Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Yıl Sonra-V: “MİT’e giden binbaşı”

Harp prensipleri, tarih boyunca denenerek doğrulukları tespit edilmiş, savaşta takip edilmesi gereken genel esaslardır; askerliğin ‘bilim’ boyutunu temsil ederler. Temel harp prensibi ‘baskındır’.

‘Sanat’ boyutunun, yani savaş sanatının birkaç ustasından biri, zamanımızdan 2500 yıl önce yaşamış olan Sun-Tzu’dur.

Sun-Tzu, “Düşmanı ve kendini tanırsan, yüz muharebeye de girsen korkma. Kendini tanıyor ama düşmanı tanımıyorsan, her zafere karşılık bir yenilgiye uğrarsın. Ne kendini, ne de düşmanı tanımıyorsan, girdiğin her muharebeyi kaybedersin” der. Ve ilave eder, “Düşmanı tanımak için, kendinin düşmanı olmalısın”.

Sun-Tzu da, aslında, ‘baskına’ işaret ediyor. Askerliğin bilim, sanat ve felsefe boyutlarının özünde ‘baskın’ ve ‘baskından kaçınma’ vardır.  

Kendinizin düşmanı olmak—baskından kaçınmak için—kendinize düşman gözüyle bakıp kuvvetli ve zayıf taraflarınızı görmek, düşmanın siyaset, strateji ve planlarını öngörebilmek, tedbir almak demektir. Bu anlamda, Türk ordusu 15 Temmuz’da baskına uğramıştır ve asli sorumluları, doğal olarak, sıralı ‘komutanlardır’.

‘Komutanlık’, ne kendini, ne içerideki düşmanı, ne de dışarıdaki düşmanı tanımamıştır. Başbuğ’un ‘asimetrik psikolojik savaş’ dediği şeyin aslında psikolojik boyutu da olan bir hibrid savaş olduğu ve (bu yazının çerçevesini aşan) küresel bir savaşın parçası olduğu anlaşılamamıştır.

Gerek son 30 yılda orduda yaşananlarda, gerekse Meclis Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na verilen cevaplarda ‘niçin’ ve ‘nasıl’ baskına uğrandığının ipuçları var.

Özkök, “Ben muhakemelerin mahkemelerde yapılması gerektiği inancındayım. (Aksi davranış) yargıya müdahale suçu olmaz mı?” diyor, sanki ‘yargı’ yargıymış gibi.. 2013’te Yargıtay’ın ‘Balyoz’ kararından sonra da “Tanıklık yapmam, mevcut deliller çerçevesinde davanın esasını etkilemeyecekti. Yargıtay böyle söylüyor. … Işık Koşaner ve kuvvet komutanları … tanıklık yapmaya gitmişlerdir. Mahkeme kendilerini dinlemiş midir? Hayır dinlememiştir. … Bu yargının tasarrufudur” diyor. Böylece, Cemaat—ve hükümet—güdümündeki ‘Yargıtay’, ‘mahkeme’, ‘yargı’ kararlarını meşrulaştırırken, aslında silah arkadaşlarını adaletsizliğe ‘mahkum ediyor’.  

Başbuğ (bile), 29 Nisan 2009’daki kritik basın ‘iletişim’ toplantısında, yargının kendisine gelen konuları kısa sürede sonuçlandıracağına inandığını belirtip “Hepimize düşen görev sabırla bunu beklemektir. Kim yaptı, neden yaptı? Bu bizim işimiz değil” diyor. Zaten Cemaatin—ve hükümetin—temel stratejisi, orduya ‘bizim işimiz değil’ dedirtmekken..

“Bunları fitne fesat olayları olarak görüyoruz” diyen Başbuğ’a, bir gazeteci (Murat Çelik) “Kim, kimler, hangi kurum, kuruluş ya da yapılar olduğuna dair bir fikriniz var mı, kurum olarak?” diye soruyor. Başbuğ, “Elbette, elinizde ciddi bir delil olmadan, ciddi bir belge olmadan, yargı vs kararı olmadan, kamuoyu önünde herhangi bir kişi veya kurumu suçlamak doğru değil.. Bizden böyle bir şey beklemeyin..” diyor. (Beklemiyoruz, ama daha üç gün önce öğreniyoruz ki, bu konuşmadan iki yıl önce ciddi bir delil, ciddi bir belge bizzat kendisine teslim edilmiş..) İki yıl içinde, ‘Suçlanmasının doğru olmayacağı’ vehmedilen kişi ve yapı, bunları söylerken Başbuğ’un sağında, solunda, arkasında oturan general ve amirallerin çoğunu—ve Başbuğ’un kendisini—tutuklayacaktır.

Özel, “Hiçbir cemaat ve tarikatla ilişkisi olmayan, bu tür oluşumlardan daima uzak duran, Allah ile arasına hiç kimseyi sokmayan, kendi değerlerine ve inançlarına göre yaşamını sürdüren bir kişi olarak, FETÖ ve benzeri illegal yapılar hakkında açık kaynaklarda belirtilen hususlar dışında bilgi sahibi olmadığımı samimiyetle ifade etmek isterim” diyor. Sanki ‘Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı’ değil de, herhangi bir emekli vatandaş, bankada maaş sırası beklerken sohbet ediyor.. Bu ‘savunma’ sür-real bir durum..! Bunun rahatlıkla ifade edilebilmesine bir sıfat—veya zarf—bulmak çok zor..

“Darbe girişimi sonucunda oluşan resme bakarak geçmişe dönük değerlendirme yapılamazmış..”, her dönemi ve zaman dilimini “kendi koşulları içinde değerlendirmemiz” gerekiyormuş.. Elbette, zaten öyle yapıyoruz, başka nasıl olabilir ki..?

Ama, herkes sadece ‘kendi’ dönemini ‘anlatıyor’, yani bir ila dört yıllık dönemler..

Halbuki bu generallerin her biri Türk Silahlı Kuvvetlerinde kırk yılı aşkın süre görev yapmışlar, askeri okullarda veya bu okullardan birinci derecede sorumlu olan makamlarda yıllarca kalmışlar. Nihai, en üst emir-komuta makamına gelene kadar Fethullah Gülen teşkilatlanmasını hiç duymamış, bu makamlara geldiklerinde de ‘hiçbir şey bilmiyor’ olmaları nasıl mümkün olabilir?

Üstelik Işık Koşaner (1996-2000) ve Hulusi Akar (2002-2005) bizzat Kara Harp Okulu Komutanlığı görevinde bulunmuşlar. Hilmi Özkök, Fethullahçı kadrolaşmaya karşı 1980’lerin başındaki ilk dalga operasyonlar sırasında Kara Harp Okulunda Öğrenci Alay Komutanı.. Büyükanıt, 1983-1986 yılları arasında, albay rütbesinde, Kuleli Askeri Lisesi Komutanlığı yapıyor. Necdet Özel, 1990’lı yıllarda, yani ikinci dalga operasyonlardan birkaç yıl sonra, KHO Kurmay başkanlığı yapmış.  

Yine de, arkası arkasına gelen bütün komuta heyetlerinin, onyıllardır yaşanmakta olan herşeye, ihbarlara, soruşturmalara, ‘kumpas’ davalarına, kitaplara, mahkeme kararlarına, herşey bir yana, Fethullah Gülen’in kendi beyanlarına rağmen, böyle bir örgüt yokmuş gibi davrandıkları anlaşılıyor, görülüyor..

Koşaner, 2009-2013 döneminde, Cemaat tarafından Kara Harp Okulundan baskı ve işkenceyle ayrılmaya zorlanan binlerce Harbiyeliyle ilgili soruya karşılık, “Hepsi tek tek araştırıldı, incelendi, tahkik edildi. … bu öğrencilerin ayrılma sebepleri başka. … bir iki eziyet gören vesaire olabilir. … Ben harp okulunda da görev yaptım uzun yıllar, onun için bu konuyu çok iyi biliyorum. Şok mangası nedir? … öğrenciler de buraya alınır, öyle eğitilir. … böyle şeyler mobbing değil, onu söylemek istiyorum” diyor. Hala..! Ekim 2016’da..! Bu ifadelerin anlaşılması ve kabul edilmesi mümkün değil..

KHO 2013, 2014, 2015 devre birincileri, darbe girişimi sonrası, ‘Cemaat üyesi’ oldukları iddiasıyla ordudan uzaklaştırılıyorlar, hatta bunlardan biri (muhtemelen kendi tercihiyle) Kuleli Askeri Lisesinde görevli..

