Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

İllüzyon & Hokkabazlar – I

“Biz hukuk devletiyiz, hukukun dışına asla çıkmayız…”

İllüzyon, ‘dış’ etkiyle gerçekliğin farklı algılanması, yanılsamadır. Bunu yapanlara illüzyonist deniyor. Hokkabaz diyenler de var, ama o biraz farklı.. Hokkabazlıkta el çabukluğu yanında dil çabukluğu—laf ebeliği—güldürme, orta oyunu, akrobasi, hatta biraz oryantal var.

Televizyon öncesi dönemde yaz gecelerinin başlıca eğlencesi yazlık sinemalardı. Filmden önce hokkabazlar sahneye çıkar, seyirciyi illüzyoniste hazırlarlar, sonra da sihirbaz (!) çıkardı. Yanında her zaman dekolte giyimli bir ‘dikkat dağıtıcı’ olurdu. İllüzyon bir ekip işi..

Başkan Yardımcısı Mike Pence, 26 Temmuz 2018 günü, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Dini Özgürlükler toplantısında konuşuyor; ‘papazın’ kızı da orada: “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümeti: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı adına [size] bir mesajım var. Pastör Andrew Brunson’ı hemen serbest bırakın ya da sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır olun. Şayet Türkiye bu masum din adamını derhal ülkesine, ABD’ye göndermezse, Birleşik Devletler Pastör Andrew Brunson serbest kalana kadar Türkiye’ye önemli yaptırımlar uygulayacaktır.”

Bu, 1964’teki Johnson Mektubu’ndan beri, en kaba, en ciddi ve en onur kırıcı tehdit.. Hatta, tehdidin de ötesinde.. Nasıl bu aşamaya gelindiğinin doğru anlaşılması gerekiyor.

Dikkatle hazırlanmış bu tarihi konuşmada kritik kelime ‘masum’.. Konuşma—yargıyı değil—doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı muhatap alıyor. ‘Masum’ bir insanı haksız ve adaletsiz olarak özgürlüğünden etme ithamı ve tehdit şahsen kendisine yöneltiliyor..

Malum, olay büyüyor, tehditleri yeni tehditler, yaptırımlar—ve karşı yaptırımlar—izliyor. Türk ekonomisi—ve ödemeler dengesi—şahken, şimdi şahbaz oluyor. ‘Hükümet’, ithamları reddediyor, ısrarla, döne döne, “Türkiye’de (de) kuvvetler ayrılığı var. Bu bağımsız Türk yargısının işi, [biz yürütme olarak] karış(a)mayız, siz de saygı göstermelisiniz” diyorlar.

Halbuki Türkiye, ‘hukukun üstünlüğünde’ dünyada 113 ülke arasında 101. Rohinya müslümanlarına soykırım uygulayan Myanmar’la aynı dereceyi paylaşıyor, 100 üzerinden 42, zayıf.. Ülkeyi bu ‘utanılacak’ yere mahkum eden, esas olarak yürütmenin yargıya müdahalesi, hükümetin denetlen(e)memesi, yargılamadaki gecikmeler, temel hak ve hürriyetlerin yerlerde sürünüyor olması.. (World Justice Project, Rule of Law Index 2017-2018)

Türkiye’nin ne menem bir ‘hukuk devleti’ olduğunu tüm dünya çok iyi biliyor.. Uluslararası Af Örgütü, “Türkiye’deki yetkililer ‘absürtlük çıtasını’ giderek yükseltiyorlar” diyor. Asıl absürtlük “Biz hukuk devleti olarak hukukun dışına asla çıkmayız” fantastik aforizmasında..!

Andrew Brunson, 50 yaşında bir Evanjelist papaz. Yirmi beş yıldır, ailesiyle birlikte İzmir’de yaşıyor. İlk kez 9 Aralık 2016’da ‘terör örgütleri adına suç işlediği’ şüphesiyle tutuklanıyor. Reza Zarrab adlı milli kahraman (!) altı ay önce tutuklanmış, o sırada ABD’de hapishanede..

