Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

İllüzyon & Hokkabazlar – II “Rıza Sarraf.. Bu, zaten ülkemizle alakalı bir konu değildir..”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mart 2016’da ABD’ye giderken, “Rıza Sarraf’la ilgili bir şey varsa avukatları gerekli cevabı verecektir. Bu, zaten ülkemizle alakalı bir konu değildir” diyor.

Ama, Kazın ayağı öyle değil.. Zarrab’la ilişkili her şey ‘ülkemizle’ yakından alakalı.. Amerika, iki ay sonra Zarrab’ı, Mart 2017’de de Hakan Atilla’yı tutuklayınca, böyle olduğunu sonunda o da anlıyor ki, işi bizzat eline alıyor ve Zarrab’ın ‘hukukunu korumaya’ karar veriyor. Ama her şey kontroldan çıkıyor.. Bugün Zarrab davası (!) Türk dış—ve güvenlik—politikasını rehin alan bir sorunlar yumağının tam ortasında duruyor.

Bunun dışında hepsi illüzyon.. İllüzyona da zaten tam bu nedenle ihtiyaç var..

Hakan Atilla aslında masum—ahlak abidesi (!) bir siyasi-ekonomik sistem içinde ne kadar masum kalınabilirse elbette.. Bunun böyle olduğunu bilenler (!) biliyor, en iyi de Amerikalılar biliyor.. Belki de tek masum o, ama Amerikalılar onu yakalayabiliyorlar, çünkü en safları o..

İllüzyon bir ekip işi demiştik. ABD de bu ekibin içinde, baş rollerde.. Fırsatı görüyor ve davayı ABD’nin ‘Ortadoğu’daki milli güvenlik çıkarlarına hizmet edecek’ bir kaldıraç, bir manivela olarak kullanmaya karar veriyor.. Başarıyor da..

24 Haziran seçimlerine giden süreçte Batı’da, Türkiye’de ‘milli’ bir hükümetin iş başına gelebileceği endişesi artıyor. Meclis’te hükümeti denetleyebilecek, hesap sorabilecek bir muhalefetin varlığı bile ‘Batı’ için ciddi bir risk. Ortadoğu’da, özellikle de Suriye’de ve Irak’ta, Batı politikalarının hayata geçirilebilmesi Türkiye’nin mutlak işbirliğini gerektiriyor. Bu yüzden, isteyecekleri en son şey Türkiye’de böyle bir değişiklik..

ABD ile ikili sorunların (!) ele alındığı görüşmeler, zaten Mart 2018’den beri sürdürülüyor. ‘Papaz’ (Amerikalılar Pastör diyorlar) konusu da ele alınıyor ve bir anlaşma zemini oluşuyor. Beklenti, seçimden hemen sonra Brunson’ın serbest bırakılması ve ‘Halkbank’ meselesinin—zülfi yare dokunmadan—çözülmesi.. Aslında, Zarrab’ın avukatlarının Şubat 2017’deki gizli ziyaretlerinden beri gündemde olan asıl konu ABD’nin bölgedeki milli güvenlik çıkarları..

Haziran başından itibaren seçim propagandalarına bir ‘Kandil’ söylemi hakim oluyor. “Kandil’e Türk bayrağını dikmenin zamanı gelmiş-miş”.. Kandil önce kuşatılacak, sonra havadan vurulacak, en son aşamada da karadan girilecek. Erdoğan, “Bağdat ben bunu çözemem derse, Sincar’ı da vururuz” diyor. İçişleri Bakanı, “Seçimle alakalı değil..” diyerek garanti (!) veriyor.. ‘Ortak karar’ varmış, terör kaynağında—Kandil’de—kurutulmalıymış..

Hokkabazlar seferber oluyorlar, her kanalda onlar.. Günlerce ‘Kandil’ anlatıyorlar. İçişleri Bakanı, “Oraya Türk Bayrağını dikeceğiz, Kandil’i silip süpüreceğiz. Dünya da bilsin, Amerika da bilsin, Avrupa da bilsin, Kandil’e Türk bayrağını dikeceğiz” diyor.

Ama, ‘Kandil’ yetmiyor, çünkü seçimler bıçak sırtında. İşte ABD orada devreye giriyor.

Seçime altı gün kala, 18 Haziran sabahı, bütün gazeteler ‘Türk askeri Menbiç’te’ başlığıyla çıkıyorlar. Başbakan Binali Yıldırım “Bugün askerimiz Menbiç’te de [!] göreve başladı. Oradan da bu terör unsurlarını temizlemek için gereken çalışmaları Amerika ile birlikte yapıyorlar” diyor. Hokkabazlar yine seferber, bu sefer Menbiç efsaneleri anlatılmaya başlanıyor. ABD, seçimlere üç gün kala bir kıyak (!) daha yapıyor ve bir F-35 savaş uçağını Teksas’ta yapılan törenle, ala ü vala ile Türkiye’ye teslim ediyor (!). Hokkabazlar yetmiyor, Fort Worth’ta sahneye kanat takmış bir dansçı da çıkarıyorlar. Anadolu Ajansı naklen veriyor.

Hepsi illüzyon..

Menbiç’e girildiği falan yok—girileceği de..! (Türk Silahlı Kuvvetleri, kırk ikinci bağımsız devriye (!) faaliyetini icra ettikten sonra, Pentagon sözcüsü “Öngörülebilir bir gelecekte, Türkler Menbiç’e girmeyecek” deyiveriyor.) Amerikan Senatosu, daha 19 Haziran’da—teslim töreninden 2 gün önce—Başkan, S-400’ler ve Papaz Brunson krizi hakkında Kongre’ye tatmin edici bir rapor sunana kadar, F-35’lerin Türkiye’ye verilmesini engelleme kararı almış.. (Trump 14 Ağustos’ta 2019 Bütçe Kanununu imzalıyor, karar kesinleşiyor.) Hokkabazların Kandil muhabbetlerini ise artık hatırlayan bile yok. (Bugün, İdlib var..)

AKP ve Erdoğan, kıl payı da olsa, seçimi alıyor, ABD—ve Trump—rahatlıyor.. Ama, verdikleri açık desteğin karşılığını da bekliyorlar; Brunson ve Ortadoğu politikasıyla..

Brunson, herhangi bir Amerikalı olarak değil, demokratik olmayan—İslamcı—bir rejimin haksız olarak eziyet ettiği bir Hristiyan ve Evanjelik din adamı olarak görülüyor. Evanjelik ağırlıklı, dinsel duyarlılığı yüksek bir toplum kesimi davayı yakından izliyor. Olanları ‘düzmece’ olarak görüyor, Türkiye aleyhine kampanyalar yürütüyorlar.

Trump, göreve geldiğinden beri, ‘2016 Başkanlık Seçimlerine Rusya’nın etkisi’ başta olmak üzere, hakkında yürütülen federal soruşturmalar nedeniyle çok güç durumda.. Kampanyasını yürüten bir çok kişi onun talimatıyla [ismini vermeden] suç işlediklerini itiraf ediyorlar, bir kısmı mahkum oluyor. Adalet Bakanlığı’nın başkan hakkında iddianame hazırlama yetkisi yok. Kongre yetkili, ama çoğunluk Cumhuriyetçilerde.. Bu durum Kasım 2018’de yapılacak ara seçimlerde değişebilir—özellikle de eski başkan Obama şahsen bu maksatla çalışmaya başladıktan sonra.. Yani Trump, Brunson’ı kurtarmak zorunda—ne pahasına olursa olsun..!

Böylece ‘papaz’ meselesi, esas olarak muhafazakar tabana dayanan Başkan Trump ve yardımcısı Pence için bir milli onur ve dış politika konusu olmanın da ötesinde, hem kişisel, hem de siyasi beka meselesi haline geliyor. Türkiye’den ‘kurtarılacak’ Brunson, Trump’ın başarı hanesine yazılacak. Bunun Trump için ‘hayati’ önemi görülemiyor.. Veya, görülüyor ama ellerinin sanıldığı kadar güçlü olmadığının farkında değiller—bizi yönetenler..

Trump, daha 17 Nisan’da “İyi bir insan ve Hristiyan olan Pastör Andrew Brunson’ın sebepsiz yere yargılandığını ve eziyet gördüğünü” söylüyor. “Dilerim, ait olduğu yere, ailesine ve ülkesine gelmesine izin verilecektir” diyor. Bu, Trump’tan gelen ilk açık uyarı.. Başkan Yardımcısı Mike Pence, hemen ertesi gün, ‘Türk hükümetinin, Brunson’ı serbest bırakma zamanının geldiğini’ söylüyor. ABD yönetimi’nin kesin bir karar aldığı ve Brunson’ın serbest kalmasını bir devlet politikası haline getirdiği çok açık.. Ama bu da anlaşıl(a)mıyor.

Asıl sorun, ‘sorunun’ Halkbank ve Hakan Atilla’yla sınırlı olmaması. Çok daha büyük, kapsamlı ve çetrefilli.. Yine de bir ‘anlayış birliğine’ ulaşılmışken—2002 Aralık ayında Bush’la yapılan ‘at pazarlığına’ benzer—bir pazarlığa tekrar giriliyor ve ip orada kopuyor, kriz tırmanıyor. “Onların doları varsa bizim de halkımız, hakkımız, Allahımız var..” gibi laflar bazılarına hoş gelebilir, ama ne sorunu, ne de krizi çözmüyor. Trump’ın milli güvenlik danışmanı, 15 Ağustos’ta, Türkiye’nin Vaşington büyükelçisine, bundan sonra Brunson serbest bırakılana kadar hiçbir görüşme olmayacağını söylüyor. Kriz, zirvede tıkanıyor..

İşte burada, iki gün sonra, devreye James Jeffrey giriyor, daha doğrusu sokuluyor..

Jeffrey, asker kökenli bir diplomat.. 1977’den beri Amerikan dışişlerinde çalışıyor, ama Cumhuriyetçilere ve Yahudi lobisine daha yakın. Kasım 2008’den Temmuz 2010’a kadar ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapıyor. O dönem Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere ‘kumpas’ davalarının kotarıldığı (!) kritik yıllar.. Herkesi (!) çok iyi tanıyor, neler olduğunu çok iyi biliyor—AKP’yi, Gülen’i, birlikte hangi ‘menzile’, nasıl yürüdüklerini de.. Ankara’da girmediği kapı, altına bakmadığı taş yok.. Boş lafa karnı tok..

Ankara’dan sonra, iki yıl da Bağdat’ta kalıyor. 2012’den beri Vaşington’daki bir düşünce kuruluşunda Ortadoğu üzerine çalışıyor. Jeopolitik resmin bütününü ve bu resim içinde bir Kürdistan’ın yerini en net görebilen bir Amerikalı.. Başka bazı Amerikalılar gibi, Irak ve Suriye parçalanmadan, İran’ın beli kırılmadan, ‘Kürdistan Projesi’ hayata geçirilmeden İsrail’in güvenliğinin—ve Amerikan ulusal çıkarlarının—tam olarak garanti altına alınamayacağına inanıyor. VE, bunların hiçbirinin Türkiyesiz olamayacağını çok iyi biliyor.. İşte bu James Jeffrey, 17 Ağustos’ta ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye Özel Temsilcisi oluyor.

Jeffrey elbette önce İsrail’e gidiyor ve Başbakan Netanyahu ile ‘İsrail’in güvenliğinin nasıl sağlanacağını’ konuşuyor. Sonra Ürdün’ü ziyaret ediyor, 4 Eylül’de de Türkiye’ye geliyor—Tahran Zirvesinden iki gün önce.. ABD büyükelçiliğine göre, “ABD ile Türkiye arasında süregelen işbirliğinin önemini vurgulamak amacıyla”.. ‘Süregelen işbirliği’ aslında illüzyon..

Ve, Tahran’da, İdlib kriziyle, ABD’yi yanımıza, Rusya ve İran’ı karşımıza alıyoruz.. Suriye’nin parçalanmasına—ve PYD/PKK’nın Rojava’sına—fiili destek vererek..

Türkiye’nin Vaşington büyükelçisi, en deneyimli hariciyecilerimizden.. Nisan 2014’den beri de bu görevde.. Sadece, Mayıs 2018’de ABD İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdığında Ankara’ya çağrılıyor (!), Çavuşoğlu’nun 4 Haziran’da Vaşington’a yapacağı ziyaretten önce de hemen dönüyor. (‘Seçimlerden’ önce ABD ile konuşulacak şeyler var..) Bütün bunların—ve elbette bizim bilemeyeceğimiz başka bir çok ayrıntının—kendisi tarafından çok daha iyi biliniyor olduğuna şüphe yok. Zarrab davasının ülkemizle olan yakın ‘alakası’, Brunson’ın Amerikan yönetimi için ne ifade ettiği, gelişmelerin bizi halen içinde bulunduğumuz vahim duruma sürükleyebileceği, başta kendisini görevlendiren Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm ilgililere anlatılmış—ve bu krizin önlenmiş—olması gerekiyor.. Bunun—testi kırılmadan önce—niçin olmadığı, olamadığını da birilerinin açıklaması gerekiyor.. Açıklanabilirse..!

