Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Yıl Sonra-IV: “Hukuka Saygılıyız…” Hala!..

Başbuğ dönemi, askeri terminolojide, TSK ile Fethullah Gülen Örgütü—ve AKP hükümeti—arasında ‘kesin sonuçlu meydan muharebesi’ olarak nitelenebilir. Bu muharebe, ordunun mağlubiyetiyle sonuçlanmış ve inisiyatif tümüyle ‘muhasım’ tarafa geçmiştir. Koşaner, zayıf da olsa bir direnme teşebbüsünde bulunmuş ama başarılı olamayınca ‘muharebeden çekilmiştir’. Ondan sonra gelenler tümüyle ‘tepkisiz ve etkisiz’ kalmışlar, Cemaat-Hükümet ittifakı ‘genel karşı taarruz’ başlatmıştır. Ama, herkes hukuka içten bir saygı (!) göstermiştir.

Koşaner (2010-2011): ‘Benden bu kadar..’

Koşaner’in gelişiyle—veya Başbuğ’un gidişiyle—2010 Anayasa değişiklikleriyle yargıda ‘ne istediyse verilen’ Cemaat, daha saldırgan bir tutum benimsedi.

2010 Sonbaharında ‘İzmir’ Askeri Casusluk ve Şantaj davası başlatıldı. Bunu Şubat 2011’de ‘İstanbul’ Casusluk davası takip etti. Ergenekon ve Balyoz davaları devam ederken, çoğu asker 500’ü aşkın sanığı kapsayan bu davalarla TSK üzerindeki baskı daha da artırıldı.

Aralık 2010’da, Gölcük Donanma Komutanlığında—yer döşemesinin altında—sözde yeni ‘Balyoz delilleri’ bulundu. (Donanma Komutanı delilleri ‘bulan’ savcıya kravat hediye edecek ve 2011’de Deniz Kuvvetleri Komutanı yapılacaktır.)

İlker Başbuğ 6 Ocak 2011’de ‘terör örgütü yöneticisi’ suçlamasıyla tutuklandı. Bir ay sonra, Balyoz ‘mahkemesi’ (sözde ‘Gölcük belgeleriyle’) 163 emekli ve muvazzaf askerin tutuklanmasına karar verdi. Bunların içinde eski Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları Özden Örnek ve İbrahim Fırtına, Çetin Doğan, Ergin Saygun, Engin Alan da vardı. 

Emekli generallerin tutuklanmaları, operasyonların asıl hedefi olan muvazzafların tutuklanmaları için gerekli ortamı hazırlamaya yönelik şeytani bir plandı. Bilgin Balanlı, Eskişehir’de ‘bulunan’ sözde belgeler nedeniyle 30 Mayıs 2011’de Hava Kuvvetleri Komutanı olacağı YAŞ toplantısına iki ay kala tutuklandı. Hükümetin, Ağustos 2011 YAŞ Toplantısı öncesinde, tutuklamalar yoluyla, üst düzey generaller ve amiraller arasında ciddi tasfiyelere gideceği aşikardı. (Tutuklu asker sayısı, YAŞ’a girecek 14 general ve amiral ve 58 albay dahil, 250’ye ulaşmıştı bile..)

Işık Koşaner, ‘yargılamaların tutuksuz yapılması’ konusunda ‘hükümeti’ ikna edemedi ve 2011 yazında giderek artan siyasi baskıya direnemeyeceğini anlayıp 30 Temmuz’da, YAŞ Toplantısından önce—zaten görev sürelerinin sonuna gelmiş olan 3 kuvvet komutanıyla birlikte—istifa etti. (Koşaner’in daha iki yıl göreve devam etmesi mümkündü. Genelkurmay Başkanı olarak, terfilerin karara bağlandığı hiçbir YAŞ toplantısına katılmamıştır.)

Koşaner, orduya bir mesaj yayınladı ve “Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek … mümkün değildir” dedi. Bu ‘veda mesajı’ sadece orduyaydı, ne yazık ki kamuoyuyla cesaretle paylaşılmadı. Bu vahim hata, Camia’ya ve Cemaat’e daha da fazla cesaret ve cüret verdi.

Bu bağlamda, 2010 Sonbaharında ‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ kitabının yazarı Hanefi Avcı’nın, 2011 Mart’ında ‘İmamın Ordusu’ kitabının, kitabın yazarı Ahmet Şık’ın başına gelenlerin Koşaner üzerindeki etkilerini, sanıyorum, kabul etmek gerekir. Nihayet, Başbuğ’un tutuklanması, ardı arkasına açılan yeni ‘asker’ davaları Koşaner’i bir karar almaya zorlamıştır.  

Hükümet, Kara Kuvvetlerindeki terfileri zaten 2010’da şekillendirmişti, Koşaner’in istifası Özel’in ‘komutanlığını’ öne çekti. Özel’in jandarmaya veda mesajında, yaşanan krize üstü örtülü dahi herhangi bir gönderme yoktu. Artık Hükümet ve Cemaatin önü açılmıştı.

Ağustos sonunda 48 general ve amiral tutukluydu, 6 general ve amiral hakkında da yakalama kararı vardı. Tutuklu amirallerin oranı deniz kuvvetlerinde %33’e ulaşmıştı. Ama ‘bahriye’ bir yıl daha direnecekti.

Hava kuvvetlerindeki tutuklu generallerin oranı %17’ydi, ama sadece kuvvet komutanı olacak orgeneral değil, ondan sonra gelen 4 korgeneral da tutuklanmış olduklarından, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde kilit isim olduğu iddia edilen Akın Öztürk’ün 2013 yılında Hava Kuvvetleri Komutanı olmasının yolu da böylece açılmış oldu.

Özel (2011-2015): “Vicdan artı hukuk”

Necdet Özel ‘kraldan fazla kralcı’ tutum ve tavrıyla, orduyu Camia’nın da, Cemaat’in de hayallerinin ötesinde bir ‘değişime’—davaların ‘savcısını’ ailece iftarda ağırlayacak derecede—adeta sürüklemiştir. Hani “Onlar istemediler, BEN teklif ettim” diyenler var ya, işte öyle bir şey..!

“Benim için en önemli şey, vicdan artı hukuktur” diyor ve sanki bir öz eleştiri gibi “Hukuku izledik ama vicdanım sızlıyor” diyor. Özel söylediklerinde samimiyse, bence ‘vicdanının’ sesini bastırarak ‘hukuksuzluktan’ yana tercih yapmıştır. Bir çok askerin—ve sivilin—yılları, siyasi davalarda, sahte delillerle çalındı. Kendileri ve aile fertleri ciddi fiziki ve ruhi rahatsızlıklar, ameliyatlar geçirmişler, hayatları kalıcı olarak değişmiştir. Davalar sürecinde hayatını kaybedenler, intiharlar, artık geri gelmeyecekler vardır.

Ergin Saygun, Mart 2012’de Haydarpaşa GATA’da tedavi altındayken, Nusret Taşdeler, Kasım 2012’de, Ankara GATA’da ardı arkasına kalp ameliyatları geçirirken tutuklandılar. ‘Havuz’, Gülen’in “Silivri Cezaeviyle GATA arasında, yatay geçiş, yani yatış geçişi var. Bu işin içinde bir GATAkulli var” lafını servis ederken, seçim meydanlarında ‘Silivri-Kandil ittifakı’ iftirası tekrarlanırken, Genelkurmay sessizce ‘hukuka’ saygısını (!) sürdürdü.    

Emekli orgeneral olan Hurşit Tolon, Ocak 2013’te, sadece ordudan uzaklaştırılmış bir ‘uzman onbaşının’ ifadesine dayanarak, Malatya Zirve Yayınevi katliamı talimatını verdiği iddiasıyla tutuklandı. Bu dava da Ergenekon kazanına katılarak, Zirve cinayetlerinin asli faillerinin, kafa kesen canilerin—dava sonuçlandırılamadığı için—tahliye edilmelerine yol açtı. (Tolon tahliye edilmedi) Bu bile, TSK komuta heyetine hakim olan gaflet halini değiştirmedi.  

Necdet Özel, Meclis Araştırma Komisyonuna, “Hakkında ihbar/iddia bulunan personelin şahsi dosyalarında, sicillerinde, komutan kanaatlerinde, arkadaşlarının bilgilerinde iddiayı doğrulayacak bir bilgiye ulaşılamamıştır” gibi klasik bir ‘kurmay’ cevabı veriyor. 2011 Sonbaharında—Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu’nun tutuklu olması nedeniyle—münhal durumda olan ‘adli müşavir’ kadrosuna, II. Bşk. Hulusi Akar, Askeri Yargıtay üyesi Alb. Muharrem Köse’yi önerir. Bu aslında tenzili rütbe gibidir, ama Köse (elbette) ‘razı olur’ ve atama yapılır. Köse’nin ‘Fethullahçı’ olduğu iddiaları yayılınca, Özel çağırıp, “Senin hakkında iddialar var. Paralelci misin?” diye sorar. Köse, “Hayır komutanım” der, ‘mahrem’ görevine devam eder.