Mr Zarrab’ın avukatları, eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve eski ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey Şubat 2017 ayı içinde—papazın tutuklanmasından iki ay sonra—Türkiye’ye geliyor ve gizlice Tayyip Erdoğan’la görüşüyorlar. Bu görüşmeden önce hem mahkemeyi, hem de ABD yönetimini ‘bilgilendiriyor’, ABD Ankara Büyükelçiliğinde brifing alıyorlar. Görüşme bir ay sonra duyuluyor, ama önce içeriği bilinmiyor. Sonra, ‘ABD’nin bölgedeki [Ortadoğu] milli güvenlik çıkarlarına hizmet edecek bir diplomatik anlaşma için pazarlık’ olduğu anlaşılıyor. Yani, ABD Zarrab’ı bırakacak, Türkiye de ‘ABD çıkarlarına hizmet edici’ bir tutum benimseyecek.. (Giuliani ve Mukasey böyle açıklıyorlar.)

Bu arada, Mart 2017 sonunda, Hakan Atilla da ABD’de tutuklanıyor.

Biz bunları—ancak 16 Nisan referandumundan sonra—20 Nisan 2017 tarihli New York Times’tan öğreniyoruz. Amerikalılarla pazarlığa oturanlardan hiç ses yok.. Bugün bile, hala ne—ve neyin üzerinden—pazarlık yapıldı, bilmiyoruz. Erdoğan’ın Mayıs 2017’deki ABD ziyareti sırasında Başkan Trump, Brunson konusunu dile getiriyor. O aşamada, esas olarak açık ve adil yargılama yapılmasını ve bir an önce sonuçlandırılmasını istiyorlar. Olmuyor, iddianame sürekli geciktiriliyor. Türkiye’de bu durum, ‘Kumpas’ davalarından sonra, normal bir ‘anormallik’ olmuş, ama medeni (gibi görünen) dünyada pek öyle değil..

Brunson, 24 Ağustos 2017’de, ‘siyasi ve askeri casusluk’, ‘Hükümeti, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsle’ de suçlanıyor. Mahkeme ‘kuvvetli suç şüphesi bulunduğuna hükmediyor, ‘Suçun vasıf ve mahiyeti, delillerin toplanma aşamasında olması, adli kontrol hükümlerinin bu aşamada yetersiz kalacağını (vs vs)’ dikkate alarak ikinci kez tutuklanmasına karar veriyor. Türkiye’de herkesin çok iyi bildiği klişe.. Tutuklamaların esas olarak ‘gizli tanık’ ifadelerine ve ikincil, üçüncül derece delillere dayandığı anlaşılıyor. O da deja vu..

Gizli tanık, “Amerika’nın PKK/PYD’ye gönderdiği silah yardımlarının nereye atılacağının koordinatlarını Andrew Brunson’ın misyoner ekibi veriyordu” diyor. Öyle duymuş.. ABD’nin PYD bölgesinde üsleri, onbinlerce personeli, uçakları, uyduları var, ama silah yardımlarını nereye ‘atacağını’ (niçin atacaksa..) Brunson’ın ekibinden (!) öğreniyormuş.

Erdoğan, Eylül 2017’de, “Diyorlar ki, böyle böyle, işte filanca papazı [Brunson] bize verin. Bir papaz da [Fethullah Gülen] sizde var, siz onu bize verin, biz de size onu. Yapalım yargıda şeyini size verelim.” deyiveriyor. Böyle dillendirmese iş belki bu kadar büyümeyecek. Amerikan tarafında, doğal olarak, Brunson’ın suçlu olduğu için değil, Gülen’le takas için tutulduğu algısı oluşuyor. Çavuşoğlu—bir yıl sonra—“Biz o Brunson’ın kim olduğunu bile bilmiyorduk.. Kendi tercümanı ve bazı kişiler suç duyurusunda bulundukları için başlayan bir süreç..” diyor ama, elbette Erdoğan’ın ifadesi yanında pek bir kıymetiharbiyesi yok..

Brunson hakkındaki ilk iddianame 13 Mart 2018’de, yani 15 ay sonra mahkemeye sunuluyor, casusluk ve FETÖ/PYD üyeliğinden toplam 35 yıl hapsi isteniyor. İlk kez, 7 Mayıs 2018’de hakim karşısına çıkıyor, suçlamaları reddediyor, tahliyesini talep ediyor, reddediliyor.