Başbuğ’un “Türk Silahlı Kuvvetlerinde, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine aykırı düşünce içinde olan, davranışlarda bulunan personel barınamaz” lafı da içi boş bir klişe olarak bir genelkurmay başkanından diğerine—ve bugüne—intikal ediyor, kelimesi kelimesine..

Hilmi Özkök, ilk kez ‘2000’de öğrendiğini’ söylüyor, Başbuğ da 2010’da, on yıl sonra.. Yani Özkök, bu ‘öğrendiği’ her neyse, 2004’te MGK’ya getirmiş, ama Başbuğ’la paylaşmamış..? Halbuki o sırada Başbuğ, Özkök’ün en yakınında, Genelkurmay II. Bşk..! Koşaner ‘hükümete anlatmaya çalışıyor’, hükümet de anlamamakta ısrar ediyor, Koşaner istifa ediyor, ama görevi devralan Özel’e (o zaman Jandarma Genel Komutanı) anlatmıyor! Özel de “Balyoz’u kucağında buluyor”, karargaha “Şunu bir inceleyin, bana anlatın” diyor. Ama, o da, iki yıl her gün yüzyüze oldukları II. Bşk. Akar’a bile anlatmıyor; nitekim Akar darbeye çeyrek kala, 31 Mart 2016’da, “Hiçbir yasa dışı, emir-komuta hiyerarşisi dışı oluşum ve / veya harekete taviz verilmesi söz konusu değildir” diyor.. O sırada, ‘emir-komuta hiyerarşisi dışı oluşum’ Ankara’da darbe koordinasyon toplantıları yapıyor..

Burada bir yanlışlık var..!

Bazılarının “Milletten özür dilememiz gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ve ben diledim ama yetmez, herkesin dilemesi gerekir” lafı, samimi bir özeleştirinin yokluğunda HİÇBİR ŞEY ifade etmiyor. Binlerce subayın, generalin, amiralin, astsubayın, nasıl olup da yıllardır üniformasını taşıdıkları Türk ordusuna ve ‘komutanlarına’ değil de, binlerce kilometre uzakta, ‘okyanusun’ ötesindeki bir ‘mehdiye’ ve Cemaate sadakatle bağlandıkları sorusunu—ve sorumluluğunu—kimse üstüne almıyor, tek kelime etmiyor.. Bu kadarı fazla..!

Komutan, herşeyden önce, güven telkin eden—karakterine, bilgisine, deneyimine, aklına, zekasına, cesaretine güvenilen—kişidir. Bir orduyu ayakta tutan güç, astlarla üstler arasında, birbirlerine olan sarsılmaz, mutlak güven ve bağlılıktır. Bu güven, sırça köşklerde her gün ‘Ayna ayna söyle bana..’ seanslarıyla kazanılamaz.

Komutan, yapılan işin doğası gereği yalnız insandır, ama komutanlık ‘tek kişilik oyun’ veya ‘gösteri’ değildir. Komutan, liderdir..!

Komutanlar, ana ast birlik komutanları ve karargahı başta olmak üzere, birliğiyle bütünleşmeli, onların nabzını sürekli tutmalı—dinlemeli—niyet ve maksadını paylaşmalı, hedefler koymalı, görevin başarılmasına ortak etmeli, sinerji ve ‘heyecan’ yaratmalıdır.

Atatürk, genç bir subayken, “İnsanların hürmet ve taziminin (saygıya değer görme), itaat ve inkıyadının (bağlılıklarının), kendinden maddeten değil, manen yüksek olanlar hakkında tecelli etmesi icabat-ı ruhiye-i beşeriyedendir (insan ruhunun gereğidir)” diyor.

Türk ordusu çok uzun zamandır, bu gerçeği göz ardı etmiştir. İşte o nedenle, ‘binbaşı’, Cumhuriyet tarihinin en kritik bir olayı gelişirken, sıralı komutanlarından ‘hiçbirine’ değil de, MİT’e gider.. Bu gerçek, dehşet verici bir zafiyeti inkar edilemez şekilde yüzümüze vuruyor.

Ordu, Balkan Harbinden yüz yıl sonra başına gelen bu büyük felaketten selamete çıkış yolunu gerçekten bulmak istiyorsa, bu ‘binbaşının’ niçin, ‘komutanlarına’ değil de MİT’e gittiği sorusuna dürüst, kapsamlı ve anlamlı bir cevap bulmak zorundadır.

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları