SON DAKİKA
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

NATO (!) Ordusu-III: “Nükleer ve konvansiyonel şemsiye..?”

Türkiye-NATO birlikteliği hiçbir zaman bir ‘aşk izdivacı’ olmamıştır. Bu birlikteliğin Batı tarafından her şeye rağmen niçin sürdürüldüğü açıktır. Kara koyun da olsa, ‘kendilerinin’ kara koyunu olarak kalsın isterler.. Hala istiyorlar; hatta bugün, dün olduğundan daha da fazla..

Anlaşılması zor olan, Türkiye’nin, kendisi için—göründüğü kadarıyla—‘mantık izdivacı’ da olmayan bu birlikteliği niçin sürdürdüğüdür.

Türkiye, 65 yıldır NATO’nun üyesi olmasına rağmen, NATO üyeliğinin ne siyasi prestijinden, ne Kuzey Atlantik Konseyi’ndeki siyasi gücünden, ne de askeri caydırıcılığından, bir milli güvenlik siyasetinin ve stratejisinin parçası olarak istifade etmez, etmemiştir.. Böyle bir arayışı, vizyonu da olmamıştır. Askerlerin de, sivillerin de..

Bu durum, geçmişte ‘milli güvenlik siyaseti’ diye bir şey varken de böyleydi. (Şimdi zaten o da yok..)

Türkiye, NATO’dan her hangi bir talebi olmayan, ne istediğini tam bilmeyen, kendini ‘davetli misafir’ konumunda gören bir ‘üye’ durumundadır. Bu gözlem, o dünyanın dışında olanlara abartılı gelebilir. Değildir..

Bunu tarihe not düşmek için paylaşıyorum, kimseyi rencide etmek için değil..

Dışişleri Bakanlığı internet sitesinin, “Türkiye’nin güncel NATO konularına ilişkin görüşleri” sayfası, en son Aralık 2012’de, yani beş yıl önce güncellenmiştir (!). İnanması güç, ama öyle..

(Merak eden bakabilir. http://www.mfa.gov.tr/ii_-nato-ve-turkiye_nin-guncel-nato-konularina-iliskin-gorusleri.tr.mfa, 3 Aralık 2017)

‘Güncel’ sayfada gönderme yapılan en son NATO zirvesi 2012 Şikago zirvesidir. O zamandan beri 2014 Galler, 2016 Varşova ve 2017 Brüksel zirveleri yapılmış, buralarda alınan toplam 294 ana maddelik kararlara—tümüne—ki bunlara Doğu Avrupa’ya konuşlandırılan NATO taburlarından, Irak’taki ‘eğitim misyonuna’, Afganistan’a kadar bir çok kritik karar dahildir, Türkiye onay vermiştir. 2017 zirvesinde karar alınamamış, çünkü—Trump’ın tutumu nedeniyle—uzlaşma sağlanamamıştır. Ama bunların hiçbiri Türk Dışişlerinin ‘NATO güncel [!] konuları’ sayfasında yoktur. Çünkü ‘güncel’ sayfa yıllardır güncellenmemiştir..

Bu sayfa tek başına, NATO’yla ilişkilerin—ve hemen her konunun—kişilerle kaim olduğunun çarpıcı belgesidir. 2010 yılında kabul edilen yeni (!) NATO Stratejik Konsepti üzerine güzel bir inceleme de yapan meslek memuru—her kimse—mutlaka, 2013 tayinlerinde UNGY’den ayrılmış, sayfa da ‘yetim’ kalmıştır.. Kurumların—kültürleri ve kurallarıyla—paralize edildiği bir devlet sisteminde böyle oluyor.

Pekiyi, Türkiye, NATO’ya olan tüm katkılarına karşın, hala ‘kara koyun’ muamelesi görüyor, NATO’nun sunduğu imkanlardan da ‘kurumsal’, sistemli ve anlamlı olarak istifade etmiyorsa, NATO üyeliğini ‘gönülsüz’ de olsa, niçin sürdürüyor?

NATO’nun nükleer ve konvansiyonel güvenlik şemsiyesinden istifade etmek için mi?

Pek değil.. Asıl meşkuk olan ve doğru anlaşılması gereken de budur..

Türkiye’ye ‘silahlı bir saldırı vukuunda’, NATO’nun—yani NATO üyesi ülkelerin—Antlaşmanın V. Maddesi gereği, fiilen Türkiye’nin yanında yer alacakları savı, bir efsanedir.. İki nedenle..

1. Madde, sadece, her bir NATO üyesinin, münferit olarak “uygun göreceği tedbirleri alacağını” söyler, otomatik olarak askeri güç kullanacağını değil.. İkincisi, bunun böyle olacağı—veya olmayacağı—zaten test edilmiş, görülmüştür..