 ‘Gülen’in iadesi’ aslında bir dekor; asıl pazarlık Zarrab ve Halkbank genel müdür yardımcısıyla ilgili. Bir ‘anlayış’ birliğine ulaşılıyor—veya öyle sanılıyor. 24 Haziran’a giden süreçte Amerikan tarafında ciddi bir beklenti yaratılıyor. Nitekim seçimlerden hemen sonra, avukatları tahliye talebini yineliyorlar, ama yine reddediliyor. İp orada kopuyor.

ABD Maliye Bakanlığı 1 Ağustos 2018 tarihinde, Brunson’ın tutukluluğunun hiçbir delile dayanmadığı, haksız ve adaletsiz olduğu gerekçesiyle, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Suleyman Soylu hakkında ‘Türkiye’deki ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu olan kuruluşların [‘yargı’ ve polis] yöneticileri oldukları’ için varlıklarına el koyma kararı alıyor. Aslında ‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’; asıl muhatap Erdoğan.

Erdoğan, 11 Ağustos’taki bir konuşmada “Amerika Birleşik Devletleri, stratejik ortağı seksen bir milyonluk Türkiye’ye sırtını dönüyorsa, bu Türkiye’yi bir tane papaza değişiyorsa, kusura bakmasın. Öyle, Türkiye’ye tehdit sökmez.. Biz hukuk devletiyiz. Hukuk devleti olarak da hukukun dışına asla çıkmayız. Onların doları varsa bizim de Allahımız var” diyor.

‘Bir tane papaz’ ifadesi, açıkça, sadece ‘papazı’ değil, bütün dünyada—ve Türkiye’de—çok kapsamlı kimlikleri ve geniş grupları aşağılayıcı.. Hangi ruh haliyle ve nasıl bir mantıkla kullandığını, neyin amaçlandığını anlamak zor. Ama, ‘Hukukun dışına asla çıkamayız’ lafı sürreal.. Türk yargısının zaten hukukun ‘içinde’ olmadığını, tüm dünya biliyor..

Türk kökenli Alman gazeteci Deniz Yücel, Şubat 2017 ayı içinde, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’, ‘terör örgütü propagandası’ suçlamasıyla tutuklanıyor. Alman Cumhurbaşkanı göreve başlama konuşmasında ‘hukukun hiç batmadığı ülkemize’ özel yer ayırıyor. Merkel devreye giriyor, Alman dışişleri bakanı iddiaya göre iki kez Erdoğan’la gizlice görüşüyor. Bir türlü iddianame hazırlan(a)mıyor. Şubat 2018’de Binali Yıldırım Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında, “Ben onun kısa zaman içinde serbest kalacağını umuyorum” diyor. Belli ki malum (!) olmuş.. Yücel, hemen ertesi gün, bir yıl tutuklu kaldıktan sonra, asla hukuk dışına—ve duruşmaya—çıkmadan ‘tensip zaptıyla’ serbest bırakılıp ‘ülkesine’ dönüyor.

Bir Fransız foto muhabiri, Haziran 2017’de Hasankeyf’te fotoğraf çekerken ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlamasıyla, asla hukuk dışına çıkılmayan (!) ülkemizde gözaltına alınıyor. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Erdoğan’ı telefonla araması üzerine bir ay sonra serbest bırakılıyor. İki ay sonra bir başka Fransız gazeteci, Şırnak’ta, bu sefer ‘terör örgütü üyesi olmak’ suçlamasıyla tutuklanıyor. Fransa dışişleri bakanı bizzat Ankara’ya geliyor, Macron—tekrar—Erdoğan’ı telefonla arıyor, yedi hafta sonra o da serbest bırakılıyor.

Temmuz 2017’de Büyükada’da yapılan bir insan hakları toplantısı, üçüncü gününde polis tarafından basılıyor. On bir katılımcı göz altına alınıyor, sekizi tutuklanıyor (Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç zaten gözaltında, o da aynı ‘torbaya’ atılıyor). ‘Terör örgütü üyeliği ve yardımdan’ 15 yıla kadar hapisleri isteniyor. Gözaltına alınmalarından tutuklanmalarına, iddianameden tutuklulukta maruz kaldıkları muameleye kadar tümü, tam anlamıyla kepazelik.. (Söylenecek çok şey var, ama bu yazının konusu değil.) İçlerinde bir de Alman vatandaşı var—Peter Steudtner. Gerhard Schröder ‘Alman hükümeti’ adına arabuluculuk yapıyor, Türkiye’ye gelerek Erdoğan’a ricada bulunuyor. Akan sular duruyor, hakim karşısına ilk kez 113 gün sonra, 25 Ekim 2017’de çıkartılıyorlar ve Taner Kılıç hariç hepsi ilk duruşmada tahliye ediliyor—hukukun dışına asla çıkmadan..!

Sonra, ‘papaz’ olayıyla işler sarpa sarınca, şaşırtıcı bir ‘tahliye’ furyası başlıyor—elbette tamamen tesadüfi (!) nedenlerle—hukukun dışına asla çıkmadan..!

Alman vatandaşı Meşale Tolu, ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ ve ‘terör propagandası’ suçlamasıyla tutuklanmış, 15 yıla kadar hapsi isteniyor—standart.. Kocası da tutuklu.. İki buçuk yaşındaki oğulları bir süre babasıyla, bir süre annesiyle kalıyor, hapishanede.. ‘Kaçma ihtimali’ gerekçesiyle sekiz ay tutuklu kalıyor, sonra tahliye ediliyor—ama yurt dışına çıkış yasağı var.. Her ne hikmetse, o yurt dışına çıkış yasağı da birden bire kaldırılıyor.

Taner Kılıç için de, aniden (!) tahliye kararı çıkıyor. Ama, ‘silahlı terör örgütüne üye olma ve yardımdan’ yargılanması devam ediyor, hukukun dışına asla çıkmadan..!

Yunanlı iki asker, Türk-Yunan hudut hattını bu tarafa geçiyorlar. Bilenler bilir ki, bu tür ‘geçişler’—özellikle de yerde kar varsa—her zaman olabilir. Tutuklanıyorlar.. Beş buçuk ay tutuklu kaldıktan sonra, birden bire bu askerler hakkındaki ‘casusluk’ iddiası da düşüyor, tahliye ediliyorlar—hukukun dışına asla çıkmadan. Hemen Yunanistan’a dönüyorlar. Davaları devam ediyor (!), ama haklarında henüz bir iddianame bile yok..

Dört ODTÜ’lü öğrencinin ‘cumhurbaşkanına hakaretten’ dört yıl hapsi isteniyor. ‘Delil yok etme ve kaçma’ şüphesiyle tutuklanıyorlar. En özel günlerinde kabus yaşatılıyor, alt tarafı bir karikatür yüzünden—hukukun dışına asla çıkmadan.. Onlar da tahliye ediliyorlar—bir ay sonra—‘Kaçmayı beceremezler, kaçacak paraları da yok’ abuk açıklamasıyla..

Hepsi, onları “oraya tıkan kuvvet” öyle istediği için tutuklandılar, aynı kuvvet bugün böyle istediği için serbest bırakıldılar. Aynı ‘kuvvetin’ yarın neyi, nasıl isteyeceği de keyfine kalmış..! Kim engel olacak?

Hokkabazlara göre “Dünya Türkiye’ye destek (!) veriyor”. Gelin görün ki, ‘Türkiye bir hukuk devletidir, Türk yargısı bağımsızdır, Türkiye’de hukukun dışına asla çıkılmaz” diyen tek bir ülke veya devlet adamı yok..! İşte hokkabazlık böyle bir şey..

İnsan Hakları Heykeli’nin bile tutuklandığı ülkede “Hukukun dışına asla çıkmayız” lafı bir illüzyon. ‘Papaz’, dikkati dağıtan, dekolte giyimli kadın—onun cübbesi var. ‘Hokkabazlar nerede’ derseniz; yazlık sinemaların yerini televizyonlar aldı. Envaitürlüsü var, her kanalda..

Ama, hokkabazlar da—illüzyonist gibi—giderek zorlanıyorlar. Çünkü gerçeklik kendisini dayatıyor. Bazı insanlar sorular soruyorlar..

Ne oldu da Erdoğan, düne kadar yere göğe sığdıramadığı Trump’la papaz oldu?

Ne oldu da sadece Trump değil, tüm ABD yönetimi, Kongre—Senato, Temsilciler Meclisi—Erdoğan üzerinden Türkiye’ye bu kadar hasmane hatta düşmanca bir tutum içine girdi?

Ve de, bu noktaya bir günde gelinmediğine göre, bütün bu gelişmeler olurken Vaşington Büyükelçisi—85 kişilik kadrosuyla—ne yapıyordu? Öyle ya, işi bunu önlemek değil mi(ydi)?

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları