Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Cumhurbaşkanı-V: ‘Frank-Walter Steinmeier & İlk konuşması’

Almanya, Eylül 2017’deki genel seçimlerden sonra siyasi tarihindeki en ciddi ve en uzun süreli hükümet kurma krizi içine girdi.

Angela Merkel 12 yıldan beri Alman siyasetinde kilit konumdaydı. Son dört yıldır da, başında olduğu Hristiyan Demokrat Birlik (CDU)/Sosyal Demokrat Parti (SPD) koalisyonu ülkeyi yönetiyordu. CDU Eylül 2017 seçimlerinden birinci parti olarak çıkmış olmasına rağmen, parlamentoda hükümet kurmasına imkan verecek çoğunluğu sağlayamadı, %32.9’da kaldı. SPD de %20.5’te.. Liberal Özgür Demokratlar (FDP) %10.7, aşırı sağ Almanya İçin Alternatif (AfD) %12.6 oy oranlarıyla seçimden ‘zaferle’ çıktılar. Aşırı sol Die Linke ve Yeşiller %9’larda kaldılar.

Merkel’in hükümet kurmak için yine bir koalisyona ihtiyacı vardı. Ama FDP, Merkel’in Hristiyan Demokratlarıyla olan 2009-2013 koalisyon döneminde oy kaybetmiş olmaları nedeniyle isteksizdi. 2013’ten beri koalisyon ortağı olan SPD de aynı nedenle isteksizdi. (Onlar da 2005’te aldıkları %34’ten, 2017’de %20’ye gerilemişlerdi.) “Merkel’in yolda kayan, patinaj yapan arabasına [benzetmek gibi olmasın] yedek lastik olmayacaklarını” ifade ettiler.

Merkel önce FDP ve Yeşillerle üçlü koalisyonu denedi, ama bir ay kadar süren görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı. Hükümet krizi böyle geldi. Ya, tekrar Sosyal Demokratlarla koalisyona gidilecek, ya azınlık hükümeti kurulacak, ya da yeniden seçimlere gidilecekti.

Almanya’da siyasi istikrarsızlık dönemleri, azınlık hükümetleri, sık sık erken seçimler nadiren görülür. Ülkede genel olarak siyasi istikrar ve uzlaşma hakimdir. Bu yüzden yaklaşık bir ay süren koalisyon görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması sıra dışıydı ve endişe yarattı. Sosyal Demokratların—ve çiçeği burnunda liderleri, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Shultz’un—seçimlerdeki hayal kırıklığının verdiği moral bozukluğuyla ‘muhalefette kalmakta’ ısrar etmeleri endişeyi artırdı ve krizi derinleştirdi. Endişenin temelinde Almanya İçin Alternatif Partisi’nin yükselişi ve yeni bir seçime gidilmesi halinde oylarını daha da artırma ihtimali vardı.

Ülkeyi bu krizden çıkartan Sosyal Demokrat Parti kökenli Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier oldu.

Almanya cumhurbaşkanları beş yıllığına, Federal Meclis ve eyalet meclislerinden gelen üyelerin oluşturduğu 1260 üyeli bir ‘Federal Konvansiyon’ tarafından seçilirler ve görevleri esas olarak temsil ve protokolle sınırlıdır. Siyasi yetkileri ise semboliktir. Güncel siyasi tartışmaların dışında ve partiler-üstü kalmak, tarafsız olmakla yükümlüdürler. (Bizde de öyleydi. Anayasa’ya göre hala öyle, ama aldıran yok..)

Steinmeier, önce bir televizyon konuşmasıyla tüm partilere, en başta da kendi partisi SPD’ye sorumluluklarını hatırlattı. “Seçmenlerin size verdiği en önemli görev hükümet kurmaktır” dedi.. (Sonuçları beğenmeyince keyfine göre “Seçimleri yenileyenlerin” kulaklarına küpe olsun.) Ama Martin Schultz yine de muhalefette kalmakta ısrar etti, belirsizlik daha da arttı. Elbette AfD bu süreçte ellerini oğuşturuyordu.

Steinmeier, tüm partilerle tek tek konuştu. Dışişleri deneyiminden gelen ‘diplomatik’ yeteneklerini de kullanarak onları uzlaşmaya ve Almanya’nın yüksek çıkarları için basit parti ve kişisel çıkar hesaplarından uzak durmaya davet etti. Sonunda SPD kökenli Steinmeier, SPD liderliğini fikrini değiştirmeye ve CDU ile ‘Büyük Koalisyona’ ikna etti.

İnsanın aklına ister istemez, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, AKP kökenli, Anayasa’ya göre ‘tarafsız’ kalmak için yemin etmiş Cumhurbaşkanı’nın, kurulması mümkün ve muhtemel olan AKP-CHP ‘Büyük Koalisyon’ görüşmelerini baltalamak ve uzlaşmayı engellemek için devreye girmesi ve sonrasında Anayasa’yı ikinci kez ihlal ederek, ana muhalefet partisi liderine hükümeti kurma görevini vermemesi geliyor.

CDU-SPD koalisyon kararı, yine de kolay alınmadı. Koalisyon protokolu 179 sayfa.. SPD liderleri tüm ülkeyi dolaşarak üyelerine protokolu anlattılar, ilk kararlarını niçin değiştirdiklerini açıkladılar. Bu arada, parti lideri Martin Schultz—koalisyona ‘şahsi ikbali’ için razı olmadığını göstermek üzere—parti liderliği görevinden istifa etmek ve hükümette görev (bakanlık) almayacağını açıklamak zorunda kaldı. SPD koalisyon kararını, ülke çapında 464.000 üyesinin onayına sundu. Oylamaya SPD üyelerinin %78’i katıldı, katılanların %66’sı CDU ile ‘Büyük Koalisyona’ devamı onayladı ve yeni Alman hükümeti altı ay sonra da olsa kurulabildi. Demokrasi böyle bir şey..!

Frank-Walter Steinmeier 1956 doğumlu. Fakir bir aileden geliyor, bir marangozun oğlu.. Nereden geldiğini hiç unutmamış, kendisi ve ailesi sade, mütevazi bir hayat sürmüş. Ama kendisini yetiştirmiş, hukuk doktoru diploması var.. Doktora araştırmasını ‘Devletin evsizliği nasıl önleyebileceği’ üzerine yapmış.. 1991’den itibaren devlette çalışmış ve ‘devleti’ öğrenmiş. Gerhard Schröder’in başbakanlık dönemlerinde (1998-2005) güvenilir bir danışman ve çalışma arkadaşı olarak yakınında bulunmuş, Almanya’nın—Fransa ve Rusya ile birlikte—ABD’nin Irak’ı işgaline karşı çıkmasında kilit rol oynamış.

Steinmeier, Angela Merkel başkanlığındaki Hristiyan Demokratik Birlik (CDU-CSU)-SPD ‘Büyük Koalisyon’ hükümetlerinde dışişleri bakanı (2005-2007 ve 2013-2017) ve başbakan yardımcısı (2007-2009) oldu. 2007 yılında aynı zamanda AB Konseyi Başkanlığı da yaptı. (O zamanlar hala dönüşümlüydü.)

2010 yılında, böbrek hastası olan eşine kendi böbreğini vermek üzere, parti liderliğinden ayrıldı ve siyasete bir süre ara verdi. (Önce ‘insan’ olmadan, iyi siyasetçi olunamıyor. Devlet adamı hiç olunmuyor..)

Şubat 2017’de, ABD Başkanı Trump’ın görevi devraldığı bir dönemde ‘Trump’ın zıttı’ söylemiyle sempati topladı ve cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı olarak göreve başladığı 22 Mart 2017 günü yaptığı ilk konuşma demokrasi tarihine güzel bir ders olarak geçti. Herkese ‘cumhurbaşkanlarının’ asli görevlerinin ne olduğunu hatırlattı:

“Federal Cumhurbaşkanı’nın anayasadaki görevlerinin neler olduğunu hala bilmeyen birileri varsa … [görevim] ülkemizin birliğini, toplumumuzda ve [aynı zamanda] bütün dünyada saygı duyulan değerleri—özgürlük ve demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları—temsil etmek, onları yüceltmek, geliştirmektir” dedi.

Almanya’nın yeni cumhurbaşkanı bu ilk konuşmasında, şaşırtıcı bir şekilde, bir yabancı ülkeye özel yer ayırdı. Buraya, Steinmeier’in konuşmasında Türkiye’ye ayırdığı uzun bölümün, bütünlüğünü bozmamak üzere tam tercümesini koyuyorum:

“Birçok insan merak ediyor: Demokrasinin temelleri ne kadar sağlam? Batı’nın bir model olarak bir geleceği var mı? Avrupa nereye gidiyor? Şu anda Fransa’da, Rusya’da ve ABD’deki seçimlere—fakat özellikle de Türkiye’ye bakıyoruz. Türkiye için ve ayrıca Türkiye’nin bizimle ilişkileri açısından büyük riskler, endişeler var. Acele bir karar vermemeye çalışıyoruz. Otuz yıl önce Türkiye’ye seyahat edenler az gelişmiş bir ülke görüyorlardı. İnsanlar yoksuldu ve milyonlarcası Avrupa’da iş aramak için vatanlarını terk ettiler. Bugün, Türkiye [çok] farklı bir ülke. Bir ekonomik kalkınma, reform ve—sanıyorum kimse itiraz etmeyecektir—Avrupa’yla yakınlaşma süreci geçirdi. Biz Almanlar tüm bunları gördük ve destekledik. Hatta, Türkiye yirmi yıl boyunca bu yolu katederken çok özel bir yakınlık hissettik—[elbette] Almanya’da yaşayan ve çalışan ve bu ülkeyi evi bilen Türk kökenli pek çok insanın da bunda rolü vardır.