Sayın Büyükelçi, geçtiğimiz ay bir gazetede çıkan 24 Haziran seçimlerine yönelik eleştirel yazıya—ve ‘halifelik’ düzeni iddialarına—verdiği cevapta, “Türk demokrasisi, seçimlere yüksek katılımla enerjik ve dinamiktir. Uluslararası gözlemciler de izledi, seçmenlerin yüzde 86.2’si sandık başına giderek oy kullandı” diyor. O ‘gözlemciler’, “seçim propagandalarının eşit koşullarda yapılmadığını, cumhurbaşkanı ve iktidar partisinin devlet gücünü haksızca kullandıklarını, devlet ve hükümete yakın özel medya kanallarının da kendilerine aşırı yer verdiklerini” söylüyor. Türk demokrasisi—her ne kalmışsa—son on yılda, bütün dünyada en hızla gerileyen demokrasi.. Vaşington büyükelçisi bunları bilmiyor mu? Elbette biliyor.. Ama yine de, dönüp Ankara’daki muhteremlere ‘Bunları yutmuyorlar’ diyeceğine, o beyanları yapıyor. İşte illüzyon bu.. Devlet böyle yönetiliyor, ‘devlet işi’—artık—böyle yürütülüyor.

Pekiyi şimdi Brunson’a ne olacak derseniz; Yargıtay Başkanı, 3 Eylül’deki Adli Yıl açılış töreninde, “Kararı verecek tek ve mutlak güç, yargı yetkisini Türk milleti adına kullanan bağımsız ve tarafsız mahkemelerdir” diyor. Cumhurbaşkanı da mesaj yayınlıyor, “Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının daha da güçlendirilmesi için herkes üzerine düşen görevi yerine getirmelidir” diyor. Aynen öyle (!) oluyor..

6 Eylül’de, Brunson iddianamesini hazırlayan dahil altı savcı, İzmir Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndan alınıyor, yerlerine başka savcılar veriliyor. Adalet Bakanı Gül, “Bildiğim kadarıyla (!) Başsavcının tasarrufu.. Yargı kişilerle değil, sistem üzerinden yürür” diyor..

Brunson’ın bir sonraki duruşması 12 Ekim’de.. Bağımsız ve tarafsız Türk yargısı karar (!) verecek.. Demokrasilerde çare tükenmez, ama yine de ‘FETÖ, PKK ve casusluktan’ hakkında 35 yıl istenen birinin—hukukun dışına asla (!) çıkmadan—bütün bu yaşananlardan sonra, nasıl serbest bırakılabileceğini herkes gibi ben de merak ediyorum. Hep birlikte göreceğiz.

Vaşington büyükelçisinin anlat(a)madıklarını, şimdi James Jefrey anlatıyor—ekonomide, enflasyonda, dış ödemelerde, dövizde, işsizlikte, İdlib’de, Menbiç’te, Fırat’ın doğusunda, Irak’ta, Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, içeride, dışarıda en zor durumda olduğumuz bir dönemde.. Sahnede bir illüzyonist ve ‘repliklerini’ seslendiren yardımcıları var—çok sayıda da hokkabaz.. Bütün bunların sadece ‘bir papaz’ yüzünden olduğunu anlatıyorlar..

Konfüçyüs, “Adalet, sabit duran Kutup Yıldızı gibidir. Geri kalan herşey onun etrafında döner” diyor ve ilave ediyor: “Soylu insan hak ve adaleti herşeyin üstünde tutar”.

Biz Kutup Yıldızımızı kaybettik, ama hala oradaymış gibi davranıyoruz.. Bu bir illüzyon.. Onun için savruluyoruz, ‘geri kalan herşey’ savruluyor..

Hokkabazlar kendilerine yakışanı yapadursunlar.. Soylu insan da kendisine yakışanı yapmalı.

Yazarın Diğer Yazıları