Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Asker ve Savaş-II: “Pusan’dan Zenitsa’ya”

‘Kore’ tartışmaları, ağırlıklı olarak, meclis kararı alınmamış olması, Kunu-ri muharebelerinde verilen ağır zayiat ve NATO üyeliği (ABD bağlantısı) üzerinden yapılır. Sıkça dillendirilen, “Bizim 8000 km ötede, Kore’de ne işimiz vardı” sorusu da sokaktaki insana makul ve anlamlı gelmiştir. Aynı soru, 1993-1994 yıllarında Somali’de (4000 km ötede) görev yapan Somali Türk Birliği için de sorulmuştur. (Bu anlamda, 40 yılda pek de bir şey değişmemiş.)

Asker, barışta ve savaşta, milli menfaatlere dayalı milli siyasetin gerektirdiği görevleri, elbette coğrafya kısıtlaması olmadan yerine getirmekle yükümlüdür. Stratejik seviyede her zaman çok açık olmayan milli siyaset-askeri görev ilişkisi, eksik bilgiye dayalı afaki değerlendirmelerle ilk bakışta görülemeyebilir. Karar alıcıya—askere değil—sorulmalıdır.  

Türkiye, 1990’ların başında eski Yugoslavya’da başlayan askeri operasyonlara, Adriyatik’te deniz unsurları, kuzey İtalya’daki Ghedi üssünden de hava unsurlarıyla katılmaya başlamış, fakat Bosna-Hersek’e kara kuvveti göndermesine—tüm girişimlere ve ısrara rağmen—NATO müttefikleri tarafından destek verilmemiştir. ABD’nin, Somali’deki kıtlık ve açlıktan kitle halinde ölümlere insani yardım götürme amaçlı müdahalesi bu aşamada gelmiştir.   

Somali’ye birlik gönderme kararı, ABD Başkanı (Senior) Bush’un daveti üzerine, 1992’de alınmış ve ‘eksik mekanize piyade taburu’ seviyesindeki Somali Türk Birliği 1993 başında Mogadişu’da göreve başlamıştır. Zaman zaman çatışmalara girilen karmaşık harekat ortamında, güç iklim koşullarındaki bu görev 1994 Şubat’ına kadar sürmüştür. Ayrıca; BM Genel Sekreteri’nin talebi üzerine, Korg. Çevik Bir 1993 Mayıs ayından, 1994 Ocak ayına kadar Somali BM Komutanı görevini üstlenmiştir. Böylece Türkiye’nin Bosna-Hersek’e kara gücü konuşlandırmasına olan siyasi direniş kırılabilmiş, ‘piyade alayı’ seviyesindeki Bosna-Hersek Türk Görev Kuvveti 1993 yazında (Somali görevi devam ederken) Zenitsa’ya intikal etmiştir. Yani, Zenitsa’ya gitmek için 4000 km uzaktaki Mogadişu yolu kullanılmıştır. NATO’ya girmek için 8000 km uzaktaki Pusan yolunun kullanılması gibi..

Demokrat Parti hükümetinin Temmuz 1950’de Kore’ye birlik gönderme kararını, Meclis’e gitmeden almış olması haklı olarak eleştirilmiştir. İktidara yeni gelmiş DP kadroları, çok eleştirdikleri ‘tek parti’ alışkanlıklarına dört elle sarılmışlar ve hemen çoğunluklarına dayanarak keyfi yönetime kaymışlardır. Meclis onayı aramak, gereksiz bir ayrıntı, hatta siyasi zafiyet olarak görülmüştür. Aynı hastalık BUGÜN DE sürmektedir. Yurtdışına asker gönderme ve yabancı kuvvetlerin yurda kabülü, Anayasa’daki şekliyle de, bu konuda hakim siyasi zihniyetle de, Meclis’teki ‘teskere’ denen garip-ötesi uygulamasıyla da, başka HİÇBİR ülkede görülmeyen akıl dışı bir laubalilik, siyasi ciddiyetsizlik örneğidir. Bunu anlayacak, kavrayacak ve düzeltecek birileri bulunabilirse, düzeltilmelidir.  

Ancak, Kunu-ri muharebelerine dayanarak, Kore Türk Tugayı’nın (Amerikalılar tarafından) piyon olarak kullanıldığı iddiaları tarihi gerçeklerle örtüşmemektedir. Bu tartışmalarda ilk tugayın komutanı Tuğg. Tahsin Yazıcı ile 241nci P. Alay K. Alb. Celal Dora arasındaki sürtüşmelerin ve Kunu-ri muharebeleri sırasında yaşanan bazı olayların Türkiye’ye aktarılma şeklinin de rolü vardır. Piyade taburlarının ve topçu taburunun bağlı olduğu alayın, tugaya bağlanması ve böylece ikinci bir emir-komuta kademesi yaratılması askeri açıdan vahim bir hatadır, sürtüşmeye zemin hazırlamıştır. (Taburlar doğrudan tugaya bağlanmalı ve albay rütbesinde bir tugay komutan yardımcısı atanmalıydı.) İkincisi, muharebe koşullarıdır. Şiddetli muharebe, yüksek zayiat ve düşman ateşi etkisi altında bazı hareketlerin (Alay Komutanının alay sancağı ile geri hareketi gibi) bugün anlaşılması zor olabilir. (Benzer güçlükler, 20 Temmuz 1974 günü—ve sonrasında—Kıbrıs’ta da yaşanmıştır. Onlardan da ders alınmamıştır.) Zamanın koşulları ve alınan kararların gerekçeleri iyi irdelenmelidir.

Doğru bir hükme varmak için, öncelikle, Kore Türk Tugayı’nın büyük resim içindeki yerine bakmak gerekir. 1950’den 1953’te imzalanan ‘ateşkese’ kadar Kore’de, toplam 15,000 mevcutlu 3 Türk Tugayı dönüşümlü olarak görev yapmıştır. Aynı dönemde Kore’de savaşan birliklerin (Çin, Kuzey ve Güney Kore, ABD, BM) toplam sayısı ise 10 milyon civarındadır. Bunların 5,720,000’i Amerikalıdır. Bunlar içinde 15000 Türk askerinin (binde 1,5) etkisi, askeri anlamda, normal koşullarda ‘ihmal edilebilir’ orandadır. Türk Tugayı’nı ‘özel’ yapan, Kunu-ri’deki sıradışı kahramanlığı ve sonraki muharebelerdeki istikrarlı başarısıdır.   

BM ordularının verdiği toplam esir sayısı 13,500’dür. Türk tugaylarının verdiği 234 esirin hemen hepsi (225) Kunu-ri’de verilmiştir. (Bazı yabancı kaynaklarda Türk esirlerin sayısı 244 olarak verilmektedir.) Yani asker mevcudunun ‰ 1,5’ini oluşturan Türk tugayı (3 gün içinde) esirlerin %1,7’sini vermiştir. Bu oran, diğer birliklere göre 10 kattan fazladır, Kunu-ri’de ne kadar ağır koşullarda savaşıldığı buradan da anlaşılır.

Kore Türk Tugayları’nın toplam zayiatı 721 şehit, 2147 yaralı, 175 kayıp (akıbeti bilinmeyen) ve 234 harp esiri olmak üzere toplam 3277’dir. Bu oran (%22) tugay için askeri anlamda ağır zayiattır. Ancak, Güney Kore’nin sadece ölü olarak kaybı 215,000, Çin ve K. Kore’nin 1 milyondan fazladır. (Resmen savaşa katılmayan Sovyetler’in kaybı 299’dur.) ABD 36,574 ölü ve 103,284 yaralı zayiat vermiş, 67 milyar dolar harcamıştır. (Yani, ‘emperyalizmin’ zayiatı ve kaybı da ağırdır.) BM ordusunun toplam ölü ve yaralı zayiatı olan 800,000 içinde Türk Tugayı’nın zayiatı ‰ 3.8’dir. Zayiat oranının sayısal oranın (‰ 1,5) iki katından fazla olmasının nedeni de Kunu-ri’dir. Bunun sebeplerinin doğru anlaşılması gerekir.

Kunu-ri’de son derece elverişsiz koşullarda savaşmak zorunda kalınmasının—ve ağır zayiatın—temel nedeni istihbarat zafiyetidir. Çin’in Halk Gönüllüleri Ordusu’nun (Böyle anılıyorlardı.) toplam 300,000 mevcutlu 11 ordusunun, Yalu Nehri’ni geçtiği, 26 Kasım’a kadar tespit edilememiştir. O zaman da zaten çok geçtir. Bunda Çin ordusunun ‘gizleme ve aldatma’ başarısı kadar, Orgeneral MacArthur’un kendine aşırı güveni, İnçon çıkarmasından sonra hızla gelen ‘zaferle’ başının dönmesi, sağlıklı düşünememesinin rolü vardır. Aksi emareleri reddetmiş, görmek istememiş, kimse de karşı çıkamamıştır. (Bu durum, sağlıksız askeri—ve siyasi—yapılarda görülebilen, kurumsal bir hastalıktır.)

Bu vahim istihbarat zafiyetinden sadece Türk Tugayı değil, tüm cephe zarar görmüştür. BM kuvvetleri genel geri çekilmeye zorlanmış, ağır zayiat vermişlerdir. Türk Tugayı, irtibat kopukluğu, ortak lisan (İngilizce) zafiyeti, Kore’ye ve bölgeye yabancılık sonucu oryantasyon sorunu, Tugay’ın ilk muharebesi olması gibi nedenlerle daha güç koşullarda ve ‘karanlıkta’ kalmıştır. (26 Kasım günü, panik halinde çekilen bazı Güney Kore askerleri, Tugay tarafından Çinli sanılarak esir alınmıştır.)

Türk Tugayı’na IX. ABD Kor. tarafından, 26 Kasım 1950 günü öğleden sonra “Kunu-ri’den Tokchon’a intikal ve orada tıkama mevzii işgal edilmesi” emri verildiğinde, bir ABD tank takımı ve Wawon’a ulaşım için (piyade taburları yayadır) bir ABD ulaştırma bölüğü tahsis edilmiş, daha önce başka bir bölgede görevlendirilmiş olan Tugay Topçu Taburu da tugaya iade edilmiştir. Tugay’la birlikte bir Albay komutasındaki Amerikan irtibat timi, kuzeyinde de ABD 2nci Tüm. 38nci Piyade Alayı vardır. Yani tugay piyon gibi ‘yalnız’ başına ileri sürülmüş değildir. IX. Amerikan Kor. tarafından verilen emir, mevcut istihbarat ışığında doğru bir karardır ve Türk Tugayı, eldeki imkanlarla desteklenmiştir. 27 Kasım öğleden sonra, düşmanın gerçek durumu ortaya çıkmaya başlayınca Kolordu’dan Wawon’a dönülmesi emri gelmiştir. Ama artık Tugay düşmana çok yakındır ve sorunlar bundan sonra başlamıştır.

Amerikan irtibat timi bu emri Tugay Komutanına yoldaki tıkanıklık nedeniyle geç ulaştırabilmiş, yaya ve motorlu yürüyüş kollarının dar orman yolunda geri dönmeleri uzun zaman almış, bu sırada ABD irtibat timinin telsiz aracı arıza yapmış, yol tıkanmış, Tugay Wawon’a varamadan hava kararmış, gece yarısı da düşman baskınına maruz kalınmıştır. İlk kayıplar Amerikalı muhabere yüzbaşı ile Tugay’ın muhabere ve istihkam takım komutanlarıdır. Bu arada Amerikan irtibat timinin telsizi de düşmanın eline geçmiş, kolorduyla irtibat tamamen kesilmiştir. Tugay, askeri literatürde ‘tesadüf muharebesi’ denebilecek koşullarda, gece yarısı ilk muharebesine girmiştir. Kolordudan ilk ‘haber’ ertesi gün Kor. Kh.’daki Türk irtibat subayı tarafından ‘ağızdan’ getirilmiş, ancak mahiyeti ‘tam’ anlaşılamamış, aynı subay kolorduya 2nci ABD Tüm.’nin sağ kanadının nerede olduğunu ‘öğrenmek’ üzere (!) geri gönderilmiştir.

29 Kasım sabahından itibaren, 2nci ABD Tüm.’den bir piyade taburu ve bir tank bölüğü bölgeye gelerek Türk Tugayı yanında muharebeye girmişler ve Amerikan uçakları da Türk tugayını havadan desteklemişlerdir. Türk Tugayı’na ‘piyon’ muamelesi yapılmadığının bir diğer kanıtı 14 Ocak 1951 günü 8nci Ordu Kom. Korg. Walker’ın Sosa-ri’deki Tugay’ı ziyaret etmesidir.

Bütün cephe çekilirken ve Han Nehri güneyinde tutunmak için muharebeler verilirken, Türk Tugayına da ihtiyaç vardı. Fakat, Ordu Komutanı daha iki hafta önce şiddetli muharebelerden ağır zayiatla çıkan Tugayı bizzat görmeden emir vermek istememiştir. Çünkü böyle bir birliğin normal koşullarda toparlanmak için uzun zamana ihtiyacı olacaktı. Kendisini toplu düzende, sanki Kore’ye henüz ayak basmış gibi dimdik karşılayan tugayı görünce şaşırmıştır. Tugay’a Kimpo Yarımadasını savunma görevi burada verilmiştir. (Tugayın sol kanadında kalan Gangwa adasına da ‘örtme’ ve gözetleme görevli bir ABD komando bölüğü konmuştur.)

Sonraki yıllarda ve diğer Türk tugaylarının katıldığı muharebelerde de Türk Tugayı’na diğer birliklerden farklı bir muamele yapıldığına ilişkin bir işaret yoktur. Görevlendirme, değiştirme veya ihtiyata almalar, taktik gereklerle ve ABD birlikleriyle eşit koşullarda olmuştur.

Bunda, Kore’de sevk ve idareyi yürüten Douglas MacArthur gibi Amerikalı komutanların, II. Dünya Savaşı’nın deneyimli askerleri olmalarının büyük rolü vardır. Amerikan ordusunun çöküşü ve—bugün olduğu gibi—güvenilir bir askeri kuvvet olmaktan çıkışı çok sonraları, 1970’lerde Vietnam’dadır. (MacArthur kişiliğindeki tüm zafiyet ve çelişkilere rağmen çok iyi bir askerdir. Bu çelişkiler, Kore’de önce felaketi zafere çevirmiş, sonra da zaferi tekrar felakete dönüştürmüş, savaşı 3 yıl uzatmış, Kore’nin tümüyle yıkımına ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Kunu-ri’den dört ay sonra Başkan Truman tarafından görevden alınmış ve emekli edilmiştir. Siyasi-askeri seviyede görev yapmak her askerin harcı değildir.)

Şeytan ayrıntıda gizlidir. Harp oyunlarında bir yöntem olarak, muharebe koşullarını ‘simüle etmek’ için zar atılır. (Mecazi değil gerçek olarak, bir görevli elinde zarlarla muharebelerin sonuçlarını belirler.) Gerçekten de savaşta asker bazen ‘şansa’ karşı savaşır. Türk Tugayı’nın Kunu-ri’deki muharebeleri bu ebedi gerçeğin en çarpıcı örneğidir. Kore Türk Tugayı, ‘şansı’ yenmiş, Kunu-ri’den başlayarak üç yıl süreyle, ‘askerce’ savaşmış, herkesten büyük saygı görmüş, diğer ülkeler askerlerinin hayranlığını kazanmış, dünya askeri tarihine altın harflerle yazılan bir isim bırakmıştır. Pusan’da yatan 721 şehit bunun şahididir.

Sonuçta asker, Kore’de başarıyla savaşarak, siyasi karar alıcıların amaçladığı gibi Türkiye’nin NATO üyeliğinin kilidini açmıştır. Türkiye nihayet, NATO’ya katılmaya davet edilmiş ve Kore’de savaş devam ederken, 1952’de NATO üyesi olmuştur.  Bunun ‘emperyalizme alet olmak’ anlamına gelip gelmediğine karar vermek için de, yine o dönemin gerçeklerine ve bu gerçeklerdeki ayrıntılara bakmak gerekir. 1950’lerin dünyası bugünkünden çok farklıdır.

Devam edecek..

 

Yazarın Diğer Yazıları