Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi Dersleri: “Sadakat ve teslimiyet..!”

İngiliz Muhafazakar Parti milletvekili Geoffrey Howe’un 13 Kasım 1990 günü Avam Kamarasında yaptığı konuşma, siyaset tarihine bir hitabet abidesi olarak geçmiştir.

Aslında, hiç de yetenekli bir hatip olmayan Howe’un bu konuşması da heyecan, vurgu, tonlama açısından diğerlerinden çok farklı değildi. Üstelik elindeki metinden okudu. Bu konuşmayı tarihe geçiren, sadakat ve teslimiyet kavramlarına olan eleştirel ve siyasi ahlaki yaklaşımıdır. Kısa ve sıradan bir istifa beyanı olması beklenen bu konuşma, beklenmedik şekilde, Başbakan Margaret Thatcher’ın istifasına, yeni bir hükümetin kurulmasına ve sonuçları itibariyle hem İngiltere’nin hem de Avrupa’nın, hatta dünya tarihinin değişmesine neden oldu. Etkileri bugün de, hala hissedilmektedir.

“Sadakat çatışması, yani saygıdeğer dostum Başbakana olan sadakat—ki yirmi yıl birlikte olduktan sonra bu sadakat duygusu hala çok gerçektir—ve ulusun gerçek çıkarları olarak gördüğüm şeylere olan sadakat arasındaki çatışma, taşınamayacak kadar büyüdü. Artık bu çatışmayı bu hükümetin içinde [kalarak] çözmenin mümkün olduğuna inanmıyorum. İstifa etmemin nedeni budur. Bunu yaparken, partim ve ülkem için doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım. Benim uzun—belki de çok uzun—zamandır mücadele etmekte olduğum trajik sadakat çatışması karşısında, başkalarının da nasıl bir tutum benimseyeceklerini düşünmeleri zamanı gelmiştir”.

İnsanlar, doğum öncesinden başlayarak biyolojik olarak gelişirken, ruhsal olarak da gelişir ve farklılaşırlar. Biyolojik gelişme, yani beyin ve beden gelişimi, gözle görülür ve belli bir yaşa kadar da tamamlanır. Ancak, ruhsal ‘gelişme’ tek düze, herkes için aynı yönde, içerik ve hızda değildir. Mutlak da değildir. Bir çok insan, ruhsal gelişimlerini ömürleri boyunca tamamlayamaz, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü birbirinden ayırt edemeden ölür giderler.

Bu durum, elbette ülkeleri yöneten, toplumları yönlendiren liderler için de geçerlidir. Bir çoğu, bedensel olarak tam gelişmiş olsalar da, ruhsal gelişimleri geri kalabilir. Dolayısıyla toplumların kaderleri, bu liderlerin ruhsal gelişim süreçlerinin ulaştığı aşamalara bağlıdır.

Ruhsal gelişme, somut olarak, sevgi, merhamet, sorumluluk, yaratıcılık, kendini ve evreni tanıma, dinginleşme, hırslardan arınma yönündedir. Bu evreleri, Abraham Maslow, ihtiyaçlar temelinde, fiziksel, güvenlik, sevgi/ait olma, saygı/özgüven, kendini gerçekleştirme aşamaları olarak tanımlıyor. Liderler için hayati önemde olanı en son aşama: kendini gerçekleştirme, yani gerçeğin kabulü, önyargılı olmama, yaratıcılık, doğallık, ahlak.. Bu aşamaya ulaşmış olan fert, eşitlik ve özgürlüğü savunur, kişiye ‘sadakati’ mutlak olarak reddeder, ‘teslimiyeti’ gayri ahlaki, insan olmanın onuruna aykırı bulur. Toplumlar, bu kavramda farklılaşıyorlar.

İdeal durum, toplumların ruhsal gelişmelerini tamamlamış—kendini gerçekleştirmiş veya oraya çok yakın—liderleri doğal seleksiyonla iş başına getirmeleridir. Bu durum, ancak sağlıklı toplumlarda, kökleşmiş ‘demokrasilerde’ görülüyor. İnsanlığın gelişimi de, bu yüzden, demokrasi yönündedir.

Ekmek, su gibi fiziki/bedeni ihtiyaçlara ve geleneksel değerlere dayanan toplumlardaki ‘doğal seleksiyon’, tam aksi yönde oluyor. Bu toplumlarda sadakat ve teslimiyet öne çıkar, insan ‘hiçe’ indirgenir ve ‘kula kulluk’ makbul bir özellik, haslet olarak sunulur, yüceltilir. Esasen dini (bizde İslami) kavramlar olan sadakat ve teslimiyet beklentisinin kişiselleştirilmesi, ‘kişi kültüdür, kula tapınmadır. Bu uğursuz döngüye, sosyal girdaba kapılan toplumlar, bir cehalet ve yozlaşma batağına saplanır kalırlar, tarih onlara bir fırsat sunana kadar..

Öte yandan, liderlerin ruhsal gelişimi de, herkes gibi, içine doğdukları ve yaşadıkları toplum, değerler sistemi ve kurumlar tarafından koşullandırılır. Ama bu toplumları, topluma rağmen, toplum için dönüştürecek olanlar da yine bu liderlerdir. Bu durum, bir açmaza yol açar..

Kişi kültü, sadakat ve teslimiyet beklentisini dayatarak kendi ‘ahlakını’ ve dinini yaratır, hanedanlarla (oğullar, kızlar, damatlarla) sürdürülür. Böyle toplumlarda, aksi yöndeki dayatmalara rağmen, ‘insan’ olmayı başaran fertlerin, berrak bir zihinle, cesaretle, iyiyi, doğruyu, eşitliği ve özgürlüğü savunmaları bir şanstır. Yirminci yüzyılın başında, Atatürk ve onun Türkiye Cumhuriyeti ‘denemesi’ böyledir. Cumhuriyet bir demokrasi projesidir; özünde eşitlik ve özgürlük, temelinde akıl ve bilim vardır. ‘Biat ve teslimiyete’ karşıdır..!

Atatürk, daha 1924’te, “Hiçbir zaman hatırdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” derken bu salt gerçeği işaret ediyor. Burada ‘cumhuriyet’ dediği, mutlakiyet ve meşrutiyetten sonra doğal gelişme aşaması olarak gördüğü ‘demokratik’ devlet düzeni, hür nesil tarifi de demokrasinin ‘özgür ve eşit’ vatandaşıdır..

Atatürk’ün Muallimler Birliği Kongresi’ndeki ‘hür nesiller’ konuşmasından doksan dört, Howe’un ‘sadakat çatışması’ konuşmasından yirmi sekiz yıl sonra, Türkiye’de bir parti genel başkanı—Tayyip Erdoğan—‘iştişare’ toplantısında şunları söylüyor: “..eğer biz kendi içimizde sadakat, teslimiyet, bunları gerçekleştiremezsek, burada başarıyı asla beklemeyin. Her şeyden önce, sadakat ve teslimiyet, aranan iki önemli hususiyettir, haslettir”.

Her şeyden önce, sadakat ve teslimiyet..!

Bu iki kelimenin seçimi ve ‘her şeyden önce’ vurgusu elbette tesadüfi değil.. İlk kez de olmuyor. Teslimiyet kavramı, sadakate ‘mutlaklık’ katıyor, onu kayıtsız-şartsız, ebedi bir biata dönüştürüyor. Eşitliği ve özgürlüğü, insanın ‘insan’ iradesini, eşitlik ve özgürlüğe dayalı demokrasiyi, kültürü, değerleri, kurumlarıyla toptan reddediyor. Kişisel iradeyi dayatıyor.. Sadakât ‘çatıştığında’ ne yapılacağı sorusuna karşılık ‘teslimiyet’ öneriyor.. İşte Geoffrey Howe’un ‘trajedi’ dediği de tam olarak bu..! Howe, kula teslimiyeti reddetmiştir..

Margaret Thatcher, siyasete 1959’da Muhafazakar Parti’de girdi, 1970’te Edward Heath hükümetinde Eğitim ve Bilim Bakanı oldu, 1975’te, Edward Heath’e olan sadakatini (!) parti liderliğini ondan alarak gösterdi. 1979’da artık İngiltere’nin ilk kadın başbakanıydı.

1982’deki Falkland (Malvinas) savaşı 10 hafta sürdü, 649 Arjantin, 255 İngiliz askeri hayatını kaybetti. Thatcher ‘Demir Leydi’ (!) oldu ve böylece 1983’te ikinci seçim zaferini (!) kazandı. İrlanda Kurtuluş Ordusu ‘IRA’’nın bombalı saldırısı popülerliğini (!) daha da artırdı. 1987’de üçüncü seçim zaferini (!) kazandı. 1990 yazında Saddam Kuveyt’i işgal etmişti; Kasım’da Thatcher, Körfez Savaşı’na—1991’deki seçimlere—hazırlanıyordu.

Geoffrey Howe, Margaret Thatcher’ın en yakın siyaset arkadaşıydı. En sadık ve en uysal bilinen Howe’un, “Başkaları için [de] trajik sadakat çatışmasını nasıl çözümleyeceklerini düşünme zamanı gelmiştir” konuşmasına, “garez ve ihanet eylemi” dedi. (‘Hepsi’ öyle der..) Dördüncü seçim zaferine (!) hazırlanan Thatcher, Howe’un bu konuşmasından sadece on gün sonra, 23 Kasım’da istifa edecekti.. Bunun nasıl olduğunun, doğru anlaşılması gerekir.

Thatcher, üç seçim kazandıktan ve on bir yıl iktidarda kaldıktan sonra kendisine o kadar güveniyordu ki, Parti Grubu’nda 20 Kasım’da—Howe’un konuşmasından bir hafta sonra—yapılan birinci oylamada yoktu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Konferansı için Paris’teydi. Yine de oyların %55’ini aldı. Genel Başkanlık için nitelikli çoğunluk arayan parti tüzüğü 27 Kasım’da ikinci bir oylama gerektiriyordu. (İstifa etmeseydi onu kazanacaktı.) Bu arada, Avam Kamarası’ndaki ‘güven oyu’ oylamasını da 367’ye 247 atlattı. Yani hem partide, hem de parlamentoda mutlak çoğunluğu vardı. Ama..

1990’larda 60’lı yaşlarda olan, üç seçim kazanmış ‘Demir Leydi’, ruhsal gelişim seviyesi itibariyle bu makama ve başarıya (!) hala hazır değildi. Benliğiyle olan ‘insani’ mücadelesini hala geride bırakamamıştı. Kaba, saygısız, buyurgan tavrıyla düzgün insanların tümünü kendinden uzaklaştırdı. Etrafında, ilk yola çıktığı arkadaşlarından—Howe hariç—kimse kalmamış, parti yönetimi kendisine karşı çıkmaya cesaret edemeyen, ne kokar ne bulaşır ‘tiplerle’ dolmuştu. Onların devlet yönetiminden (!) anladığı da Thatcher’a sadakat ve teslimiyetti. (‘Hepsi’ bunu marifet, haslet sanır..)

Gücü taşıyamadı, zehirlendi. Güç ve makamla başı döndü, koltuğa yapıştı. Modern zamanların ‘en bölücü’ siyasi lideri oldu. Bölerek yönetti, olumsuzluğun sembolü haline geldi. (‘Hepsi’ öyledir..!) Zaman geçtikçe kibri daha da arttı, hatta kendisinden söz ederken—İngiltere’de sadece Kraliçe için normal görülen—‘biz’ ifadesini kullanmaya başladı. Sonunda koltuğun sahibi değil, emanetçisi, milletin—ve partinin—efendisi değil, hizmetkarı olduğunu unuttu, sultanlığa özendi. (‘Hepsi’ özenir..) Ama, etrafındakiler yine de ‘sadakat ve teslimiyetlerini’ sürdürdüler. Thatcher da onları, kullanarak, aşağılayarak ödüllendirdi (!). 1990 yılı Kasımı’nda perde indiğinde, o dönem parti başkanı olan Kenneth Baker’ın ifadesiyle, parti “aptalca bir kayıtsızlık” içindeydi. (Hep öyle olmuştur..)

