Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi Dersleri “İsteseniz de, istemeseniz de..!”

Demokrasi, insanlığın sosyal ve siyasi gelişiminde, mutlakiyet, monarşi ve meşrutiyetten sonra ulaşılabilmiş en ileri aşamayı temsil eder. Ama, demokrasi de mükemmel değildir. Tam aksine, tabiatından gelen ciddi zafiyetleri, tuzaklar vardır.

Demokrasi, kurumları, kuralları, kültürü ile, ama en önce onlara sahip çıkacak halkla var olur.. Halkı yoksa, demokrasi içi boş bir kabuktur. Şarlatanların elinde oyuncak olur..

Demokrasilerde, Yasama kanunları yapar, bütçeyi onaylar, hükümetin icraatına nezaret eder. Yürütme ülkeyi, yasamanın güven duyduğu siyasi kadroyla ve tahsis edilen bütçeyle yönetir. Yargı her iki erkin de ‘Anayasa’ ve kanunlara uygun çalışmasını denetler. Yani, halk adına yönetenler, halkın seçtiği meclislerin ‘gözetimi’ ve halk adına karar veren yargının anayasal ‘denetimi’ altındadırlar.

Halk adına ‘kimin’ yöneteceğini, seçimle ‘çoğunluk’ belirler. Halksız, yani katılımsız demokrasi, seçimler yoluyla, kolayca çoğunluk istibdadına dönüş(türül)ebilir. Bunun kişisel istibdada dönüşmesi, yani tekrar en başa—sultanlığa, keyfi yönetime—dönülmesi sadece bir zaman meselesidir. ‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ diye isim uydurulan rejim gibi..

İnsanlığın demokrasi deneyimi, demokratik sultanlığın (!) ancak yönetenlerin gücünü sınırlama, güçler ayrımı yoluyla önlenebileceğini göstermiştir. Bugün Türkiye’de güçler ayrımı tümüyle alt üst olmuştur, ‘mutlak ve tekil güç’ denetlenememektedir.

‘Başkan’ kendi kurallarını koyuyor, Meclis’e kendi (!) kanunlarını yaptırıyor, kendi bütçesini hazırlıyor ve uyguluyor. ‘Devlet’ gücünü kullanan kadrolara (Cumhurbaşkanı Yardımcılığı gibi en kritik bir kadro dahil) kendi istediğini, hiçbir nitelik veya sayı sınırlaması olmaksızın atıyor. Meclisin atamalar, bütçe ve kararnameler üzerinde, hemen hiç bir etkin gözetim ve denetim yetkisi yok. Anayasa Mahkemesi dahil yüksek yargıdan ilk derece mahkemelere kadar tüm atama, terfi, yer değiştirme, adli ve idari soruşturma yetkisini de kendi kontrolunda tutuyor. Ve kendisini, ‘meşveret’ dışında hiçbir kural ve kısıtlamayla bağlı saymıyor.

Her fırsatta tekrarlanan ‘isteseniz de, istemeseniz de’ meydan okumasının altında yatan bu yalın, çarpıcı, hazin gerçekliktir.

Başkan ve sözcülerine kulak verince, nasıl bir ‘sistemle’ yönetildiğimizi (!) görüyorsunuz.!

Partinin grup toplantısındayız..

‘Başkan’, her hafta olduğu gibi, AKP Genel Başkanı sıfatıyla kürsüye çıkıyor. Arkasındaki AKP flamaları ve Türk bayrağının yanında bir de Cumhurbaşkanlığı forsu var. Devlet, parti, hükümet böylece özdeşleştiriliyor. Hükümete muhalif olmak bu sayede ‘devlete ihanet’ olarak sunulabiliyor. Siyasi etkinlik de ‘hükümeti devirmeye teşebbüs’ yapılıyor. İsteseniz de, istemeseniz de.. O kadarla kalsa yine iyi (!)

