Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

‘Birlik ruhu’

Asker ve Savaş-IV

‘Birlik ruhu’

Birlik ruhu, bir askerin, silah arkadaşlarına ve sıralı komutanlarına sevgi ve saygı duyması, güvenmesi, ‘birliği için’ sorumluluk ve—ölümü göze almak dahil—fedakarlık duyguları geliştirmesi halidir. ‘Asker’ böylece birliğin kimliğiyle özdeşleşir, gurur duyar. Birlik ruhunun yaratılması, kökleştirilmesi ve sürekli beslenmesi bir komutanlık fonksiyonudur. ‘Birlik ruhu’ güç koşullarda, ateş altında, nihai olarak da esarette test edilir.

Eldeki imkanlar ve içinde bulunulan koşullar çerçevesinde, elden gelen her şey yapıldıktan sonra da görevin başarılması mümkün olmadığında, düşmanla teması kesmek, geri çekilmek ve müteakip harekat için muharebe gücünü muhafaza etmek askerliğin gereğidir. Bu her zaman mümkün olmaz ve bazı askerler esir düşebilirler. Esaret, bir asker için en zor görevdir. Kore Türk Tugayı, bu anlamda da, sıra dışı bir başarı göstermiştir.

Kore Türk Tugayı’nın muharebeleri gibi, esaret hikayesi de Türkiye’de pek bilinmez. Halbuki yabancıların, en fazla inceledikleri ve ders almaya çalıştıkları konu, Türk askerinin yıllarca süren esarette bile, çok ağır koşullara rağmen birlik ruhunu nasıl koruyabildiğidir.

Kore’de, kuzeydeki esir kampları Çin sınırındaki Yalu nehri kıyılarında, güneydekiler de Pusan gibi denize yakın kesimlerde veya Koje-do gibi adalarda kurulmuşlardı. Özellikle 1950-51 kışı, bu kamplarda koşulların en ağır, ölüm oranlarının en yüksek olduğu dönemdir. Kamplardaki durum ancak 1951 yazından itibaren ‘nispeten’ düzelmiştir.

Birleşmiş Milletler ordusunun harp esirleri, bu kamplara ulaşmak üzere, çok az yiyecek ve suyla haftalarca yürütülmüşler, yaralı veya hasta olan arkadaşlarını da taşımak zorunda kalmışlardır. Birlik ruhu bu yürüyüşlerde çözülmeye başlamıştır. Herkes kendi başının çaresine bakarken, düşenler Kuzey Koreli muhafızlar tarafından vurulmuşlar veya soğukta donmaya terk edilmişlerdir. Kamplara ulaşıldığında, orada yaşamak ölmekten daha zordur.

Kamplardaki fiziki, psikolojik ve propaganda koşullarını ayrı ayrı ele almak gerekir.

Savaşın başında, ele geçen veya teslim olanların—zaman zaman sivillerin de—infazı her iki tarafta da, özellikle de Koreliler arasında yaygındır. Ama kamplardaki ölümlerin temel nedenleri açlık, tedavi edil(e)meyen hastalıklar, tedavi edil(e)meyen yaralar ve aşırı soğuktur. Kamplarda herkes bitlenmiştir. Dizanteri, zatürre, verem, beri beri gibi hastalıklar yaygındır. Esirlere, esas olarak mısır, darı verilmiştir. Yağ, tuz, sebze, meyva, et hiç yoktur.

Esir kamplarına yapılan uzun yürüyüşler ve kamplardaki ağır koşulların getirdiği psikolojik çöküntü, bir taraftan, zaten fiziki ve duygusal olarak korumasız kalan zayıfları kolayca hayattan kopartmış, öte yandan askerleri bencil bireyler haline getirmiştir. Birlik ruhunun—dayanışmanın—ortadan kalkmasıyla, hasta ve yaralılar kaderlerine terkedilmişler, fiziki gücü olanlar zayıfların yiyeceklerini ellerinden almışlardır. Ağır yaralı veya hasta esirlerin kendi arkadaşları (!) tarafından, donarak ölmeleri için karın üstüne atıldığı örnekler vardır.