Görev sürem içinde, TSK içinden silahlı bir kalkışma olacağına dair en küçük bir emare tespit edilememiş ve herhangi bir kaynaktan da bilgi alınmamıştır” diye de ekleyen Özel’e Ahmet Zeki Üçok, 2014 yılı içinde ordu içindeki Fethullahçıların listesini, bizzat, ‘üç kez’ askeri savcılara—ve Ankara, İstanbul, İzmir Cumhuriyet Savcılıklarına—verdiğini, tarihleriyle hatırlatıyor ve “Yalan söylememeli” diyor ki, bu çok ağır bir itham..

Özel döneminde, nasıl olduysa, doğru yapılan bir iş, Ocak 2013’te, Balyoz gerekçeli kararına esas alınan ‘belgelerin’ asıllarının Genelkurmay’da ‘mevcut olmadıklarının’ açıklanmasıydı. (Aslında bu durum Balyoz kararının temelini ortadan kaldırmış, karar havada kalmıştı. Ama sonuçta karar, beklendiği gibi (!) Yargıtay’ın ‘Cemaat’ dairesince, Ekim 2013’te onaylandı.)

Normal koşullarda 2017’de kuvvet komutanı olması beklenen Koramiral Veysel Kösele Eylül 2012’de ‘İzmir Casusluk’ kumpasında tutuklanmıştı. Balyoz kararından sonra, Donanma Komutanı Nusret Güner “Arkadaşlarımız birer birer hapse atılıyor, elimizden hiçbir şey gelmiyor, gelmediği gibi bir de biz buna yardım ediyoruz” diyerek Kasım 2012’de istifa etti. Bu tutuklama ve emeklilikler, istifalar, deniz kuvvetlerindeki terfi zincirini de bozdu. (2013 Ağustosunda kuvvet komutanı yapılan Bülent Bostanoğlu halen aynı görevdedir.)

Davaların ordu üzerindeki yıkıcı etkisi o kadar açık ve o kadar derindi ki, Avrupa Parlamentosu BİLE, 2012 İlkbaharında aldığı kararda, Türk Hükümetini, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin laik bütünlüğünün ve harekat yeteneğinin korunması ihtiyacı” konusunda uyarmak zorunda kalmıştır. Bu ‘uyarı’ Türk siyasi ve askeri tarihinde leke olarak kalacaktır.

Aralık 2013’teki gelişmeler ‘davalarda’ kırılmaya  yol açtı. 17-25 Aralık Cemaat-Camia ‘muharebelerinden’ bir hafta sonra, 2 Ocak 2014’te, Genelkurmay, “Ergenekon ve Balyoz davalarında TSK’yı hedef alacak şekilde sahtecilik yapıldığı, suç delilleri üretildiği” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Sanki Genelkurmay, sağır sultanın duyduğu ‘kumpasın’, o ana kadar farkında değilmiş, yeni öğrenmiş gibi. (‘Toydan sonra nara..!’)

Rüzgar dönünce ‘tahliyeler’ başladı. Ama, kumpasın ‘kumpas’ olduğunun kerhen de olsa kabul edilmesi AKP çevrelerinde büyük rahatsızlık yarattı. Ergenekon tahliyelerinden sonra, kendini tutamayan Başbakan Erdoğan, “Darbe yoktur, darbe girişimi yoktur diyemem. Ayrıca mahkemenin verdiği kararın beraat değil, tahliye olduğu gözden kaçırılmamalı. Bundan kurtuldum diyenler var ama, olmaz..” diye tehdit etti. ‘Balyoz’ için de “O da sorunlu..” hatırlatması yaptı. (Ergenekon davası ‘bağımsız ve tarafsız yargı’ tarafından, Nisan 2016’ya kadar uzatılacak, ordunun kafasının üstünde Demoklesin Kılıcı gibi tutulacaktır.)