Böyle bir gerçeklikte, bugünün Türkiye’sine kibir veya küçümseme ile yaklaşmıyoruz. Türkiye’nin Irak ve Suriye gibi başlıca kriz bölgelerinin yakınında olduğunun, [zor] durumunun farkındayız. Geçen yaz gerçekleşen askeri darbe teşebbüsünü kınıyoruz. Ancak, yıllardır [özenle] inşa edilen her şeyin çökmekte olduğunu da endişeyle izliyoruz. Çağrımın sebebi bu endişedir: Cumhurbaşkanı Erdoğan, başkalarıyla birlikte, [ama] bizzat siz, inşa ettiğiniz [her şeyi] tehlikeye atmayın! Açık yumuşama ve uzlaşma işaretlerinden memnuniyet duyuyoruz. Ama, ağıza alınamaz Nazi mukayeselerine [artık] son verin. Bizim gibi—Türkiye ile ortak, dost olmak isteyenlerle—olan bağları kopartmayın! Hukukun üstünlüğüne, medyanın ve gazetecilerin özgürlüğüne saygı gösterin! Ve Deniz Yücel’i serbest bırakın!” (Deniz Yücel, hakkında iddianame bile hazırlanmaksızın 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra, iddianamenin mahkemeye sunulduğu gün—mahkemeye bile çıkarılmaksızın—serbest bırakıldı ve hemen Almanya’ya gitti. İddianamede ‘Örgüt üyeliği’ ve ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlarından 4 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası istenmişti.)

Steinmeier’in konuşmasının devamı tümüyle, Avrupa’da ve bütün dünyada yükselmekte olan ‘demokrasi’ düşmanı, popülist otokratların temsil ettiği büyük tehlikeye dikkat çekmeye adanmıştı:

“Bir adada yaşamıyoruz. Dünyadaki eğilimler bizi de etkiliyor. Liberal demokrasi, radikalizmin, terörizmin—bütün dünyada—güce doymayan otokratların ağır saldırısı altında.. Özgür sivil toplumun nefes alması giderek zorlaşıyor. Ama bir de madalyonun öteki tarafı var ki o da içeriden gelen, kayıtsızlık, atalet ve ilgisizliğin yol açtığı aşınmadır. Parlamentoları ve demokratik kurumları, siyasi çözümlerin elde edileceği yerler olarak görmeyen, onlara zaman israfı olarak bakanlardan gelen güçlü bir tehdit var. Halk dalkavukları, her tipte bir çok düşman yaratarak kamuoyundaki çatışmayı körüklüyorlar. İnsanları sözde ‘müesses nizama’ karşı mücadeleye katılmaya teşvik ediyor ve onun yıkılmasından sonra parlak bir gelecek vaat ediyorlar. … Demokrasi hakkında sadece konuşmak yetmiyor, [Nazi Almanyası’ndan sonra] bir kez daha onu korumak için eyleme geçmeyi öğrenmeliyiz. Bu, başarmamız gereken bir görev.. Fakat toplumun bu konularda ciddi bir tartışmaya ihtiyacı var. Bu tartışmayı [biz] yapmazsak, o zaman her tipten popülist demagoglar ‘tartışmayı’ demokrasiye karşı kullanacaklar. Bu nedenle, hepimiz üstümüze düşeni yapmak zorundayız. Bir demokratik tartışma kültürüne bu yüzden ihtiyacımız var.”

Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in konuşmasında beni en fazla etkileyen, eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’den aktardığı şu kısa hikaye oldu.

“Törenden sonra, küçük bir öğrenci grubuyla ayakta sohbet ediyorduk. Genç bir kadın, ‘Peres, gelecekte bizi ne bekliyor?’ diye sordu.

Şimon Peres, uzun bir cevap vermek yerine, bir hikaye anlattı.

‘Gelecek, iki kurt arasında bir dövüş gibidir. Kurtlardan biri kötüdür, şiddeti, korkuyu ve baskıyı temsil eder. Diğeri iyidir, barışı, umudu ve adaleti temsil eder.’

Genç kadın hayranlık dolu bakışlarla dinledi ve merakla sordu: ‘Yani, hangisi kazanacak?’

Peres gülümsedi ve şöyle dedi: Siz hangisini beslerseniz..!

Evet, SİZ hangisini beslerseniz, O kazanacak..! Diğeri kaybedecek..

Devam edecek..

 

Yazarın Diğer Yazıları