Esirlere verilen yiyecek yok seviyesindedir, sağlık ve tedavi koşulları da öyle.. Ama bu koşulları değerlendirirken, Çin’in ve Kuzey Kore’nin elinde—I. Dünya Savaşındaki Osmanlı Ordusu gibi—kendi askerleri için de yeterli yiyecek ve ilacın olmadığı unutulmamalıdır.

Sonuçlar çarpıcıdır: 7190 Amerikalı esirden 2730’u (%40) esarette ölmüştür. Ama deniz piyadelerinde (Marines) bu oran %13’tür (yine de yüksek).. Öte yandan İngilizlerin 1036 askerinin sadece 50’si ölmüştür ki %5’in altındadır. Bu rakamlar, ‘milli’ değerler ve savaş öncesi ciddi eğitim ve hazırlıkla, güçlü birlik ruhu arasındaki bağı açıkça ortaya koyar.

Kore’deki diğer çarpıcı rakamlar ‘propagandayla’, Soğuk Savaşın ideoloji cephesiyle ilgilidir. Kamplarda, beyin yıkama yoluyla ‘Batılı’ esirlerin komünizme kazandırılmaları ve bunun propaganda için kullanılması hedeflenmiştir. Bu maksatla harp esirlerine rütbesiz tek tip kıyafetler verilmiş, subay ve astsubaylar erlerden ayrılmış, komünizmi benimseyenler ve arkadaşları hakkında muhbirlik yapanlar, yiyecek ve ilaç başta olmak üzere çeşitli şekillerde mükafatlandırılmışlardır. Propagandanın nihai başarısı (!) ateşkesten sonra görülmüştür.

1953 yılına gelindiğinde, temas hattı, savaştan önceki sınır civarındaydı ve her iki taraf  da savaşın sürdürülmesinin durumu değiştirmeyeceğini anlamışlardı. Savaş esirleri, özellikle de Birleşmiş Milletler Komutanlığı’nın elindeki ‘komünist’ esirlerin akıbetleri ateşkesi aylarca geciktirmiş, onbinlerce askerin daha boş yere ölümüne sebep olmuştur. Çin—tahmin edilebilir nedenlerle—çok sayıda esirin geri dönmeyip Batı’da kalmayı seçmelerinden endişe etmiş, hepsinin geri gönderilmesinde ısrar etmiştir. ‘Esirlerin’ ateşkesi geciktiren tek faktör olarak öne çıkması, Kore Savaşı’nın niçin başladığını, nasıl büyüdüğünü, insanlık-dışı sınırsız güç kullanımını, Soğuk Savaş döneminde küresel siyasete—siyasi ve askeri kararlara—hakim olan akıl-dışı siyasi psikolojiyi çok iyi yansıtır.

Öte yandan Güney Kore Cumhurbaşkanı Syngman Rhee, Kore nüfusunun yüzde 10’unun ölümüne, ülkenin baştan sona yıkılmış olmasına rağmen, Kore tek bir ülke olarak birleştirilmeden savaşın sona erdirilmesine karşı çıkmıştır. Aylar süren müzakerelerden sonra, tam anlaşmaya varılmışken, Rhee, 27000 Çinli ve Koreli ‘komünist’ esirin ‘Güney Koreli’ muhafızlar tarafından serbest bırakılması emrini vermiş, böylece savaş 27 Temmuz’daki ateşkese kadar 1 ay 10 gün daha uzamıştır.

Esirlerin değişimi 5 Ağustos 1953’te başlamıştır. BM ordusunun 13500 harp esirinden 357’si (ağırlıklı olarak ‘Güney’ Koreli) ülkelerine dönmek istememiştir. Bunlar arasında 1 İngiliz ve 21 Amerikalı da vardır. 82500 ‘komünist’ harp esirinden 21800’ü de Batı’da kalmak istemiştir. Sınırlı sayıda da olsa 28 ‘Batılı’ askerin ‘komünizmi’ tercih etmiş olması—bu tarafta kalan 22000’e yakın ‘komüniste’ rağmen—o zaman Batı’da şok etkisi yaratmıştır.

Kore Türk Tugayı’na ve Türk harp esirlerine gelince..

Kore’de savaşan üç tugaydan, birinci tugayın 1950 yılında Kunu-ri’deki ilk muharebeleri, üçüncü tugayın da 1953 yılındaki en son muharebeleri—ki savaşın da son muharebeleridir—en şiddetli olanlardır. Mayıs 1953’teki ‘Muharebe İleri Karakolları’ muharebelerinde, Kore Türk Tugayı’nın 36 saat içindeki kaybı 151 şehit ve 2 kayıp olmak üzere 399’dur. (Bu dönemdeki ABD sevk ve idaresi ve komutanlık kararları askeri anlamda tartışmalıdır.)

Kore’deki esirlerden 234’ünü birinci tugay, 10’unu da üçüncü tugay vermiştir. Birinci tugayın 234 harp esirinin tamamına yakını (225) Kunu-ri’de esir düşmüştür. Yarısı yaralı olan bu grup 3 yıla yakın süreyle esir kamplarında (subay ve astsubaylar Kuup-tong’daki 4 numaralı kampta, erbaş ve erler Pyoktong’daki 5 numaralı kampta) kalmıştır. Bu kamplarda çoğu 1950 kışında esir düşen Amerikalılar, İngilizler ve Filipinliler de vardır. Kore’de ilk esir değişimi, ateşkesten 3 ay önce, Nisan 1953’teki hasta ve yaralıların değişimidir. Bunlar içinde 15 Türk askeri de vardır. Ateşkesin imzalanmasından sonra Ağustos 1953’te başlayan asıl değişimde de, kalan 229 Türk özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Kaydı olan, bilinen Türk esirlerin hiçbiri, yaralı veya hasta, ne kamplara yürüyüşte, ne de kamplarda, geride veya kendi haline bırakılmamıştır. Türk esirlerden hiç biri esarette ölmemiş, hiç biri ideolojik işbirliğini kabul etmemiş, ‘komünizmi’ benimsememiş, hepsi Türkiye’ye dönmüştür. Bunlar, BUGÜN, bize son derece doğal sonuçlar gibi görünebilirse de, diğer orduların askerleriyle karşılaştırıldığında, Türklerin davranışlarındaki farklar, onları diğerlerinden ayırmıştır. (Aslında bu farklara dikkat çekenler de yabancı gözlemcilerdir.)

Yemek ve ilaç, her ne varsa, eşit olarak dağıtılmış, güçlükler ve yokluklar paylaşılmıştır. Subay ve astsubaylar 4 numaralı kampa gönderildikten sonra da askeri disiplin ve birlik ruhu korunmuş, siyasi propagandaya teslim olunmamıştır. Özellikle erler—proleterya—hedef alındığından subay ve astsubayların genel anlamda tecrit edildikleri söylenebilir. (Bu durum Türklere özgü değildir. Örneğin, esirler arasındaki ABD 24ncü Tümen Komutanı Tümg. William Dean, Ağustos 1950’den Eylül 1953’e kadar tecritte kalmıştır.)

Dünya ordularının o zamandan beri anlamaya ve ders almaya çalıştığı bu durumun temel sebepleri geleneksel askeri ‘disiplin’, kardeşlik ve dayanışma duygusudur, yani Türk’e özgü hasletlerdir. Yoksa, Türkler de diğerleriyle aynı zorlu koşulları paylaşmış, aynı propagandaya maruz kalmışlardır. Hatta 1952 yazında, o zaman Moskova’da yaşayan Nazım Hikmet, Türk harp esirlerini komünizm konusunda aydınlatmak (!) ve fikirlerini değiştirmek üzere Çinliler tarafından Kore’ye, esir kamplarına getirilmiştir.

Bir Amerikalı Türklerin farkını şöyle açıklıyor: “Amerikan ordusunun yaptığı bir çalışma onların muharebe meydanında olduğu kadar esarette de eşsiz bir örnek olduklarını gösterdi. Türklerin gizli silahları, disiplin, Türk tugayının mensubu olmakla duydukları büyük gurur ve kırılamayan emir-komuta zinciriydi”. Kore Savaşı ve harp tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan bir İngiliz gazeteci de şöyle diyor: “Türkler, kırılamayan güçleri ve Çinlilere olan dirençleriyle [herkesin] büyük hayranlığını kazandılar”. Her ikisi de, bir Amerikalı ve bir İngiliz, Türk askerinin davranışını tarif etmek için ‘kırılamayan’ sıfatını kullanıyorlar..!

Bu güçlü duruşun temelinde, esir düşmüş olmaktan duyulan utanç, öfke, esarete götüren—çoğu onların kontrolu dışındaki—koşullarla ilgili kızgınlığın da etkisi vardır.

Kore Türk Tugayı’nın esaretteki ‘örnek’ davranışı esas alınarak, savaştan iki yıl sonra, 1955 yılında ABD Ordusu tarafından altı maddelik ‘Askeri Davranış Esasları Rehberi’ (Military Code of Conduct) hazırlanmıştır. Bugün de tüm Amerikan silahlı kuvvetleri personeli için yürürlükte olan bu ‘Rehber’ incelendiğinde, Türk askerinin geleneksel—ama onların Kore’de gördükleri—davranış tarzlarını birebir tarif ettiği görülecektir.

Savaş ilerledikçe, ağır kayıplara uğrayan ABD, II. Dünya Savaşı’nın deneyimli subaylarının yerine yenilerini koyamamış ve cephede savaşma azmi ve muharebe etkinliği düşerken, geri bölgede—harp esiri kamplarında da—sorunlar giderek artmıştır. (Bu durum, tam aksine güçlenen Türk Tugayı’nın farkını daha da çarpıcı ve dikkat çekici hale getirmiştir.)

Güney Kore’deki kamplarda ise—Kızılhaç ziyaretlerine açık olmalarına rağmen—sorunlar giderek artmıştır. Kuzeydeki sıkıntıların asıl sebebi ‘yokluk’ iken, güneydeki durumun sebebi, Kuzey Koreli ve Çinli ‘komünist’ esirlerin insani muameleyi hak eden ‘insanlar’ olarak görülmemeleridir. Bu anlamda, Çinliler—Kuzey Koreliler değil—çok daha insancıl davranmışlardır. BM kampları 1951 yazından itibaren, görevli (!) parti komiserleri tarafından ele geçirilmiş, yaygın ve sürekli isyanlar başlatılmıştır. Komiserlerin işini (!) kolaylaştıran ‘Asya nefreti’ diye anılan, Batı’da özellikle de ABD’de yaygın olan, kendilerine benzemeyen insanları küçük ve aşağı görme eğilimidir. (Bu sosyal hastalık Vietnam’da zirve yapacaktır.)

Son olarak; savaşa—veya silahlı çatışmaya—asker karar vermez, ne zaman biteceğine de.. Çünkü her savaş, mutlaka bir siyasi sonuca yönelir, her zaman açık ifade edilmese, çoğu zaman gizlense de, öyledir.. Siyasetçiler, her zaman, ‘siyasi’ kararlarına itiraz etmeyecek askeri kadroları bulur ve orduların başına getirirler. Savaşın ‘kaçınılmazlığı’ ve milletçe ‘fedakarlık’ ihtiyacı da, farklı söylemlerle kılıflandırılır. Kore’de ‘komünizm-emperyalizm’ karşıtlığı üzerinden üretilen ideolojik söylemler bugün farklılaşsa da, savaş ve çatışma için siyasi ajitasyon, manipülasyon, dünyanın her yerinde yaygın olarak sürmektedir. Bu bir demokrasi sorunudur, asker tek başına çözemez, esasen kurumsal görevi de değildir.

Savaşın—ölümün ve yıkımın—kaçınılmaz, mutlak gerekli olduğu durumlar elbette vardır. Atatürk’ün “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe” uyarısına dönersek, önemli olan, ‘öngörülen’ siyasi sonuca ulaşmak için savaşmak dışında başka bir yol kalmadığına kim(ler)in karar verdiğidir. Demokrasilerde savaş kararını, halk adına, halkın temsilcileri olan meclisler alırlar, hükümetler değil..! Konuşarak, tartışarak, akılla, sağduyuyla..

Tarih bilgisi ve bilinci olmayan biçare toplumlar, bu konuların ilk tartışılmaya başlandığı antik Yunan’dan beri, muhteris demagogların hamasi söylemlerinin kurbanı olmuşlardır.. Bu yüzden, bir yerden başlanacaksa tarihten başlamak gerekir. Kore Türk Tugayı’nın hikayesi, tarihin, tarihimizin önemli bir parçasıdır.. Başlamak için çok özel ve mümtaz bir sayfadır..

Yazarın Diğer Yazıları