Anayasa Mahkemesinin Haziran 2014 ‘Hak ihlali’ kararıyla yeniden görülen davada ‘Balyoz sanıkları’ Mart 2015’te beraat ettiler. Genelkurmay açıklamasında, hala, “Hukukun üstünlüğüne saygının gereği, adil yargılama ilkeleri çerçevesinde, yargılamanın hakkaniyete uygun neticeleneceğine olan inancın sürekli muhafaza edildiği” söyleniyordu. Daha da şaşırtıcı olanı, Genelkurmay’ın bu beraat kararından ‘kendine bir pay’ çıkartmasıydı.

2005 ve 2010 yıllarındaki kritik YAŞ toplantılarından sonra, 2015 YAŞ toplantısı, 15 Temmuz’da görev başında olan kadronun şekillendirildiği son toplantıdır. Erdoğan, Davutoğlu, Özel ve görevi devralacak olan Hulusi Akar biraraya gelir, terfi listesine son şeklini verirler. YAŞ toplantısı aslında, öncekiler gibi, göstermelik, miş-gibi bir toplantıdır—devlete ve orduya hakim olan gayri-ciddi yönetim anlayışının yansıması.. Bütün bunlara ‘hukuka saygı’ diyenlerin, vicdan huzuru bulamaması elbette kaçınılmazdır..

Genelkurmay karargahındaki devir-teslim töreninde (18 Ağustos 2015) Özel “Türk Silahlı Kuvvetleri devletimizin legal yapısı dışında oluşturulmak istenen her türlü yapıyla bundan sonra da mücadelesine aynı şekilde devam edecektir”, Akar da “Türk Silahlı Kuvvetlerinin anayasal düzen içinde, yasalarla belirlenmiş tek bir emir komuta yapısı vardır. … yasal hiyerarşi dışında hiçbir kişi ve oluşumun etkisi söz konusu olamaz” der.

Böylece, gaflet içinde, darbeden önceki son dönemece girilir.

Hulusi Akar (2015- ?): “Açıklama Cevap-1 ve 2’de yapılmıştır”

Akar, 2011-2015 yılları arasında iki yıl Genelkurmay II. Başkanı olarak, sonra da iki yıl Kara Kuvvetleri Komutanı olarak (Ordu komutanlığı yapmadan ve kendisinden daha kıdemli orgeneraller varken, kuvvet komutanlığına zıplatılan nadir generallerdendir) Özel’le yakın çalışmış ve doğal olarak onun çizgisini—hata ve ihmallerini—sürdürmüştür. Akar, davul çalarak gelen ‘darbeyi’ uyaranlar hakkında ‘suç duyurusunda’ bulunmasıyla hatırlanacaktır.

2015 yılı başından itibaren, Cemaatin darbeye teşebbüs edebileceği, hatta hazırlandığı haberleri ayyuka çıkmıştı.. Ordudaki Fethullahçı yapılanmanın ayrıntılarını—isimler dahil—ifşa eden kitaplar bile yayınlandı. Sonunda Genelkurmay Başkanlığı, darbe teşebbüsünden 3.5 ay önce, bu iddialarla ilgili açıklama yapmak zorunda kaldı: “Türk Silahlı Kuvvetlerinde disiplin, mutlak itaat ve tek emir komuta esastır. Hiçbir yasa dışı, emir-komuta hiyerarşisi dışı oluşum ve / veya harekete taviz verilmesi söz konusu değildir. … hiçbir hukuki, insani, vicdani ve akli dayanağı olmayan, basın etiğinden ve üslubundan uzak, haddini aşan haber ve yorum yapanlar hakkında … suç duyurusunda bulunulmuştur”.

Hulusi Akar, Darbe Araştırma Komisyonunun, 15 Temmuz günü öğleden sonra başlayan ve darbe teşebbüsüyle sonuçlanan gelişmelerle ilgili kritik iki sorusuna “Açıklama Cevap-1 ve 2’de yapılmıştır” diye cevap veriyor, ama ‘Cevap-1 ve 2’de’ aranan cevaplar yok..

Türk ordusu, bu soruların da, başka bir çok sorunun da cevabını bulmak zorunda.. Ama, bu koşullarda kim bulacak..? Herhalde, rütbeleri öğrenmeye çalışan yeni savunma bakanı değil..!

Devam edecek..

24 Temmuz 2017

Yazarın Diğer Yazıları