NATO çalışmalarının başladığı 1947-48 yıllarında, NATO antlaşması taslağı hazırlanırken, V. Madde, yani diğer NATO üyelerine yardım taahhüdü, çok tartışılmış, sonunda mümkün olduğu kadar ‘muğlak’ bırakılmıştır:

“Taraflar, Avrupa veya Kuzey Amerika’da bir veya daha çok tarafa [ülkeye] yapılacak silahlı bir saldırıyı hepsine yapılmış sayacaklar ve böyle bir silahlı saldırı vukuunda, her biri, münferit olarak ve diğer üyelerle uyum içinde, Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini sağlamak üzere, silahlı güç kullanılması dahil uygun görecekleri tedbirleri alarak saldırıya uğrayan tarafa yardım edeceklerdir.” (NATO ‘bölgesi’ 1951’de, Türkiye’yi de kapsayacak şekilde yeniden tarif edilmiştir.)

Burada kritik önemde olan, ‘yardımın’ diğer üyelerle uyum içinde AMA ‘münferit olarak (individually) yapılacağı VE her bir üyenin ‘gerekli göreceği (as it deems necessary) tedbirlerle olacağıdır. Yani yardım NATO’dan değil, NATO ‘üyelerindendir’ ve mutlaka silahlı güç kullanma şeklinde değildir. Aksi halde, 1949’daki ABD Kongresi’nin, getireceği yükümlülük nedeniyle bu metni onaylamayacağı biliniyordu.

Zaman içinde, belli teamül ve yöntemler, siyasi danışma mekanizmaları ve ortak askeri harekat planlaması geliştirilmiştir. Ama harekat planlarının yürürlüğe konması, sadece NATO’ya değil, hala her bir üye ülkenin ayrı ayrı (münferit) siyasi kararına bağlıdır. Yani ‘çifte vetoya’ tabidir..

NATO’yu ‘bilen’ herkes, elbette bu ciddi zafiyetin farkındadır. Bu yüzden ABD başkanları göreve geldikten sonra katıldıkları ilk NATO toplantısında yapacakları konuşmada (mutlaka bu konuşmayı yaparlar) V. Madde’ye olan taahhütlerini ‘şifahi’ olarak ifade ederler. Ama bu taahhüt de, elbette sadece Amerika’yı bağlar—ne kadar bağlarsa.. Bu geleneği ilk kez Donald Trump bozmuş ve 2017 Brüksel zirvesinde, bilerek, bu beyanda bulunmamıştır. NATO da, bunun üzerine, bu ‘zirvenin’ aslında zirve olmadığına (!) karar vermiş ve ortak bildiri yayınlan(a)mamıştır.

1. Madde realitesi, NATO tarihinde bir kez test edilmiştir, 1990’da, Türkiye’de..

Körfez Savaşı başlamadan hemen önce, Türkiye, 17 Aralık 1990’da Almanya, Belçika ve İtalya filolarından oluşan NATO Çevik Kuvveti Hava unsurunun (AMF-A), Irak’tan gelebilecek bir saldırıya karşı ‘caydırıcılık’ sağlamak üzere, Türkiye’ye intikal ettirilmesini talep etti. Bu talep, bir çok kez fiili tatbikatları yapılmış, lojistiği, basın ve halkla ilişkiler boyutu vs denenmiş, örnek mükemmellikte, ONAYLI bir NATO Harekat Planına dayanıyordu.

Türkiye’nin, NATO tarihinde ilk kez, bir NATO harekat planını aktive etme—yani NATO kuvvetleri için ‘Harekat Emri’ne dönüştürme—talebi Almanya’da siyasi fırtınaya yol açtı. Türkiye’ye intikal etmesi gereken (planlarda bu ayrıntılar belliydi)  Luftwaffe filosunun subayları—ve aileleri—açıkça, çatışma riski (!) olan bu NATO görevine karşı olduklarını, basının karşısına çıkıp verdikleri demeçlerle kamuoyuna duyurdular. Alman hükümetinin örtülü izni olmaksızın böyle bir şey elbette mümkün değildi.

Sonunda, Helmuth  Kohl başkanlığındaki Alman hükümeti, Alman filosunun ve 200 pilot ve destek personelinin, NATO planındaki Diyarbakır’a değil, Erhaç (Malatya) hava üssüne intikaline karar verdi. Irak sınırından uzağa, sınıra kuş-uçuşu 200 km olan Diyarbakır’da değil de, 400 km mesafede olan Erhaç’ta konuşlanmada ısrar edilmesi, zaten kısa harekat yarıçaplı olan Alfa Jetlerin ‘tehlike’ dışında kalabilmeleri içindi.

Ayrıca, Almanlar ‘muhtemel çatışma bölgelerine’ intikal ettirilmeyecekler, Alman hükümeti VE NATO ittifakı tarafından “önceden onay verilmedikçe” Türk veya NATO komutanları tarafından çatışmaya girme emri de verilemeyecekti.

NATO—ve Türkiye—buna razı (!) oldu. Olunmamalıydı, çünkü görevi caydırma olan NATO kuvveti açıkça tam aksini, yani NATO’nun Türkiye için çatışmaya girmeyeceği, silahlı güç kullanmayacağı mesajını veriyordu. Aslında Irak’tan gelen çok ciddi bir tehdit olmamasına rağmen..

Bu arada Belçika filosu hava muhalefeti (!) nedeniyle, haftalarca ‘Çiğili (İzmir)’de oyalanıyor, zaten Erhaç’a planlı İtalyan’ın yarım (keşif) filosu, sessizce olanları izliyordu.

Bu NATO görevi (!) sadece 2 ay sürmüştür.

Bugün NATO’nun resmi sitesine bakarsanız, 2001 yılında, 11 Eylül saldırılarından sonra, NATO AWACS uçaklarının Amerika’ya intikaline ‘bir dayanışma eylemi’ olarak gururla yer verildiğini, ama ondan on yıl önce NATO AMF-A filolarının Türkiye’ye intikalinin, bu (unutulmak istenen) tarihi olayın yok sayıldığını görürsünüz.. (Üstelik, NATO’nun Kamu Diplomasisi’den sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı değerli ve deneyimli bir büyükelçimizken..)

‘Gladyo’ meselesine gelince…

NATO’nun, zamanında Özel Harp Dairesi, sonraları Seferberlik Tetkik Kurulu ve Özel Kuvvetler Komutanlığı içindeki ‘gizli’ örgütlenmeyle Türk askeri personeline, devletin, hükümetlerin bilgisi ve TSK emir-komuta silsilesi dışında, emir ve talimat vererek, yıkıcı ve bölücü eylemler yaptırdığı iddiasının gerçeklik zemini yoktur. Kozmik Gizli harp planlarının bile ortalığa saçıldığı ‘kumpaslar’ sürecinde, Kozmik Oda’ya—özellikle de bu maksatla, bir şey bulmak amacıyla—girilmişken, şüphe dahi uyandıracak bir belgeye ulaşılmamıştır.

ABD, İngiltere ve diğer bazı NATO üyesi ülkelerin—müttefiklerimizin—istihbarat servisleri, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak ve ‘milli’ tepkilerini önlemek için örtülü girişimlerde bulunmuşlar mıdır? Elbette, tarih boyunca, sadece Türkiye’de değil, bir çok ülkede, hatta kendi ülkelerinde bile.. Bunların ‘kitapları’ yazılmıştır, sır değildir, herkes bilir.. Gerektiğinde, biz de yapmalıyız, yapabilirsek.. Ağzımıza, burnumuza bulaştırmadan..!

Birileri, asker, polis, istihbaratçı—veya başkaları—bu tür kanunsuz, aslında suç olan eylemlerin içinde yer almış mıdır? ‘Susurluk’ raporunun eski başbakanda kalan ‘tek’ kopyasının DA ‘kaybolduğu’ bir ülkede, ‘Olmaz.!’ denebilir mi? NATO’ya değil, aynaya bakmamız gerekir, bence..

Daha dün kadar yakın zamanda, birileri, seçim meydanlarında, iftar sofralarında, ‘Ergenekon’ ve ‘Balyoz’ sanıkları TSK mensuplarını PKK ile işbirliği içinde göstermiyorlar mıydı? Tümü aklandı, göreve dönenler bile var. Ama bugün, ülkenin ‘başbakanı’ bile, HALA, olmadığı ispatlanmış bir ‘örgütün’, olmadığı ispatlanmış bir ‘planın’ var olduğunu iddia edebiliyor, gözünü kırpmadan.. ‘Ergenekon’ ne kadar gerçekse, Gladyo da o kadar gerçektir..

Sesi çok fazla çıkanlara değil, gerçeklere bakmalıyız. Sesi fazla çıkmak makbul olsaydı, en makbul insanlar panayır cazgırları olurdu. Hem sesleri yüksek çıkar, hem de güzel maniler söylerler, uzun uzun.. İşlerini yaparlar.

İşte NATO ve ‘NATO (!) ordusu’ gerçekliği budur..

Artık, ‘gönülsüz kara koyun’, ‘kurtlar’ geldiğinde, kime, hangi koşullarda, ne kadar güvenebileceğine, ister bu sürüde, ister bir başka sürüde, isterse—yapabilirse—tek başına, ne yapacağına, nasıl yapacağına, AMA her şeyden önce NEYİ, NİÇİN İSTEDİĞİNE karar vermelidir.. Daha fazla rüzgarın önünde sürüklenip, daha fazla örselenmeden..

Altmış beş yıl sonra NATO’yla ilgili samimi bir muhasebeye ihtiyaç var.. Başka bir çok alanda da olduğu gibi..

Hamasetle, boş laflarla, ideolojik saplantılarla, popülist söylemlerle değil, akılla..!

‘Davalardan’, ‘dudak uçuklatan iddialardan’ ve ‘2019 seçimlerinden’ sıra gelirse..

Askerler ve diplomatlar profesyonel görevlerini, kurumsal sorumluluklarını hatırladıklarında..

Devlet, kurumları, kuralları, kültürüyle ihya edildiğinde..

Yazarın Diğer Yazıları