SON DAKİKA
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi Dersleri – “Demokrasi en kötü yönetim biçimidir…”

Demokrasiye ilişkin olarak, ilk bakışta çok aykırı görünen bu söz, Winston Churchill’indir. Ama, devamı da var: “..bugüne kadar denenen diğer bütün yönetim şekilleri hariç tutulursa..”

‘Halk(ın) idaresi’ anlamına gelen demokrasi, tarihte ilk kez, zamanımızdan iki bin yıl önce, M.Ö. 5. yüzyılda, Atina şehir devletinde görülmüştü. Esas olarak ‘eşitlik’ ve ‘özgürlüğe’ dayalı demokrasinin temel prensipleri, o zamandan bugüne aynı kalmış, öyle anlaşılmıştır.

Ancak Churchill’in de çarpıcı—ve doğru—olarak işaret ettiği gibi, demokrasi mükemmel olmaktan uzak bir ‘yönetim şeklidir’. ‘Çoğunluğun’ seçimlerine, tercihlerine dayalı olması demokrasinin hem en güçlü, hem de en zayıf tarafıdır.

Kökleşmiş demokrasilerde, ‘azınlık’ da, keyfiliğe, baskıya, siyasi sistemin yozlaşmasına, çoğunluğun tahakkümüne karşı başarıyla direnebilir. Ama özellikle yeni yeşeren demokrasilerde, ‘çoğunluk oyuyla’, çoğu kez oy vermeye bile gerek kalmadan—siyasi apati sonucu—demokrasi kendiliğinden ortadan kalkabilir, veya halk dalkavukları bunu kolayca başarırlar (!). Yani, yüzde 50+1’i bulup, ‘çoğunluk rejimi’ kurabilirsiniz. O zaman, demokrasinin Ruhuna Fatiha..

Demokrasi tartışmaları, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de—bizde daha çok sağırlar diyaloğu şeklinde—en azından XIX. yüzyılın ortalarından beri, sürmektedir. (Halk idaresi üzerine olan bu tartışmalarda ne yazık ki ‘halk’ yoktur, hiç olmamıştır.)

Ama, demokrasi bir yönetim şekli olmaktan çok, devlet yönetiminin dayandığı prensipler, yani siyasi rejimin karakteri olarak ele alındığında, bu prensipler üzerinde, tam bir mutabakat vardır. Bu mutabakat, esas olarak iki bin yıl önceki prensiplere dayanır: eşitlik ve özgürlük..

Elbette eşitlik ve özgürlüğün hayata geçirilişi, artık Atina’dakinden daha sağlam, insanlığın binlerce yıllık deneyimlerinden kaynaklanan, çok daha berrak kavramlara, kesin uygulama esaslarına dayanmaktadır. Bunlar; katılım, (siyasi) rekabet ve çoğulculuktur.

Bunların, birbirleriyle ve eşitlik ve özgürlük prensipleriyle olan karşılıklı etkileşim ve ilişkileri, kavramsal bir bütünün—DEMOKRASİNİN—birbirinden ayrılamaz parçaları oldukları, niçin böyle olduğu, ortalama bir zeka VE eğitime sahip herkes için çok açıktır.

Bir siyasi rejimin ‘demokrasi’ olarak anılabilmesi için üç koşul aranır:

  1. Devlet—veya hükümet—gücünü kullanan tüm ve her bir yönetim makamı için—muhtarlardan Cumhurbaşkanına kadar—vatandaşlar ve örgütlenmiş gruplar (siyasi partiler vd) arasında, önceden belirlenmiş standart aralıklarla (örneğin beş yılda bir), kaba güç veya şiddet kullanmaksızın yapılan anlamlı (göstermelik OLMAYAN) ve en geniş ölçüde rekabete dayalı, siyasi yarışlar (yani, özgür ve eşit seçimler),
  2. Liderlerin seçilmesi ve siyasetlerin—siyasi hareket tarzlarının—belirlenmesinde, en geniş ölçüde kapsayıcı, çoğulcu (çoğunlukçu DEĞİL..) siyasi katılım (yani, halkın bir seçimden diğerine kadar geçecek sürede DE yönetime ve denetime katılması),
  3. Eşit ve özgür koşullarda, siyasi rekabet ve çoğulcu katılıma imkan verecek seviyede temel hak ve özgürlükler—özellikle ifade, basın, örgüt kurma ve örgütlere katılma özgürlüğü.

Bu koşulların gerçekleşebilmesi için, Anayasa ile belirlenmiş siyasi sistemin; hesap verilebilirlik, şeffaflık, hukukun üstünlüğü—ve onun garantisi olan kuvvetler ayrımı—gibi mutlak ihtiyaçlara cevap vermesi, demokrasinin kalıcı olabilmesi için de sosyal yapının eşitlik ve özgürlük kavramlarını içselleştirmiş, siyasi hoşgörüyü ve uzlaşıyı benimsemiş olması gerekir.

‘Demokrasiler’, bu üç koşulun hayata geçirilmesindeki şekil ve öz, yani lafla sunulan sanallıkla, yaşanan gerçeklik arasındaki farklarla birbirlerinden ayrılırlar. Bizdeki bitmeyen tartışma ve kafa karışıklığı da buradan kaynaklanıyor, salt gerçeklik ‘önermeyle’ örtüşmüyor. “..demokrasimizle dimdik ayaktayız” önermesini duyan insanlar, ister istemez, “Hangi demokrasi, nerede, biz niçin göremiyoruz?” diye soruyorlar.

Türkiye’deki demokrasi tartışmaları 16 Nisan’daki şaibeli referandumdan beri, bu sefer ‘yabancıların’ da katılımıyla, yeni bir ivme ve içerik kazandı.

Artık iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı olan Tayyip Erdoğan, İngiliz Guardian gazetesinde, 15 Temmuz 2017 günü, kendi imzasıyla yayınlanan bir yazıda, Türkiye’de “Demokratik değerlerin savunulduğunu” vurguladı ve başarısız [15 Temmuz] darbe teşebbüsünün “demokrasi tarihinde bir dönüm noktası” ve “diktatörlerin yönetimi altında yaşayan bütün milletler için bir umut ve ilham kaynağı” olduğunu söyledi. (‘Allah söyletiyor’ derler ya..!) Ama, ne kendisinin ‘demokratik değerlerden’ ne anladığını açıkladı, ne de bu değerlerin—ona göre her ne iseler—nasıl savunuldukları konusuna açıklık getirdi.

Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da aynı gün, aynı gazetede keza kendi imzasıyla yayınlanan yazıda, [Türkiye’de] Demokrasinin neredeyse bir diktatörlüğe dönüştüğünü” vurguladıktan sonra, “AKP tarafından dayatılan siyasi sistemin, demokratik ülkelerdeki başkanlık sistemiyle hiçbir benzerliği olmadığını” söyledi. Ayrıca, [Ülke] nüfusunun yarısını ‘terörist’ olarak damgalayarak demokrasinin savunulamayacağını” ve “Tüm [devlet] gücünün, hiçbir denge ve denetleme olmaksızın tek kişiye teslim edilmesinin, demokrasinin en temel anlayışına aykırı olduğunu” ilave etti.

(Dilerim, Türkiye’de gazetecilik bir gün Guardian’ın yaptığının yapılabildiği bir yere, siyasi rejim de buna izin ve fırsat verecek gelişmişlik seviyesine ulaşır.)

Burada bir problemle karşı karşıya olduğumuz çok açık; hem Erdoğan’ın hem de Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin aynı anda ‘doğru’ ve ‘gerçeği yansıtıyor’ olmaları mümkün değil.. Biri doğru olmayan şeyler söylüyor; bilerek ya da ‘demokrasi’ cehaletinden..

Kendisini “Demokrasi ve hukuk devletinin garantisi” olarak sunan iktidar partisi genel başkanının karşısında, onu tam da demokrasi ve hukuk devletine ‘tehdit’ olarak gören bir muhalefet partisi genel başkanı var.. Bu çelişki, hangisine ‘inanmamız’—ve de güvenmemiz—gerektiği şeklindeki ikilemin son sahnesi, 16 Nisan referandumuna uzanıyor.

Referandumun hemen ertesi gün, bir aydır Türkiye’deki propaganda kampanyasını izlemekte olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ortak Referandum Gözlem Misyonu, ön bulgularını açıkladı ve oylamanın “eşit olmayan koşullarda gerçekleştiğini”, seçmenlere yeterli bilgi verilmediğini, muhalif seslerin [hükümet tarafından] kısıldığını, yasal çerçevenin “gerçekten demokratik bir referandum yapılabilmesi için yetersiz kaldığını”, yani ‘eşit’ ve ‘özgür’ olmadığını açıkladı. (Bu tespit ve gözlemler, 22 Haziran tarihli nihai ve kapsamlı raporda da teyit edilecekti.)

Ama, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü için, referandum “Türkiye’nin demokratik kültürünü güçlendirecek tarihi bir gün” idi. Ancak ‘demokratik’ kültürün güçlenmesiyle referandum arasındaki nedensel bağı açıkla(ya)madı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, aynı gün yaptığı konuşmada, “Menderesler demokrasi diye diye idam edildiler” diyerek her tarafa çekilebilecek—ve demokrasiye güvensizlik telkin eden—bir girişten sonra, AGİT’in tespitlerine, “Haddinizi bilin, … bu ülke Batı’nın hiç bir ülkesinde görülmeyen en demokratik seçimlerini gerçekleştirmiştir” diyerek karşı çıktı.

Dikkat buyurunuz: “Batı’nın hiçbir ülkesinde görülmeyen” en demokratik (!) seçimler!!

Ama, Gözlem Misyonunun tespit ve ‘gözlemlerine’ ilişkin tek bir karşı delil, görüş, bulgu açıklan(a)madı.

Her ne kadar, AKP Genel Başkanı Erdoğan, uzunca bir aradan sonra 30 Mayıs 2017 günü ilk kez katıldığı AKP Grup Toplantısında “Demokrasi tarihimizin rekoru olan bir evet sayısından” söz ettiyse de, sayılar elbette—yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi—tek başlarına demokrasi anlamına gelmiyor. Üstelik, şaibeli—Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle ‘gayri-meşru’—sonuç, hele de ‘ilan edilen’ kıl payı oran, pek de ‘rekor’ sayılamaz.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 25 Nisan 2017 günü, “ülkedeki demokratik kurumların işleyişinin ciddi şekilde bozulması”, “insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü” konularındaki endişeler, anayasa değişikliklerinin “demokrasinin temel ve ortak anlayışıyla” uyuşmadığı nedenleriyle, Türkiye için izleme sürecini yeniden başlattı. Bu karar, ki başka örneği yoktur, Türk demokrasisinin 2004 öncesine, hatta 1996’ya gerilediğini gösteriyor.

Dışişleri Bakanlığı, aynı gün, “Bu haksız kararı şiddetle kınadı”, ama O da, kararın niçin ve nasıl haksız olduğunu açıkla(ya)madı.

Erdoğan, iki gün sonra, “Avrupa Birliği başta olmak üzere, kimi kurum ve devletlerin … ülkemizin demokrasisini sorgulamasına izin vermeyiz” diyerek, tüm bu eleştirilere karşı çıktı—‘popüler’ siyasi literatürdeki ifadeyle racon kesti. O kadar..!

Öte yandan, “Yönetim sistemimizi değiştirmeyi başarmış olmamız, hem de yüzde 51’5 gibi bir oy alarak değişmesi … bugün ‘benim’ diyen ileri demokrasilerde görülmüş şey değildir” ifadesindeki mantık çarpıklığı ve gerçeklerden kopukluk da açıktır.

Sorun, neyin söylendiği kadar, ‘kimin’ söylediğiyle de ilgili..  

Erdoğan’ın, 1990’lı yıllarda kendi başlattığı, “Bu demokrasi amaç mı olacak, araç mı olacak” tartışmasında, “Demokrasinin hiçbir zaman amaç olamayacağını, ancak bir araç olduğunu” savunduğu biliniyor. Ona göre, “Demokrasi bir tramvaydır. Gittiğimiz yere [menzile] kadar gider, orada ineriz”. İşte tam da bu anlayış, demokrasinin temel zafiyetine işaret ediyor.

Erdoğan daha yakın bir zamanda, “Demokrasinin tarifini yeniden yaptıklarını” ifade etti, ama bunun ne anlama geldiğini, yani artık demokrasiyi bir amaç olarak mı görmeye başladığını hiçbir zaman açıklamadı. Bu hayati konuyu sürekli muğlak bırakıyor, ‘Bana güvenin, merak etmeyin’ demeye getiriyor. Keşke o kadar basit olsa, ama elbette değil..

Son olarak, Cumhurbaşkanlığında üçüncü yılını tamamlaması vesilesiyle TRT’ye (TRT, ‘devletin’ radyo ve televizyonu oluyor..) hazırlattığı ‘propaganda’ programında, ‘tespih koleksiyonundan, baca filtrelerine’, ‘saat ayarından, Katar krizine’, ‘Obama’dan, MİT’e’, ‘Saray’dan, torunlara’ kadar her konu ele alınmış.. Bir tek ‘demokrasi’ başlığı yok.. Ne de eşitlik ve özgürlükle ilgili herhangi bir başka başlık..! Bir saat kırk bir dakikalık ‘seyircili’ mülakatta, ‘demokrasi’ kelimesi bir kez geçiyor: sunucunun ezile büzüle sorduğu MİT sorusuna karşılık, “Parlamenter demokrasiden, başkanlık sistemine, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildiğini” anlatırken.. Ama, demokrasinin adı yok..!

Halbuki, darbe teşebbüsünün üzerinden bir hafta geçmeden, yabancı bir televizyona verdiği mülakatta, “Demokratik parlamenter sistemi muhafaza edeceğiz, hiçbir zaman ondan vazgeçmeyeceğiz” demişti. Buna rağmen aradan geçen bir yılda, nereden nereye geldiğimiz ortadadır.. Bu muğlaklık, belirsizlik ve tutarsızlıklar, doğal olarak endişe yaratıyor, yaratmalı da..

Her bir saniyesi planlanmış, sorular, cevaplar, notlar, repliklere kadar önceden hazırlanmış, fotoğrafları, video klipleri seçilmiş, prova edilmiş, brifingleri verilmiş, binlerce insan ‘alkışçı’olarak toplanmış, sunucu bir özel televizyondan ödünç alınmış, bir buçuk saati aşkın programda ‘demokrasi’ başlığının olmaması ‘unutkanlık’ olamaz.. Bu bilinçli bir kaçınma.. Pekiyi ama niçin..?

Saray’la ilgili olarak, üstüne basa basa, “Neler yapmak istediğimizin, nerelere varmak istediğimizin bir adımıdır. … Böyle bir değişimin adımlarını daha başbakanlığım döneminde atmıştık. Ama bunu da doğrusu kimseyle de paylaşmamıştık” diyor.  

Ya demokrasiden anladığı ama paylaşmadığı da, ‘eşitlik’ ve ‘özgürlükten’ başka bir şeyse..!

Dün fütursuzca, “Dünyanızı da, ahiretinizi de yakmayın” diyebilenler, bugün neredeyse gökyüzündeki yıldızları vaad edenler, yarın iş işten geçtikten sonra, ya yine, “Boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti” der, kendi anladığı ‘demokrasiyi’ dayatırsa..!

Türk demokrasi (!) tarihi, demokrasiyi katleden demokrasi kahramanlarıyla (!) ve onların sayısız kurbanlarıyla doludur. Bu meşum kısır döngü, bu utanç verici sarmal artık sona ermeli..

Demokrasinin evrensel anlamının yozlaştırılmasına seyirci kalmamalıyız..!

Yazarın Diğer Yazıları