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin (!) bakanları da AKP grup salonunda, AKP’lilerle yanyana, aynı sıralarda oturuyorlar, gururla.. Partinin, yürütmeyle ve devletle özdeşleştiği mesajını pekiştiriyorlar, alkışlarla.. Parti devleti, devlet partisi, parti hükümeti, hükümet partisi kavramları içiçe giriyor. İsteseniz de, istemeseniz de..!

Başkan, önce ‘Cumhurbaşkanı’ sıfatıyla yaptığı dış gezileri anlatıyor, ‘parti’ grubunda.. Sonra ‘hükümet başkanı’ sıfatıyla icraatlarını anlatıyor, parti grubunda.. Sonra da ‘parti genel başkanı’ sıfatıyla yaptığı yurt gezilerine geliyor, “Bundan sonra, zaten.. Durmak yok.. Bütün açılışlarımızı inşallah, Mart 2019 sonuna kadar, sürekli devam ettireceğiz” diyor. (Aslında bu ‘açılışların’ devlet kesesinden yapılan seçim yatırımları, parti propagandası olduğunu açıkça ikrar ediyor, safiyane..) Ve böyle devam ediyor.. Cumhurbaşkanı, devlet, hükümet, parti içiçe..! İsteseniz de, istemeseniz de..!

Turpun büyüğü heybede..! Sadede geliyor, Kaşıkçı’ya..

Normal bir ülkede, sadece adli soruşturmayı yürüten ‘savcılığın’ ulaşabileceği, bilebileceği ayrıntıları canlı yayında—tüm dünyaya—anlatmaya başlıyor, ‘başkan’ sıfatıyla.. Zaman zaman, her zaman yaptığı gibi, “Bakın, burası da önemli” diyerek ilgiyi canlı tutuyor..

“Emniyet ve istihbarat birimlerimiz hadiseyi derinlemesine araştırmaya başlarken, İstanbul Başsavcılığı da … soruşturma açıyor. … Bu arada, gerek emniyet ve istihbarat birimlerimiz, gerek savcılığımız, araştırmalarını, soruşturmalarını derinleştirerek, sürekli yeni bilgiler ortaya, belgeler ortaya çıkarmaya gayret ediyor [aynen böyle]” diyor. Yani, yürütmenin emrindeki ‘emniyet’, yargıdan bağımsız ‘adli soruşturma’ başlatıyor ve yürütüyor..

Bir de istihbarat var..!

Güvenlik ve istihbarat birimlerimizin elinde henüz değerlendirme safhasında olan kimi bilgiler var-mış. Bu bilgilerin değerlendirmesi tamamlandıkça savcılıktaki dosyada yer alacak-mış.. Anlaşılıyor ki, hangi bilgi ve belgelerin savcının dosyasına gireceğine karar veren de kendisi..

Tüm bu süreç, “Devlet ciddiyetine, uluslararası hukuka ve ülkemiz[in] mevzuatına uygun olarak” yürütülmüş-müş..

Pek de öyle değil..!

Soruşturmayı yürütme yetki ve görevi yargının, yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nındır. İstihbarat birimlerinden yürütülmekte olan soruşturma ile ilgili bilgi ve belge isteme, hangi belgenin dosyaya gireceğini değerlendirme, polisi—adli zabıta göreviyle—araştırma için görevlendirme, talimatlandırma yetkisi de münhasıran savcılığındır, hükümetin başının değil.. Başkan’ın, ne Cumhurbaşkanı, ne hükümet başkanı, ne de AKP Genel Başkanı sıfatıyla böyle bir açıklama yapma görevi yoktur. Yetkisi hiç yoktur..

Yapılan, yargının yetki ve görev alanına müdahale, yetki gaspıdır. Devlet ciddiyeti ve sorumluluğuyla bağdaşmaz.

Türk Ceza hukukunda—evrensel hukukta olduğu gibi—soruşturma gizlidir. Soruşturmanın gizliliğini—üstelik tüm dünyaya simultane tercümeyle, canlı yayında—ihlal etmek ‘kendi hukukumuza, mevzuatımıza’ aykırıdır, suçtur. Hakeza, halen devam eden bir soruşturmanın sonucu (!) hakkında hüküm vermek, dolayısıyla ‘adil yargılamayı’ etkilemek de..!

Kamuoyuna bir açıklama yapılacaksa, böyle bir ihtiyacın olup olmadığını takdir edecek ve hangi bilgilerin kamuoyuyla paylaşılacağına karar verecek, açıklamayı yapacak olan da soruşturmayı yürüten—yürütmesi gereken—savcılıktır. Bir krizi, bir ‘devlete’ yakışır şekilde yönetmekle, adli soruşturmayı üstlenmek ve sahne almak aynı şeyler değildir.

Yabancı liderlerle yapılan ikili, hele özel görüşmelerin, hele de bu kadar hassas bir konuda, kelime kelime kamuoyuna açıklanması da uluslararası ilişkilerde skandaldır.

Bir de, akıl almaz şekilde ve içerikte istihbarat ‘paylaşımı’ var—istihbarat birimleri arasında.. Bir taraftan, gizlice (!) nerelerden, nasıl, hangi yöntemlerle, hangi bilgileri topladığınızı bütün dünyaya davul zurnayla ilan ve ifşa ediyorsunuz, öte yandan bunu yapmayan—yani malum kayıtların alındığını ne teyit ne de reddeden—Fransa Dışişleri Bakanı’na racon kesiyorsunuz.

Medeni dünya, olan biteni istihza ve tebessümle izliyor..

İki hafta sonra, ‘Cumhurbaşkanlığı’ sözcüsü basın toplantısı yapıyor..

Anlatacakları bitince sorulara geçiliyor. Sayıştay’ın, devletin nasıl yönetildiğini (!) açıkça gözler önüne seren 2017 Yılı Kamu İdareleri raporlarındaki usulsüzlüklerle (!) ilgili olarak, “Bunlarla ilgili hükümet bir adım atacak mı?” sorusuna cevaben önce, “Bu konuda parti sözcümüze [‘sözcüsü’ değil] belki yönlendirmeniz daha isabetli olur, parti ve belediyelerle ilgili olduğu için..” diyor—kelalaka derler ya, öyle.. Ama orada duramayıp ilave ediyor: “Ak Parti bugüne kadar yolsuzluklar konusunda tavizsiz bir siyasi çizgi izlemiştir [aynen böyle], bu tavır değişmemiştir, bundan sonra da asla değişmeyecektir. Cumhurbaşkanımız(ın) … kendi [aynen böyle] teşkilatıyla ilgili, kendi belediyeleriyle ilgili, teşkilat mensuplarıyla ilgili, bu konudaki net tavrı devam etmektedir”. Kendisine ‘hükümet’ sözcüsü olarak sorulan soruya cevap vermiyor, ama üstüne vazife olmayan göreve soyunup ‘AKP’ sözcülüğü yapıyor.. Kurumlar ve erkler arası ilişkiler o hale gelmiş ki bu seviyedeki ‘sözcünün’ bile kafası iyice karışmış (!)

‘Parti’ sözcülüğünü o kadar içselleştirmiş ki, bir başka soruya cevaben, “… Ak Parti’nin, Ak Parti kadrolarının, [Ak Parti] Genel Başkanı Sayın Cumhurbaşkanımızın … duruşu son derece nettir. … Ak Parti kurulduğu ilk yıllardan beri … bu çizgiyi muhafaza etmiştir” diyor.

Bir hafta sonra, bu sefer AKP parti sözcüsünün basın toplantısı..

Birkaç gün önce, demokratik, laik Cumhuriyet’in Diyanet İşleri Başkanı, Cumhuriyet’in bu nitelikleriyle pek barışık olmadığı bilinen—ama Cumhurbaşkanı sofrasında ağırlanan—bir zatı, resmi üniformasıyla ziyaret etmiş, fotoğrafları basına servis edilmiş. Belki, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının Tillo’da üniformalarıyla, şıhlarla ve AKP yöneticileriyle saf tutması kadar vahim değil.. Ama, malum şahıs, “Şimdi de Reisicumhur ziyaretime geliyor. … Şu Şeyh-ül İslam’ın [Diyanet İşleri Başkanı] beni ziyarete gelmesi tarihi bir hadisedir. … Bizim devletimiz [zaten] vardı. ‘Devlet kurucuları’ [denenler, sadece] rejimi değiştirmiştir. Rejimi şeriattı, gavurluk yaptı(lar). [Sözlerimi] İsteyen beğensin, isteyen beğenmesin” diyor.

‘Gavurluk’ dediği, demokrasi—Cumhuriyetin temel projesi..

Bir muhabir, bu olayı ve ‘gereğinin’ yapılıp yapılmayacağını soruyor, ‘parti’ sözcüsüne.. Sözcü, gereğinin AKP sözcüsüne sorulmasını hiç yadırgamıyor: “Diyanet İşleri Başkanı, Sayın Cumhurbaşkanımızın takdir ettiği bir ilim adamı, takdir ettiği bir yöneticidir. Sayın Cumhurbaşkanımız bu görüşünün kamuoyuyla paylaşılmasını istemiştir. … Geldiği günden beri ortaya koyduğu çalışmalar hükümet tarafından takdir edilmektedir. Bu ziyaret insani bir ziyarettir. … Bu çağrılara cevabımızın böyle olduğunu belirtmek isterim”. Oh ne ala..!

Hükümet sözcülüğünü o kadar benimsemiş ki, Diyanet İşleri Başkanı’nın istifası veya görevden alınması hakkındaki soruya, “Bu çağrılara cevabımız böyle” diye cevap veriyor, sanki çağrılar ‘partiye’ yapılmış.. Sanki atamasını ‘parti’ yapmış, görevden de parti alacak..?

Sorunun ‘Şeyh-ül İslam benzetmesi’ kısmına cevap bile vermiyor. Ama Kaşıkçı’nın katli hadisesine ilişkin soruya da ‘hükümet’ adına cevap vermekte tereddüt etmiyor: “Biz kimseyi suçlamıyoruz. Türkiye’nin bu konuda siyasi bir projesi yoktur” diyor. ‘Biz’ dediği ‘hükümet’ ve Cumhurbaşkanı..! ‘Türkiye’ dediği, Türkiye Cumhuriyeti.. Kendisi, parti sözcüsü..!

Sözcülerin kafaları çok karışık.. Belki de değil..? Beğenseniz de, beğenmeseniz de..

Şayet “Cumhurbaşkanımız bu görüşünün kamuoyuyla paylaşılmasını [benden] istedi” ifadesi bir dil sürçmesi değilse, Anayasa’da kimin kim olduğu ve kimin görevinin ve yetkisinin ne olduğu konusunda Başkan’ın da kafası karışık..

Belki de değil..! Bilmiyoruz..?

Ya bu soruları ilgisiz kişilere yönlendirenler derseniz, o da medyanın zavallı hali pür melali..

Hatırlar mısınız, birileri kafalarına taş düşmüş gibi “En doğru olanı Sayın Cumhurbaşkanı’nın yasal ve anayasal sınırlara çekilmesidir. Bu olmayacaksa, ikinci yol fiili duruma hukuki yol aranmasıdır” demiş, bu yollarla (!) Türkiye’deki fiili dayatmanın ‘çözüleceğini’ söylemişti.

Başkaları da, “Bu akıl dışı, ahlak dışı, hukuk dışı bir önermedir.. Koskoca devletin küstahça bir dayatmaya teslim olmasıdır. Anayasaya bugün uymayan, yarın da uymaz. Dayatmaların sonu gelmez, ama demokrasinin sonunu getirir” demişlerdi. İşte olan, ne yazık ki tam budur.

Uymadı, uymuyor.. Anayasadaki görev unvanını bile beğenmiyor..

Demokrasi, kurumları, kuralları, kültürü ile, ama önce onlara sahip çıkacak bir halkla yaşar..

Başka bir rejim dayatıyorlar, isteseniz de istemeseniz de..!

Or’da kimse var mı..? Sesimi duyan var mı?

Yazarın Diğer Yazıları