Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Yıl Sonra-VI: “Rönesans ve Reform; Ama nasıl?”

15 Temmuz’da yaşananlar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde uzun süredir biriken, büyüyen ve kronik hale gelen yaşamsal sorunları inkar edilemeyecek şekilde gözler önüne sermiştir. Ordu belki ölmemiştir, ama ruhu örselenmiştir.. Bu durum ciddiye alınmıyor, alınmalıdır.  

Yaşananlar kabus gibidir ve dünya tarihinde bir örneği yoktur. Türk ordusunun üniformasını giyen—Fethullah Gülen müridi veya değil—askerlerce yerlere yatırılan, elleri arkadan bağlanan, itilip kakılan, alay edilen, hakaret edilen orgenerallerin hayaleti ilelebet Genelkurmay koridorlarında dolaşacaktır—aynı Rüştü Erdelhun’unki gibi..

Ordu—ve ideal olarak Türkiye—artık ‘öğrenmelidir’..

Dün göreve gelen ‘yeni’ komuta heyetinin önünde duran temel görevler; ordunun moral-motivasyonunu, harbe hazırlık seviyesini yükseltmek, profesyonel dönüşümünü sağlamak, sivil-asker ilişkilerinin çağdaş ve etkin bir zemine oturmasında liderlik etmektir.   

Bu görevlerin, parti çıkarlarını herşeyin üstünde tutan siyasi iktidarın güdümünde ve tahakkümünde başarılması mümkün değildir. Ordu siyasi iradeye mutlak saygı gösterirken, profesyonel otonomisini muhafaza etmek zorundadır.

Yanlış sorulardan doğru cevaplara, yanlış verilerden hareketle doğru sonuçlara, eskimiş klişelerle gerçeklere ulaşmak mümkün değildir. Artık ‘testi kırıldığına’ göre, şimdi yapılması gereken dürüstçe ne oldu, niçin ve nasıl oldu anlamak, doğru teşhislere dayalı olarak kapsamlı ve uzun vadeli bir reform süreci başlatmaktır. Büyük Millet Meclisi ‘ordularının’ ruhuna, ‘askerlik’ değerlerine, muharip köklere dönülmelidir.

Kuruluşu M.Ö. 209’a götürülen Türk ordusu, halen tarihi bir kırılma yaşamaktadır. Bu kırılma, Türk siyasi tarihinde yaşanmakta olan kırılmanın bir parçasıdır ve içinde bulunulan ortamın siyasi, sosyal, ideolojik, uluslararası gerçeklerinden soyutlanmış olarak anlaşılamaz.

Ama ‘komutanlar’ önce içeriye—aynaya—bakmalıdır.

Yarım yüzyılı aşkın süredir orduda hakim olan yönetim kültürü, değişim ve yenilenmenin önündeki en büyük engeldir. Bu kültür, inisiyatif kullanmayı, katılımı, mesleki ve ahlaki sorgulamayı, uzun vadeli yaklaşımları tümüyle reddeden katı merkeziyetçilikle yaşatılmış, kısır döngü haline gelmiş ve yarattığı girdapla orduyu 15 Temmuz felaketine sürüklemiştir.

Sorunları yaratan Cemaat değildir. Cemaat, ordunun bünyesinde zaten mevcut olan zafiyetleri istismar ederek, bunlardan yararlanarak, resmi emir komuta zincirine paralel, askeri ve siyasi hiyerarşi dışında, alternatif bir komuta yapısı oluşturmuştur. Bu zafiyetlerin başında, rütbe, makam, statü, kuvvet, sınıf, silah, uzmanlık grupları arasındaki kopukluk, iletişimsizlik, birlikte çalışabilirlik eksikliği gelmektedir. Bu durum, iç dayanışmayı ve güveni zedelemiş, ‘profesyonelliği’ öldürmüş, 2000 yıllık orduyu bir ‘kurum’ olmaktan çıkarmıştır.

Tek bir kişinin—genelkurmay başkanının—ağzına bakan ve tüm kararları tek kişiye bırakan, askerliğin özüne, bilime ve akla aykırı biat kültürü, sadece Cemaatin—ve hükümetin—elini rahatlatmış, orduya yönelik planlarını hayata geçirmelerini kolaylaştırmıştır.

Biat kültürü, yani aklını, sorumluluğunu, vicdanını teslim etme hali doğru anlaşılmalıdır.

Bir genelkurmay başkanı, 27 Nisan 2007’de, her biri kendi alanında uzman, nitelikli, deneyimli, iyi eğitimli, çokuluslu karargahlarda ve operasyonlarda yabancı akranları arasında temayüz etmiş, binlerce subaydan oluşan karargahını dışlayarak, tek başına, hükümete siyasi ‘muhtıra’ yazıyor, bunu—hepsi orgeneral olan—en yakın mesai arkadaşları, kuvvet komutanları bile televizyondan duyuyorsa, o orduda astlar ve üstler arasında sağlıklı bir iletişim, ‘birlik ruhu’, ortak akıl aramak ‘serapta su aramak’ gibidir. (Hiç olmazsa, yazılan her ne ise, Türkçesi, grameri, cümle yapısı düzgün, anlaşılır bir metin olsaydı..)

Elbette, bütün bu olanların vebalini sadece 2002-2016 döneminde göreve gelen genelkurmay başkanlarına yüklemek adil de değildir, akılcı da.. 1960’lardan beri binlerce general, amiralin görev yaptığı bir orduda herkesin, bilerek veya bilmeyerek, az ya da çok payı vardır.

Işık Koşaner’in, Yaşar Büyükanıt’a ‘Dolmabahçe görüşmesiyle’ ilgili soru sorup sormadığını araştıran milletvekillerine verdiği cevap, çarpıcı—ve öğreticidir: “..sorulmaz. Bizde öyle adet yok. Sorulmaz. O da söylemez”. Milletvekili ısrar ediyor: “Efendim, şöyle yani, niye sorulmasın? Yani, siz komutansınız, o [Büyükanıt] da komutan..”

“Ast üste sormaz efendim. Zaten sormaya gerek de yok. Bir şey gerekse o bize zaten söylerdi”.

Milletvekilinin ‘komutan’ olduğunu hatırlattığı orgeneral rütbesindeki kuvvet komutanı, kendisini o gözle görmüyor, “Gerekse, o bize zaten söylerdi” diyor.. Ört ki ölem..!   

Devlet geleneği olan bir ülkede, seçilmiş/atanmış tüm görevliler, Başbakanla Genelkurmay Başkanı arasındaki 2 saat 15 dakikalık bir resmi görüşmenin ‘içeriğinin’ kaydedilmemesini, en azından bakanlar kurulu üyeleri ve kuvvet komutanlarıyla—ve diğer görevlilerle ‘bilmesi gereken’ prensibine göre—paylaşılmamasını gayri-ciddi, kabul edilmez bulurlar.

Bu anlayış, bu yönetim iklimi, Balkan felaketiyle sonuçlanan II. Abdülhamit dönemi Osmanlı ordusunda hakim olan anlayıştır. Öyle anlaşılıyor ki, sadece Koşaner değil, diğer generaller, amiraller de genelkurmay başkanının başbakanla neler konuştuğunu sorgulamamış, öğrenmek için ısrarcı olmamış—belki aklından bile geçirmemiştir. Sonuç ortadadır..!

Kendilerini, kendi ördükleri zihni ve ahlaki duvarların içine hapseden—istisnalar olsa da genelde böyle—general ve amiraller dışında, onbinlerce subayın görev yaptığı ordunun ‘kurumsal’ mekanizmalarının nasıl bu derece felç olabildiği sorusu akla gelebilir. Öyle ya, Cemaatin ordudaki aleni teşkilatlanmasını ve alternatif komuta hiyerarşisini çok iyi bilen, tüm sorunları günbegün yaşayan bu subayların—ve astsubayların—bunları dile getirmeleri, endişelerini sıralı ‘komutanlarıyla’ paylaşmaları gerekmez miydi? Belki de öyle yaptılar..

Yüzbaşı Mustafa Kemal, Balkan Savaşlarından önce, 1911’de Selanik’teki Kolordu Komutanlığına, Osmanlı ordusunun harbe hazırlık durumuna ilişkin ağır eleştirilerle dolu bir rapor sunar ve “Bu duruma bir an önce çözüm bulmak üzere harekete geçmek, namuslu ve vicdan sahibi herkesin görevidir” der.

Raporu, Ordu Komutanlığına ‘haddini bilmezliğin örneği’ olarak gönderilir. “Bu yükselen feryadın manası yoktur. Bu, lüzumsuz fart-ı gayret ve belki de bir cinnettir!” denir. İki yıl geçmeden ‘Balkan Bozgunu’ yaşanır. Mustafa Kemal, 1914’te bu olanları hatırlatır, “O feryat bir cinnet eseri değildi, bugünkü felaketi vicdan ve akıl gözüyle görebilmekten doğan ıstırabların yansımasıydı” der.

2016’da patlayan felaketin gelişini ‘vicdan ve akıl gözüyle’ görüp ‘komutanları’ uyaran böyle ‘yüzbaşılar’ var mıydı, bilmiyoruz. Varsa, o yüzbaşıların uyarıları da ‘haddini bilmezliğin örneği’ veya ‘cinnet’ olarak mı görüldü, onu da.. Ama, 1900’lerin başında yaşananlarla 2000’lerin başında yaşananlar arasında büyük benzerlikler, ‘paralellikler’ vardır.

Orgenerallere bile, değil fikirlerini sormak, bilgi dahi vermeyen bir kurum kültürü, yüzbaşıyı, binbaşıyı, albayı elbette dinlemez, konuşturmaz. Soru sormamayı ‘askerliğin gereği’ sananlar doğal olarak astlarından da aynı davranışı beklemektedirler.

Osmanlı’dan miras alınan ve bir bozuk kromozom gibi ordunun genetiğinde kalan bu yönetim iklimi, yani ortak akıl arayışını dışlayan el pençe divan durma kültürünün hortladığı dönem 1960’lara götürülebilir.

‘Genç subaylar’ sendromu aşılamamış, ‘kıdem’ ve ‘liyakat’ yerine, sürekli ‘daha uysal’, daha da uysal, ‘iyi çocuklar’ arayışının yarattığı kısır döngü, başka faktörlerle de beslenerek ordunun bünyesini, en acı şekilde görüldüğü gibi, her türlü ‘dış’ etkiye açık hale getirmiştir.

Ordu, Türk ‘siyasi kültürünün’en temel sorunundan, biat hastalığından kendisini koruyamamıştır. Ama subay, üniforma giymiş bir memur, bir kalem efendisi değildir..! Türk subayına öyle muamele edenler, ya küstürmüşler, ya sindirmişler, ya ‘sistem dışına’ çıkarmışlar, ya da akıl almaz sayıda subayı ‘kurda kuşa kaptırmışlardır’. Yazık olmuştur..

Son tahlilde, bütün bunların temel sebebi, giderek hızlanan zincirleme reaksiyonu başlatan asıl etken, 1960’lardan itibaren ordunun ‘denetimden’ yoksun, kendi içinde bir devlet olmasıdır. Lord Acton’ın bilinen ifadesiyle “Güç yozlaşır; mutlak güç mutlaka yozlaşır..” Öyle olmuştur.. Ordu kendi ‘tanrılarını’ yaratmış ve onlara tapmıştır. Bazen zoraki olsa bile..

15 Temmuz’dan bir yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, darbe teşebbüsü ertesinde ‘alınan tedbirlerin’ bu temel soruna çare getirmek bir yana, daha da beter hale getirdiğini görüyoruz. Ordunun sağlık ve yargı sistemi yok edilmiş.. Eğitim-öğretim, personel sistemi tepetaklak, ne zaman, nasıl toparlanır, kimse bilmiyor.. Emir-komuta, teşkilat yapısı kargaşa içinde.. Gelenekleri, görenekleri sürekli aşındırılıyor.. Ve ‘başkomutanın’ himayesinde panolara konan 15 Temmuz afişleri ‘kinin ve öcün’ davasının, ne yazık ki, devam ettiğini gösteriyor..

Yine tek karar verici var; sadece, üniforma giymiyor.. Yine ‘tanrısal’ yetkisi sorgulanamıyor.. Yine askerlik mesleğinin ve görevin temel gerekleri gözardı ediliyor.. Yine denetim yok.. (Meclis Milli Savunma Komisyonu, 10 Haziran 2016’dan beri, bir yılı aşkın süredir, toplanmıyor.) Yine güç yozlaşıyor, orduya zarar veriyor..

‘Ha Ali Veli, ha Veli Ali’, tersine kurumsallaşma devam ediyor.

Ordu her şeye rağmen, ayağa kalkmak ve yeniden doğmak zorunda.. Bu nasıl olacak, mümkün mü? Ordu, aslında yeni olmayan yeni komuta heyetiyle buradan nasıl, nereye gider—nereye götürülür? Göreceğiz..

Ancak, ister tuzak, ister duvar, ister pranga deyin, katı bir ‘siyasi tahakküm’ orada duruyor.. Ama, Ordu ‘laikliğe aykırı fiillerin odağı’ haline gelmekten mahkum olmuş siyasi kadronun, açıkça teokratik özlemlerini yansıtan siyasi projesiyle özdeşleşmekten kaçınmak zorunda.. Bu, birkaç generalin kişisel meselesi, tercihi, kararı olamaz..

Bu anlamda, işaretler endişe vericidir..

Darbe teşebbüsünden kısa bir süre sonra Camia’dan bir holding, “demokrasimizin ve Cumhurbaşkanımızın yanında olmak için” bir marş yaptırıyor, ‘15 Temmuz Demokrasi Marşı’.. İlgi çeken ve ‘zamanın ruhunu’ yansıtan bu marş, kısa zamanda, hemen her konuda bölünmüş olan toplumda bir başka bölünme hattının—Tayyip Erdoğancılar ve olmayanlar, nam-ı diğer FETÖCÜLER (!)—sembolü haline geliyor. (JR Bush’un “Ya bizden, ya da bize karşısınız” lafı gibi, yani her ikisine de karşı olamazsınız..)

Aynı holding, aynı söz yazarına (referandum sürecinde ‘Evet’ kampanyasını desteklemek üzere) ‘Bin Kere Evet..’ şarkısını yaptırıyor: “Bir daha ocaklar sönmesin diye, Yurdumda ezanlar dinmesin diye, Al bayrak göklerden inmesin diye, Evet, evet, ülkem için bin kere evet!”. Sanki, ‘Hayır’ denirse, ocaklar sönecek, ezanlar dinecek, bayrak inecekmiş gibi..

Ve ‘Jandarma’, 14 Haziran 2017 günü, İçişleri Bakanı ve Jandarma Genel Komutanı (Dün Kara Kuvvetleri Komutanı oldu) başlarında olmak üzere, Jandarma Bandosunu da yanlarına alarak, Teşkilatın 178. kuruluş yıldönümünü kutlamak üzere Beştepe’deki saraya gidiyor ve 15 Temmuz Marşı da orada seslendiriliyor: ‘Başkomutan emir verdi: İnin meydana!’

Ne var bunda..? Hiçbir şey yok (!) mu..?

Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları tam kadro ‘bayram namazı’ için Tillo’ya—önceki adı ‘Aydınlar’—gidiyorlar. Bu ilçenin neyin sembolü olduğunu bilmeden, 919 ilçe arasından yapılan masum bir seçim mi bu..? Namazdan sonra ‘şıhlarla’ onların ‘sağında’ saf tutmanın ne anlama geldiğini bilmiyorlar mı? Ne var bunda..?

Cumhuriyetin temel değerleriyle ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘demokrasi projesiyle’ hiçbir zaman bağdaşamamış, bu alanda da sembol olmuş isimleri ziyaret edip çekilen fotoğrafları servis etmenin ne anlama geldiğini de mi bilmiyorlar? Ne var bunda..?

İktidar partisi genel başkanı ‘Cumhurbaşkanı’ sıfatıyla, üniformalı askerleri, polisleri iftara alıyor.. Aslında emirle gidilen resmi bir etkinlik.. Ama ‘Cumhurbaşkanı’ çıkıyor, iftarın ulviyeti bir yana, üniformalı kişilere siyasi propaganda yapıyor, siyasi muhalefet aleyhine ağır ifadelerle.. Koskoca insanlar, bunun ne anlama geldiğinin farkında değiller mi? Ama, kimse ‘Bir dakika, bu yapılan yanlış, hatta çok yanlış’ demiyor, diyemiyor.. Aksine alkışlıyor.. (Konuşma biter bitmez, herkes ayakta, el pençe divan..) Ne var bunda..?

Görünenler, buzdağının sadece tepesidir.. Ordu giderek daha da politize oluyor, göz göre göre ideolojik kamplaşmanın içine çekiliyor, siyasi mücadelede taraf haline getiriliyor.. Siyasi taraf olduğu ölçüde ‘milli’ vasfı, muharebe gücü, dayanışması, birlik ruhu zarar görüyor.

Bu gidiş, hayırlı bir ‘menzile’ değildir.. Ordunun ‘siyasi iradenin emrinde olması’ parti ordusu haline gelmesi demek değildir. Ordu, siyasi kavganın, ideolojik mücadelenin dışında ve üzerinde tutulmalı, laik yapısı ve laik gelenekleri mutlaka korunmalıdır.. Aksi halde, 15 Temmuz’dan daha büyük felaketlerin yaşanması mukadderdir.  

“Bu noktadaki hakayıkı görüp söylememek ise ordunun ataletine, kıymetsiz kalmasına, harbde vatanı kurtarmak için taleb olunacak vazife-i mühimmeyi ifa edememesine rızay-i kalbi göstermektir ki, bu hiyanetle tevsim olunur”.

Bu olanlara, yapılanlara, orduya—ve ülkeye—verilen zarara seyirci kalınmasına gönül rızamız yoktur..!

Orduya sadakat şerefimizdir.. Vesselam..!

Yazarın Diğer Yazıları