Ama, kamu yararı dışında her şey var.

Döne döne, ısrarla, hep aynı lafı tekrar ediyorlar: ‘Af’ değil, barışmış..!

Barışın (!) sonuçlarına bakın..

Yaylalar yayla, meralar mera olmaktan çıkıyor.. Ormanlar, eko sistemleri, bütünlükleri, nitelikleri bozulup orman olmaktan çıkıyor.. ‘Barış’ olsa ne olur, ‘af’ olsa ne olur..?

Birkaç yıl sonra—bir başka ‘seçim’ öncesi—yoğun yapılaşmayla orman, yayla, mera niteliğini kaybettiler diyerek üstlerini tamamen çizecekler.. Hep yapmadılar mı?

İşgal edilmiş dere yatakları, su baskınları, taşkınlarla can ve mal kayıpları daha da artacak.. ‘Barış’ olsa ne olur, ‘af’ olsa ne olur..?

Hayvancılık, balıkçılık, su kaynakları kalıcı zarar görecek, üretim düşecek.. ‘Barış’ demekle sonuçlar değişmiyor..

Sözde ‘afet risklerine hazırlık’ için çıkartılan bu yasayla deprem toplanma alanları işgal edilip, ‘yasallaştırılan’ yasa-dışı binalar, içinde oturanlara mezar olduktan sonra, ‘barış’ olsa ne olur, ‘af ‘olsa ne olur..?

Efendim, yapı kayıt belgesi düzenlenen yapılar—örneğin 50-60 yıl sonra—yenilenirse yürürlükte olan (!) imar mevzuatı hükümleri uygulanacakmış, o yüzden, bu af değil, barışmış..

Bad-el harab-ül Basra..!

Yalova Samanlı köyünde, Kaşıkçı cinayetinin soruşturmasında arama yapılan Suudi iş adamlarına ait, saray yavrusu ‘kaçak’ villalar bu barıştan yararlanacak.

İstanbul Beykoz, Kirazlı köylerindeki doğal sit alanında, özel ormanlarda inşa edilen—halen davaları devam eden—Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna ihtiyaç olmadığına (!) karar verdiği, yüzlerce villa da yararlanacak..

Karadeniz’in eşsiz yaylalarında, Uzungöl’de, Ayder’de, yüz bini aşkın kaçak yapı, siteler, villalar, apartmanlar, oteller de affedilecek..

Sahillere, ormanlara kondurulan binalar, siteler, tatil köyleri de.. Bodrum Güvercinlik’te, yanan ormana yaptırılan oteller de.. 16/9 da.. Ataköy sahilindekiler de.. Maslak 1453 de..

İstanbul Sütlüce’de canlı yayında yıkılan bina gibi, temeli zayıf, malzemesi yetersiz, her türlü denetimden, mühendislik-mimarlık hizmetinden uzak yapılar da barıştan (!) yararlanacaklar.

Türkiye’de 17,650 sit alanı, sayısını kimsenin bilmediği—ve ne yazık ki bilemeyeceği—kültür ve tabiat varlığı var. Bunlardan on sekizi UNESCO Dünya Mirası listesinde, yetmiş yedisi Dünya Mirası geçici listede.. Bunların üzerine veya koruma alanlarına inşa edilmiş, taşınmaz varlıklara zarar veren, tahrip eden, yok eden sayısız kaçak yapı var. Bir kısmı yüzlerce dairelik rezidanslar, villalardan oluşan siteler, oteller, gökdelenler, AVM’ler..

Hepsine Yapı Kayıt Belgesi alabilirsiniz.. İnternetten..! Cızzz..

Tarihi Yarımada, Boğaz (İki ay bile dayanamadılar, onu da ‘ranta’ sundular) ve Gelibolu Tarihi Alanı (esasen şehitliktir) dışında her yer barışa açık..

Batman Hasankeyf’te, Helenistik çağdan kalan mağarayı konut (!) olarak kullanan vatandaş bile yapı kayıt belgesi istiyor..

Ve halen, siz bu satırları okurken, Küçükçekmece Gölü’nden Kapadokya’ya, Ege sahillerinden Artvin’e, her yerde, büyük bir inşaat furyası bütün hızıyla devam ediyor.

Hiç kimse ne durdurabiliyor, ne durdurmaya teşebbüs ediyor, ne de böyle bir niyet var.. 

Bunlar bazı okuyuculara abartılı, hatta inanılmaz gelebilir.. Bakanlık, Cumhurbaşkanlığı bunları bilmiyor mu diyebilirsiniz? Elbette biliyorlar..

Bu kanunu, bütün bunları çok iyi bildikleri için çıkardılar..

Muhalefetin ‘işbirliği’ yapacağını da biliyorlardı, hesaplamışlardı, öyle de oldu.. Ama ülkedeki derin sessizliğe, halktaki tepkisizliğe, AKP kadrosu da şaşırdı, millete a..sından z..sine hizmet eden müstesna iş adamları da.. Bu kadarını beklemiyorlardı.

Nazilerin akıl hocası Walther Schulze-Wechsungen’in şu sözleri, üzerinde düşünmeye değer:

“Bir çok entelektüel bize gülüyordu. Hep aynı şeyi söylememiz, ısrarla aynı propagandayı yapmamız ‘akıllı’ insanları çileden çıkarıyordu. Söylediğimizin basit, saçma, hatta çocukça olduğunu söylüyorlardı. Tekrarın ve basitliğin kitlelerin duygusal ve zihni dünyalarına girebilmek için gerekli olduğunu anla(ya)madılar. Bizim amacımız entelektüelleri kazanmak değil, büyük kitlelerin sezgisel—akla, mantığa dayanmayan—dünyasına girebilmekti.”

Böyle başardılar..!

İster, Türkçe’ye ‘rabbena hep bana’ diye çevrilebilecek ‘confirmation bias’, isterse Tayyip Erdoğan’dan korkudan olsun, kitlesel sessizlik, Türk siyasetinin—ve Cumhuriyet’in—temel açmazını gözümüze sokuyor: vatandaş yaratma, yani öğrenme ve estetik eşiğini aşma sorunu.

Demokrasimiz bu yüzden engelli.. Gerçek demokrasi, hala Kaf Dağı’nın ardında..

Bu ‘projenin’ müellifleri dönemin başbakanı Binali Yıldırım ile çevre ve şehircilik bakanı Mehmet Özhaseki.. Biri Ankara’ya, diğeri İstanbul’a belediye başkan adayı yapıldılar. Başka, normal bir ülkede böyle bir projeyi ezkaza ‘sahiplenenler’, değil belediye başkanlığına aday olmak, sokağa çıkamaz, siyaseti bırakırlardı. Ama Türkiye’de, sevinçli bir telaş içindeler..

Sözde muhalefetin, halkın işbirliği, sessiz suç ortaklığı o kadar teşvik edici ki, duramıyorlar, arkası arkasına süreyi uzatıyor, barışın (!) kapsamını genişletiyorlar. Ve bu daha başlangıç..

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları