Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Demokrasi Bir Başka Bahara II

Her ciddi mücadele, başarı için, iyi bir ‘oyun planı’ gerektirir. Askerlikte ‘iyi’ plan, en basit, uygulanabilir ve vazifeyi ‘başaran’ plandır. Vazife denen şey, hedef ve bundan güdülen maksattır. Maksat kayıpsa, hedef de kayıptır, başarı da..!

İyi plan, alternatif hareket tarzlarının—satranç oynar gibi—ayrıntılı muhakemesine dayanır. Ama önce hasmınızı, elindeki imkan ve kabiliyetleri, muharebe sahasını tanımanız, onun beynine girmeniz—oyun planını anlamanız—gerekir. Yoksa yanlış kararlar verirsiniz..

Hiç kimse ‘yenilmez’ değildir. Mutlaka Aşil’in topuğu gibi bir zayıf noktası vardır. Sizin de öyle. Kendi zayıf noktanızı korurken, hasmınızınkine yönelmelisiniz, yoksa kaybedersiniz.

Bu yüzden, savaşı kazanmak için, doğru kararlara, iyi planlamaya, etkin sevk ve idareye, yani iyi komutanlara, yetkin karargahlara ve liderlere ihtiyaç vardır.

Ve nihayet, ‘siyaset’ ve stratejik planlama yetersizse, fedakarca savaşan bir orduyla bazı muharebeleri kazansanız da savaşı mutlaka kaybedersiniz.. 1918’deki Osmanlı gibi..

Muhalefet, 24 Haziran ‘savaşına’, doğru durum muhakemesi yapmadan, kendini ve hasmını tanımadan, yanlık kararlar, yanlış—maksadı ve hedefi belirsiz—planlama, kötü bir siyaset, kötü bir strateji, yetersiz karargah ve komutanlarla girdi. Sonuçta, hatalar açıkça görülmesine rağmen, tedbir de alın(a)madı. Bazı önemli taktik başarılara karşın, savaş kaybedildi.

Yeni bir ‘savaş’ kapıdayken, bu yenilgiden doğru, anlamlı dersler çıkartmak gerekiyor.

Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde, Tayyip Erdoğan, % 51’le seçilmişti. Haziran 2015 seçimlerinde, AKP %40’ta kaldı, ama Erdoğan ve AKP’nin—Anayasa’yı açıkça ihlal ederek—dayattığı Kasım 2015 ‘yenileme’ seçimlerinde AKP %49 aldı. 16 Nisan anayasa referandumu sonuçları, Yüksek Seçim Kurulu tarafından %51 ‘Evet’, %49 ‘Hayır’ olarak ilan edildi. (Yapılan ‘tam kanunsuzluk’ hali, ama bu yazının konusu değil.)

‘Erdoğancıların’ %48-52 bandına yerleştiğini ve seçimlerin bıçak sırtında olduğunu görmek için siyaset dehası olmaya ihtiyaç yok.. Nitekim, son seçimlerdeki AKP ve MHP’nin oy oranları toplamı (%53) da, Erdoğan’a verilen oy oranı (52) da bununla örtüşüyor.

Muhalefet ‘başlangıçta’ %51’e ulaşmak maksadıyla, ‘dindar/muhafazakar’ tabandandan—7 Haziran 2015’te olduğu gibi—%5-10 oranında oyu ‘demokrasiye’ çekmeyi hedefliyor. Buraya kadar sorun yok. Ama, ‘hangi profildeki’ seçmen grubunun hedefleneceği ve bu grubun ‘nasıl’ kazanılacağı, yani muhalefetin seçim ‘planı’ belirleyici olacak..

Bu yapılamıyor.. Tam aksine, zaten hassas olan bu grup daha da ürkütülüyor.. Muhasım strateji hiç okunamıyor. Maksat ve hedef şaşıyor.. Yanlış kararlar veriliyor ve kaybediliyor..

Türk halkının %47’si kendisini dindar veya muhafazakar olarak tarif ediyor. (Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması, Kadir Has Üniversitesi, Ocak 2018.) ‘Meclis ve seçimlerle uğraşmak zorunda olmayan güçlü bir liderin’ yönetimini [demokrasiye] tercih edenlerin oranı %49. Ülkeyi ‘ordunun’ yönetmesine olumlu bakanların oranı ise %27. Yani, her dört kişiden biri ‘askeri yönetimi’ tercih ediyor. ‘Cevap yok’ ve ‘Bilmiyorum’ diyenler de alındığında, 10 kişiden dördü orduya—güce—sıcak bakıyor. (Dünya Değerler Araştırması, WVS 2010-2014)

‘Kanunların dini yetkililer [ulema] tarafından [dine uygunluk açısından] onaylanmalarını, demokrasinin temel özelliklerinden biri’ olarak görenlerin oranı—değişen ağırlıklarda—toplamda %79. (Bu önermeyi reddenlerin oranı ise sadece %18.) “Bilimle din çatıştığında, her zaman dinin söylediği doğrudur” önermesini benimseyenlerin oranı da %70.

Çarpıcı ama gerçek.. Türk halkı, ağırlıklı olarak çok dindar—ve güçlü lider istiyor.. Demokrasi kaygısı hemen hiç yok. Aslında demokrasiyi pek de tanımıyor. (Bu sadece AKP/MHP tabanıyla sınırlı değil..) Ve, çok korkuyor.

İşsizlik ve hayat pahalılığını en önemli sorun olarak görenlerin toplam oranı sadece %30. Ama ‘terör’ ve FETÖ’yü ‘tehdit’ olarak görenlerin oranı %47. (Hak ve özgürlükler, Kürt sorunu, yolsuzlukları, her dört kişiden üçü zaten sorun olarak bile görmüyor.) Erdoğan—ve AKP—seçim stratejisini tam da bu ‘korku’ üzerine kuruyor.

Herşeyden, dış mihrakları, onlarla işbirliği yapan (!) muhalefeti ve terör örgütlerini sorumlu tutuyor.. Kendisini bütün bunların müsebbibi değil, tam aksine tek ve mutlak kurtarıcı (!) olarak gösteriyor—sanki 16 yıldır iktidarda değil, muhalefetteymiş gibi.. Devlet olanakları ve medya kontroluyla bunu pazarlıyor. MHP’nin AKP’ye katılması, elini daha da güçlendiriyor.

Bu strateji tutuyor, ama yine de erime var.. Çünkü ekonomi çok bozuk, terör—ve asayiş sorunu—çok gerçek, dış politika tam bir sorunlar yumağı. Türk lirası eriyor, enflasyon yükseliyor, gelir dağılımı her geçen gün daha da bozuluyor, insanlar kötü yönetimin yakıcı acısını derinden hissediyorlar. ‘Sosyal adalet’ arayışı tabana yayılıyor. Başka herhangi bir ülkede, böyle bir iktidar bir gün bile görevde kalamaz.

Ama, AKP tabanını oluşturan büyük çoğunluk yine de davaya sadakat ve lidere teslimiyeti sürdürüyor. Osmanlı’yı, saltanatı, hilafeti özlüyor ve Cumhuriyet’le özdeşleşen her şeyden, demokrasiden—özellikle de laiklikten—nefret ediyorlar. “Burada kürtaj [röportaj] yapıyoruz. Hainler ne yaptı? Osmanlı’dan sonra, bir çivi çakmadılar” tiplemesindeki söylemi canı gönülden satın alanlar bu gruptakiler.. Bunlara ulaşmak çok, çok zor.. Ayrıca, tamamen duygusal (!) nedenlerle ‘düzene’ bağlı olan veya Reis’e ‘karşı’ görünmekten korkanlar var.

Ancak, AKP tabanında %5-10 gibi bir kesim, iktidarın kötü yönetiminin, basiretsiz kararların, devlete hakim yozlaşmış kültürün farkında, ülkeye verilen kalıcı zararların bilincinde. Bunlar, eğitimli, dünyayı tanıyor, seyahat ediyor, tatile çıkıyor, internet kullanıyor, düzenli kitap, gazete okuyorlar.. Mensubu oldukları sosyal gruptan ayrı, modern kişilikleri var. Samimi, ciddi kaygıları var. Genel seçmen tabanı içinde %3-5 civarında olan bu grup bir ışık bekliyor.. Başarılabilse, bu azınlık demokrasiye kazanılabilse, uğursuz döngü kırılabilecek..

Bu insanlar İslamcı değil, Müslüman—‘ılımlı’ falan değil, gerçek Müslüman, inanan..

Temel sorunun ‘kötü yönetim’ olduğunu, iktidarın denetlenemediğini, şeffaflığın olmadığını, hesap sorulamadığını, kurumların içinin boşaltıldığını, kanun-kural kalmadığını, Anayasa’nın fiilen askıya alındığını, ‘polis devletini’ görüyorlar, yaşıyorlar. Çarenin ‘tek adamda’ değil, demokraside olduğunu biliyorlar. Güven, tutunacak bir dal arıyorlar. Bu yapıl(a)mıyor..

Devasa yolsuzluk hikayeleri bütün dünyada efsane (!) olmuş, anlatılıyor. Ülkenin yolsuzluk notu 10 üzerinden 4.. Yoksulluk ha keza.. Ülke iflas noktasına gelmiş.. Zengin daha da zengin olurken, fakir daha da fakirleşiyor.. Türkiye artık ‘özgür olmayan ülke’ statüsünde.. Medyası da, interneti de artık özgür değil.. Hukukun üstünlüğünde dünyada 113 ülke arasında 101. sırada, ama sahte ve yanıltıcı haberde dünya şampiyonu !..

Aşil’in sadece topuğuna değil, vücuduna su değmemiş.. Ama bir ‘kemankeş’ bulunamıyor..! Üstelik Hünkar sefere katılmamış, Payitaht’ta kalmış. Seferin başındaki Vezir’i Azam’ın diğer vezirlerle, beylerbeyleri ve sancakbeyleriyle arası pek de iyi değil, zaten meşveret yapsa da laf dinlemiyor.. Müttefik ‘hanlardan’ çok şey bekleniyor, ama hemen hiçbir destek verilmiyor.

Sanki Viyana 1683..

Muhalefet, başlangıçta, baskın seçim kararının şokunu atlattıktan sonra, akılcı adımlarla inisiyatifi ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Milliyetçi, muhafazakar, özde demokrat ‘gruba’ güven verebilecek, görünüşte başarılı bir ‘ittifaka’ gidiliyor. Fakat böyle bir maksat ve hedef gerçekten var mıydı, o meçhul..

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun ‘5Y ile mücadele, 5A’dan asla ayrılmama’ sloganı akılda kalıcı, sağduyuya, akla ve gönüllere hitap eden, güçlü bir slogan. İttifakın ‘ortak’ sloganı olarak benimsenebilirdi—bulunabiliyorsa daha iyisi bulunurdu. Hedef tabandan ‘Müslüman’ kimliğiyle gelip ‘demokrasi’ ittifakına katılan Karamollaoğlu’nun “Biz İslamcı değiliz, biz Müslümanız. Bütün insanlığın hayrı için çalışırız” ifadesi yalnız Türk siyasi tarihinde değil, tüm İslam coğrafyası tarihinde de ilk. Devrim niteliğinde..!

Karamollaoğlu, aslında demokrasinin en anlaşılır—anlaşılması ve anlatılması gereken—içinde bulunulan sosyo-politik ortamdaki ideal tarifini yapıyor. Bu beyanın anlamı, kritik önemi, değeri kavranamıyor, anlatıl(a)mıyor, hem de hiç..! Hala da anlaşılabilmiş değil.

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, mücadeleci ‘kadın’ imajı yanında, devlet aklını, devlet ciddiyetini, devlet birikimini temsil ediyor. Partinin lider kadrosu bir taraftan terörle ciddi mücadelenin, öte taraftan Kürtlerle PKK’yı—ve HDP’yi—ayrı tutmanın garantisi.. İyi Parti, iktidarın sistematik, etkili ‘FETÖ’cü saldırılarıyla başbaşa bırakılıyor.

