SON DAKİKA
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi Dersleri

Demokrasi Dersleri

“Hem laik hem Müslüman olunmaaz, ya Müslüman olacaksın, ya laik..!”

Haldun Solmaztürk

Demokrasi laiklikten ibaret değildir. Ama, laiklik demokrasinin olmazsa olmaz kavramlarından biridir. Aynı zamanda da en çok tartışılanı.. Tarih boyunca, bütün dünyada, bizde de..

Laiklik esas olarak ‘fanilerin’ kanun yapıp yapamayacağıyla ilgilidir.

Atatürk’ün Meclis’teki bir görüşme sırasında, “Arkadaşlar, bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz, ben bu laikliğin manasını anlayamıyorum” diyen din adamı bir vekile “Adam olmak demektir hocam, adam olmak” dediği rivayet edilir. Herhalde bu 1921 Anayasası’nın 1’nci madde görüşmeleridir: ‘Madde 1- ‘Hakimiyet, bila kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir’. Takip eden madde de yürütme yanında ‘yasama’ yani kanun yapma yetkisini de ‘milletin yegane ve hakiki mümessili olan’ Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplamıştır.   

Bu ifadeler, o dönem, devrim niteliğindedirler. Kur-an’da birden fazla ayette, hüküm verenin “Yalnızca Allah” olduğu ve “Hükmüne kimseyi ortak etmeyeceği” açıkça belirtilmiştir. Demokrasilerde, parlamentoların yasama görevi, hiçbir şekilde ‘Allahın hükmünü’ gözden geçirme veya ortak olma anlamında değildir. Ama, laikleri, laik olmayanlardan, özellikle İslamcılardan ayıran da bu tartışma çizgisidir.

İslam bir din, ama İslamcılık katı bir siyasi ideolojidir. Bir Müslüman elbette demokrat olabilir (hatta, özellikle demokrattır), ama İslamcılık—ve İslamcılar—tarif olarak demokrasiyi reddeder. Bu tartışma İslam’a özgü veya Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerle de sınırlı değildir. Hristiyanlık’ta da, Musevilik’te de aynı tartışma vardır.  

Demokrasiler, ‘devlet yönetimini’, ki buna yasama da dahildir, Allah’ın (Yaratıcının) hükümleri, onun gönderdiği peygamber(ler)in söz ve davranışları, din ‘alimlerinin’, ulemanın yorumlarının dışında tutarlar. Bunları ne sorgular, ne tahrif eder, ne de yerine yeni hükümler koyarlar. Sadece ihtiyaç duyulan yasaları ‘demokratik süreçlerle’ oluştururlar.

‘Kanun ve yasa belirlemenin’ sadece Allah’a ait olduğuna inanan İslamcılar, fanilerin yasa yapmalarının ‘küfür’ hatta Allah’a baş kaldırmak olduğunu iddia ederler. Onlara göre tek ‘anayasa’ vardır, o da Kur-an’dır. Laiklik, yani Kur’-an ve Sünnet dışında kanun yapmak şirktir. Bir Müslüman ‘Ben laikliği benimsiyorum’ dediği andan itibaren ‘kafir’ olur.

‘İslamcılar’ yol ve yöntem olarak birbirlerinden ayrılırlarsa da, ulaşmak istedikleri ‘menzil’ aynıdır—Şeriat. Camianın içinden bir yorumcunun ifadesiyle ‘radikal’ İslamcılarla, ‘radikal olmayan’ İslamcılar arasında “[Sadece] Bir tık fark vardır”.

Türkiye’deki ‘laiklik-Müslümanlık’ tartışması, 1994 yılında, o zamanlar Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hem laik hem Müslüman olunmaaz, ya Müslüman olacaksın, ya laik” sözleriyle yeni bir boyut kazandı: “İkisi bir arada olduğunda adeta ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil bir arada olması. … Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bak..! Yalan..! Koskoca bir yalan.. … Maddede ve manada, egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır”.

Daha sonra da farklı zaman ve yerlerde tekrarlanan bu ifadeler tam olarak geleneksel ‘İslamcı’ ideolojiyi ve ‘din devletini’ tarif etmektedir. Burada, Müslümanlar için ve onlar ‘adına’ demokrasi (‘tramvay’ fonksiyonu hariç) tümüyle reddedilmektedir.

Erdoğan, daha yakın zamanlarda (Kasım 2016’da) “Değiştiğini” ve—demokrasi gibi—laikliğin de “Tanımını yeniden yaptıklarını” ifade etmiştir: “Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum. Din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. … Kişi laik olmaz. Devlet laik olur. … Bütün inanç gruplarına devlet eşit mesafede olur. … Bizim anlayışımız bu..”.

Laiklik elbette dinsizlik değildir. Ama bu ‘yeniden tarifin’, laiklik kavramının evrensel anlamıyla ilgisi olmadığı ve ‘fanilerin’ veya onlar adına parlamentoların ‘kanun yapma’ konusunu—akıllıca, hatta kurnazca—es geçtiği ve bu kavramı ‘din ve vicdan özgürlüğüne’ indirgediği açıktır. İç siyasetin ihtiyaçlarından kaynaklanan bu ‘münasip’ tarifin bile, pratikte hayata geçirilmesi, kolayca tahmin edilebilecek nedenlerle mümkün değildir.

Asıl sorun, laikliği dışlayan hatta ‘sapkınlık’ olarak sunan anlayışın, dünyevi ve uhrevi yetkiyi tek kişide toplayan bir siyasi rejim dışındaki her düzenlemeyi kesinlikle reddetmesindedir. Bu anlayışın, ‘fetva’ yetkisi yanında yürütme yetkisi de olan bir ‘halife’ ve şeriat düzeni, sonuçta bir ‘din devleti’ öngördüğü açıktır. ‘Seçilmiş’ parlamentolar, ancak danışma—meşveret—meclisi olabilirler.

Türkiye’de, demokratikleşme sürecine paralel olarak laiklik prensibinin hayata geçirilmesi çok sancılı olmuştur. Saltanat 1922 yılında kaldırılmış ve TBMM Osmanlı hanedanından Abdülmecit Efendi’yi halife ‘seçmiştir’. Ancak Halife-i Müslimin’in saltanat—yürütme yetkisi—hevesi, geniş çevrelerin bu yönde teşvikleri ve ‘eskiye’ dönüş umutları Cumhuriyetin ilanından sonra bile sona ermemiş, aksine artmıştır. Nihayet, 3 Mart 1924’te Halifelik de kaldırılmıştır. Aynı gün Şeriye ve Evkaf Vekaleti (ve bu bakanlığın yönettiği medreseler ve diğer ‘okullar’) kapatılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kabul edilmiştir. (Laiklik, temel bir ilke olarak Anayasa’ya ancak 1937 yılında girmiştir.)

1924 kararları içinde en kritik, orta direk niteliğinde olan Tevhid-i Tedrisat, yani öğretimin birleştirilmesidir. Bu nedenle, İslamcıların Cumhuriyete ve demokratik rejime—ve özgür ve uygar vatandaş yaratma amacına—karşı yürüttükleri ideolojik ve siyasi savaş, öncelikli ve ağırlık olarak öğretim sistemi üzerinden verilegelmiştir. Bugün de öyledir.

Geçtiğimiz Haziran (2017) ayında, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının, bayram namazını kılmak için Siirt’in Tillo ilçesini seçmeleri ve namaz sonrası yerel şıhlarla ve bir AKP Genel Başkan Yardımcısı ile birlikte saf tutmaları, dikkatleri ‘medreseleri’ ile tanınan bu İl’e çekmişti. Bu vesile ile, 2016 Ağustosunda Baykan ilçesinde yapılan bir ‘icazet törenindeki’ çarpıcı konuşmalar yanında, bu konuşmaları yapanların resmi kimlikleri de gündeme geldi.

Baykan’daki törende Ankara Büyükşehir Belediye’sinde ‘Daire Başkanı’ olan bir zat (Baykan Ankara’nın değil, Siirt’in ilçesidir.) icazet töreninin hem onur konuğu, hem de ev sahibi olarak konuşuyor ve “Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte maalesef medreselerimiz kapatılmıştır. Ama … Cumhuriyet kanunları, yani medreselerin kapatılmasıyla ilgili kanunlar … Doğu ve Güneydoğu’da kesinlikle muvaffak olamamışlardır. … Ve medrese tahsili aynen devam etmiştir” diyor. Aynı törende konuşan ilçe kaymakamı da, “Fen bilimleri, sosyal bilimlerde de bu çocuklarımızı [medrese öğrencilerini] yönlendirerek, onların kamunun farklı alanlarında da misyon ve görev almasını sağlayarak hizmet alanları genişletilebilir” diyor. Buradaki ‘misyonun’ ne menem bir misyon olduğunu tahmin etmek için alim olmaya gerek yok.. Bunu bir ‘kaymakam’ söylüyor.

Geçtiğimiz Eylül ayında da Hakkari’deki Ahmed-i Hani [!] Yatılı Erkek Hafızlık Kuran Kursu ‘icazet töreni’ basına yansıdı. Törene vali ve vali yardımcısı da katılıyor, diz çöküp oturuyor, konuşmalar yapıyor, hediyeler veriyorlar. 2014 yılından beri faaliyette olan ‘yatılı’ kursun 52 öğrencisi var. İki yıl süren ‘kurslara’, açıkça ilköğretim çağında olan, okula gitmesi gereken çocuklar da devam ediyorlar. İki yıl süreyle ‘yatılı kurs’ görüyorlar.

Türkiye’deki İmam Hatip Okulları (lise ve ortaokul olarak) sayısı 3500’ü, İlahiyat fakültelerinin sayısı ise 100’ü geçmiştir. Buralarda okuyan toplam öğrenci sayısı ise 1,5 milyona yakındır. Öyle ki, bu ‘plansız ve kontrolsuz’ artışı—ve de mezunlardaki ‘nitelik’ sorununu—Diyanet İşleri Başkanlığı bile ‘tehdit’ olarak görüyor. (Ama yine de İmam Hatip mezunlarının örgün eğitimde, giderek artan oranlarda ‘öğretmen’ olarak istihdam edilmeleri süreci de devam ediyor.)

Buna rağmen, bu okullar da yetmiyor, Diyanet’e bağlı veya ‘denetimindeki’ çeşitli statülerde 18.000’i aşkın Kuran Kursunda 1 milyonu aşkın öğrenci okuyor. Bunlar bilinenler.. Bu sözde ‘kursların’ önemli bir kısmı, yukarıdaki örneklerdeki gibi, esasen ‘medresedir’.

Bu medreseler, kurslar, okullar, 1924’te kapatılan—ama kapatılmayan—kurumların ihya edilmesidir. Birilerinin ‘reklam arası’, başkalarının ‘yeni devlet kuruyoruz’ dedikleri süreç işte böyle gerçekleşiyor. Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu yok sayan paralel (!) devletin ‘paralel eğitim sistemi’ böyle çalışıyor. Okul açıyor, öğrenci kaydediyor, yıllarca, yatılı ‘eğitim’ bile verebiliyor, her yıl milyonları mezun ediyor.. İcazet törenlerine ‘devletin’ valileri, kaymakamları katılıyor.. (Cumhurbaşkanı, “İmam hatipler ve ilahiyat fakülteleri, medrese geleneğinin birikimine henüz ulaşamadı” diyor.) Sonra da kamuda görev almalarını ve ‘misyon’ üstlenmelerini sağlıyorlar. Beğensek de beğenmesek de..!

Bu da yetmiyor, yıllardır ‘açıktan’ ama gözlerden saklı yürütülen ‘dini’ eğitim artık, ‘milli eğitim’ müfredatının bir parçası olarak, her bir eğitim ‘reformuyla’ biraz daha örgün eğitime de giriyor—girmektedir. Dogmatizmin hakim olduğu müfredatlarda, ‘laiklik’ kavramı açıkça, sistemli, sürekli ve bilinçli olarak yıpratılıyor. Bu müfredatlara hakim olan, hangi inançların ‘doğru’ ve hangilerinin ‘yanlış’ olduğuna ilişkin dersler—ve hükümler, “Devlet bütün inanç gruplarına eşit mesafede olur” gibi içi boş bir anlayışla bile bağdaştırılamaz.

Bir meczup (bunlardan çok var), “Demokrasiye [tramvaya] geçişten beri, safha, safha, safha kötülük azalmakta, iyilik çoğalmaktadır. İstediğimiz olmuş değildir. Yarı yoldayız. Hükümete niye şeriat ilan etmiyorsun diyemezsin. Vakti var. Her oluş bir zamana rehn olunmuştur. Sizin nesliniz İslamın mutlak galebesini, küfrün mutlak yıkılışını … göreceksiniz” diyor. Etrafında toplanmış, heyecanla “İnşallah” diyen gençler işte bu paralel ‘sistemin’ ürünleridirler.

Pekiyi, bu meczuplar, bugün, bu cüret ve cesareti, güveni nereden, kimlerden alıyorlar?  

Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2016 Sayıştay denetleme raporundaki tespitlerle yalın ve çarpıcı gerçekle bir kez daha yüzyüze geldik. Anlıyoruz ki, bakanlık ‘sanat, bilim, kültür ve spor faaliyeti’ kisvesi altında, eğitimi dinselleştirmek için büyük kaynaklar harcıyor veya özel okullara transfer ediyor, ama aktarılan ‘eğitim desteğini’ denetlemiyor bile.. Üstelik bakanlık, lise düzeyinde ‘özel’ okullaşmada hedef yüzde 6 iken, bu oranın niçin ve nasıl iki buçuk katına ulaşmış olduğuna makul bir açıklama getir(e)miyor..

İktidar partisinin Genel Başkanı, “Son dinin ve son Peygamberin bendeleri ve günümüzdeki hizmetkarları … gençler olarak, sadece bu milletin değil, tüm ümmetin de umudusunuz. … Ben İmam Hatiplilere Türkiye’yle birlikte tüm ümmetin, hatta tüm insanlığın geleceğini inşa etme vazifesinin verildiğine inanıyorum. [Kendisi de bu tarife giriyor] Her bir … kardeşimden bu şuurla çalışmasını, kendini yetiştirmesini, mücadele etmesini bekliyorum” diyor.

Burada tarif edilen mücadelenin ‘cihat’, hedefin de Türkiye Cumhuriyetini bırakın, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin de sınırlarını aşan, Şeriat’a dayalı bir dünya devleti olduğu açık değil mi? Bu ‘tanıdık’ misyonun ‘kimlere’ biçildiği de..! Bir tek ‘halifenin’ adı eksik.. Onu da Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin muhterem başkanından öğreniyoruz: “Recep Tayyip Erdoğan’a destek olmak ümmetin her ferdinin görevidir. Çünkü Sayın Erdoğan sadece Türkiye’nin değil, ümmetin lideridir” diyor.

Geriye, “zamana rehn olunmuş küfrün mutlak yıkılışının” ilanı vaktini beklemek kalıyor.

İslamcılardan, demokrasiyi geliştirmelerini beklemek, seraptan su ummaktan farksızdır. Aynı zamanda, hem İslamcı, hem de demokrat olunamayacağını, Türkiye ne yazık ki ancak yaşayarak—ve ağır bir bedel ödeyerek—öğreniyor.

İster ironi, ister trajikomedi deyin, yine de bu değerli demokrasi dersini bir İslamcıya borçluyuz.

Dileyelim ki, bu dersten ‘öğrenmiş’ olalım. Göreceğiz..

Yazarın Diğer Yazıları