Avrupa Birliği’ne katılma konusu toplumu bölüyor, neo-liberal politikalarla ekonomi bozuluyor, zenginlerle fakirler arasındaki uçurum giderek açılıyordu. İşsizlerin sayısı 3 milyonu geçmişti. Bunlar yetmiyormuş gibi dayatılan, akıl ve ahlak dışı ‘kelle vergisi’ (poll tax) Thatcher’ın siyasi inadı ve kaprisinin ürünüydü. Teslimiyet içindeki bakanlar, Thatcher’cılar havaya bakarak ıslık çaldılar—Geoffrey Howe hariç.. Howe, Thatcher’ın yanlışlarına dürüstçe—ama sadakatle—karşı çıkmaya devam etti. Temmuz 1989’da, nihayet Dışişleri Bakanlığından alınıp Thatcher’ın yakın çevresinden uzaklaştırıldığında da sadakatini sürdürdü, bir yıl daha.. Sonra 13 Kasım konuşmasını yaptı ve teslimiyeti reddetti.

Victor Hugo, “Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü hiçbir şey yoktur” der. Howe ayağa kalkıp, milletvekillerinin gözlerinin içine bakarak, “Sadakatinizin kime ve neye olduğuna karar vermelisiniz” dediğinde inkar edilemez bir gerçeğe işaret ediyordu. Thatcher’ı istifaya zorlayan bu sorunun içinde saklı siyasi ahlak eleştirisi ve teslimiyet ithamıdır.

Kocası Denis’in de, Thatcher’a ‘artık’ ayrılmasını telkin ettiği bilinmektedir. Thatcher kindardı, Geoffrey Howe’un ihanetini (!) hiçbir zaman affetmedi. Denis 2003 yılında, Thatcher 2013’te, 87 yaşında öldü; Geoffrey Howe da 2015 Ekiminde.. (Herkes gibi..)

Thatcher-Howe hikayesi, sadece liderlerin ‘ruhsal gelişimlerinin’ hayati önemini değil, demokrasinin oy sayısından ve seçim kazanmaktan öte bir anlamı olduğunu da öğretir herkese, hepimize.. Demokrasi ‘hürriyete, adalete, fazilete aşık evlatlar’, ‘uyanık bekçiler’, hür nesiller ister. Bu kavramları kula kullukla, teslimiyetle bağdaştırmak elbette mümkün değildir. Olsa olsa, aslında demokrasiyi ‘tramvay’ olarak gören sahte bir duruştur.

Atatürk’ün 1924’teki konuşmasına dönersek; ‘hür nesilleri’ yetiştirecek, ‘özgürlüğü’ yüceltecek koruyucuların olmadığı yerde meydan ‘sadakat ve teslimiyeti’ yüksek değerler olarak sunanlara kalıyor. ‘Sadakât çatışmasını’ berrak bir zihinle çözümleyebilen Geoffrey Howe’lara, çoğunluk oyunu almasına rağmen, uykusuz geçen bir geceden sonra sabah kalkıp ‘yeterli oyu aldım, ama bana olan güveni kaybettim’ deyip (tüm eksiklerine rağmen) istifa edebilecek Margaret Thatcher’lara, ‘doğru olanı’ yapmaktan gelen cesaret ve kararlılıkla hareket edecek ‘sorumlu’ insanlara ihtiyacımız var.

Her şeye rağmen, ‘sahte peygamberlere’ tam bir teslimiyet içinde tabi olan, hatta bununla övünenlerin, dehşet verici zavallılıklarının farkında ol(a)mamaları Türkiye’nin trajedisidir. Geoffrey Howe’un 1990’da işaret ettiği aynı meşum trajedi bugünün Türkiye’sinde, sadece siyasi partilerde değil, her yerde, ‘her kurumda’ tekrar, tekrar tecelli ediyor.

İngiltere Kralı John’un 1215’te, ‘hukukun üstünlüğünü’ tanıyan Magna Carta Libertatum’u imzalamasının üzerinden 800 yıl geçti. Ne tekerleği, ne de demokrasiyi yeniden icat etmek zorunda değiliz. Ama 1850’lerden beri, yüz elli yıldır, hala, sadakat ve teslimiyeti ‘haslet’ olarak sunanlar, küstahça dayatanlara karşı duracak kuvvetli ve yüksek karakterli, özgür nesilleri bekliyoruz. Tarihi bir eşikteyiz. Bir yüz elli yıl daha beklememeliyiz..

Onlar çözdüler, biz de çözebiliriz. Çözmek zorundayız..! Zamanı gelmiştir..

Yazarın Diğer Yazıları