‘İttifak’, CHP’ye oy verme ihtimali sıfıra yakın olan kritik seçmenle, sandığa gitmeyenleri kazanmanın yegane yolu olarak, doğru karar.. Ama anlaşılıyor ki ‘maksat’ kayıpmış.. Samimi bir ortaklık görüntüsü verilemiyor, ortak bir deklarasyon üzerinde bile anlaşılamıyor, ‘ittifak’ inandırıcı olmuyor. Ortak bir dil bile geliştiremediğiniz’ ittifaka’ seçmenin oy vermesini nasıl bekleyebilirsiniz? Nitekim vermiyor.. Anlamsız bir HDP’yle içiçe olma görüntüsü, muğlak ‘Kürt meselesi’ söylemi, amatör propaganda dili ve akıl almaz gaflarla, birlikte olmaktan ‘utanan’ sözde müttefikler görüntüsüyle kazanılmak istenen (!) kritik grup hepten ürkütülüyor.

Erdoğan bir kez daha, seçmeni kimlikler üzerinden kutuplaştırma ve bu sayede seçimi, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı—böyle bir ittifak fiilde yok—arasında değil, AKP-MHP ile CHP arasında bir tercihe indirgeme altın fırsatını buluyor—hediye ediliyor..

Başlangıçta ılımlı, polemik ve çatışmadan kaçınan bir dil ve üslupla, insanların aklına, sağ duyusuna hitap eden söylemlere ağırlık veriliyor, ama sürdürülemiyor. Aslında, ‘Yaparsa Ak Parti yapar’ sloganı, 16 yıldır iktidarda olan bir partiye karşı kullanılabilecek ideal bir fırsat sunuyor. Ama ‘Ne yaptıklarını’ anlatan yok.. Erdoğan’ın yönetim, devlet, siyasi meşruiyet, hukuka saygı anlayışı, liderlik ve yönetme zafiyetleri, icraatı hedef alınacağına, tartışma ‘Onu dediydi, bunu demediydi’ dedikodusuna, ‘kek’ ve Tatar Böreği mugalatasına kadar düşüyor.

İnisiyatif ve psikolojik üstünlük bir kere AKP’ye geçtikten sonra, buna tedbir getirilemiyor.. Ya da bu görül(e)miyor..? Belki de meydanların doluyor olmasıyla avunuluyor, sosyal medyadaki heyecan dalgası üzerinde havalanılıyor.. Hedef ve maksat unutuluyor.. “Sadece kendi mahallemize seslenerek, birbirimizi gaza getiren bir çalışma üslubu yerine, karşı mahalleden oy isteyen, onlara hitap eden ve partimize oy vermeyen seçmene hitap edecek bir dil ve çalışma yöntemi benimseyeceğiz” diyorlar ya, işte öyle.. Toydan sonra nağara..!

Sonuçta, Türkiye Cumhuriyeti’nin—1950 seçimlerinden sonra—en kritik ikinci seçimini, iktidar kazanamıyor, ama muhalefet kaybediyor.. Rejim değişiyor–değiştiriliyor..

Şimdi önümüzdeki maçlara odaklanmak gerekiyor, ama önce yapılması gerekenler var..

CHP Millet İtifakı içinde hakim partiydi. Diğer partiler vahim hataları ve gidişatı görüp zamanında uyardılar mı, uyardılarsa kimleri, nasıl uyardılar, bilmiyoruz. Sonuç ortadadır.

İyi Parti ve Saadet Partisi mevcut yönetimleriyle devam kararı aldılar. Ama CHP’de kazan, daha seçimler bitmeden kaynamaya başladı. CHP’de bir dönüşüm mutlaka gerekli.. Ama bu bir lider, tek adam sorunu değil.. Kılıçdaroğlu ve—bazılarının ‘polit büro’ dediği—ekibinin gitmesiyle, veya İnce’nin gelmesiyle çözülebilecek bir sorun değil.. Çok daha derin, karmaşık, hayati..

“Genel Başkanımızın yıllardır dile getirdiği örgüt reformu” önemli.. Ama önce, hem Kılıçdaroğlu ve Genel Merkez ekibinin, hem de “Sen onursal başkan ol, ben de genel başkan olayım” deyip kendini daha soluklanmadan, ayağının tozuyla tekrar yollara atan İnce’nin seçim sürecindeki performanslarının, somut ve gerçekçi değerlendirmesini yapmak gerekir..

Kapsamlı, dürüst, katılımcı, şeffaf bir muhasebeye ve muhakemeye mutlak ihtiyaç var..

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları