Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Yıl Sonra-III: “Bir Kağıt Parçası”

‘Davalar’ sürecinin, 15 Temmuz’a giden yolda ne kadar önemli olduğu ve bir avuç insanın ısrarla, Fethullah Gülen örgütlenmesine ve yarattığı tehdide dikkat çekmek için niçin çırpındıkları, geç de olsa, artık anlaşılıyor. Ama anlamak yetmiyor, kavranmalı da..

Bu süreçte ‘Komutanlık’, esas olarak dört büyük hata yapmıştır:

Davalar arasındaki organik ilişki, nihai amaçları ve ‘Cemaatin’ stratejisi anlaşılamamıştır.

İşten işten geçene kadar hiçbir muvazzaf asker ‘İmparatorun üstünde elbise yok’ diyememiş, Cemaat’in ismini bir tehdit olarak telaffuz etmemiştir.

Cemaatin, hükümetle tam bir işbirliği içinde olduğu deneyimle sabit olmasına rağmen, safça, hükümetten medet umularak, Türk Silahlı Kuvvetleri tümüyle pasif durumda tutulmuştur.

Ve nihayet, ‘Hukuka güveniyoruz ve hukuki süreçlere saygılıyız’ lafı içi boş bir klişe olarak, ‘hukuksuzluğa övgü’ halini almış, TSK’yı saldırılara açık ve hassas halde bırakmıştır.

Özkök (2002-2006): ‘Kasap-Soğan’

Hilmi Özkök 2002’de göreve geldiğinde 1982 soruşturmalarının üzerinden yirmi yıl geçmiş, örgüt kök salmıştı. Özkök, AKP çevrelerinde ve Batı’da, açıkça, ‘sevinçli bir telaş’ yarattı.

Türkiye’de sivil-asker ilişkileri üzerine (AB fonlarıyla) bugüne kadarki en kapsamlı çalışmayı yapan bir Hollanda düşünce kuruluşu, bir raporunda, Tayyip Erdoğan’ın ‘laikliğe bağlılığını’, Hilmi Özkök’ün ‘dindar insanların da siyaset yapmalarına saygı gösterdiğini’ ve her ikisinin uyumunu vurgulamış, Özkök’ten sonra gelecek genelkurmay başkanlarının da aynı çizgide olacağını (nereden biliyorsa..!) yazmıştı. Özkök, bu ifadelerin altını, kırmızı kurşun kalemle çizdi ama yorum yapmadı. (Bu Hollanda düşünce kuruluşu, her nedense, tüm uyarılara rağmen, ‘polis’ ve ‘istihbaratı’ bu çalışmanın dışında tuttu.) AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın, Özkök’le, 14 Kasım 2002’de Genelkurmay Karargahında yaptığı ‘mahrem’ görüşmenin de, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfovitz’in tavassutuyla olduğu iddia edilir.

Anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen de bu değerlendirmelere katılıyor ve Özkök’ü, daha 2000’de, “Türk siyasetini askerin tahakkümünden kurtaracak tek asker” olarak görüyormuş…

Özkök, Necip Hablemitoğlu’nun 22 Aralık 2002 günü yapılan cenaze törenine kuvvet komutanlarıyla birlikte katıldı. (Herhalde birileri kendisine Köstebek’i anlatmıştır.) Ancak, hükümetin MGK’da alınan 25 Ağustos 2004 tarihli “Fethullah Gülen grubunun faaliyetlerine karşı tedbir alınması” tavsiye kararını ‘Yok hükmünde saydığını’ bugün biliyoruz.

Özkök, davaların ileri aşamalarında, “Görevdeyken bu konularda kimsenin burnu kanamadı, dava açılmadı ve tutuklama olmadı” dedi, ki doğrudur. Ama ‘davalar’ için sosyo-psikolojik zemin, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından yürütülen iki davayla, siyasi zemin de Hükümet tarafından yürütülen sözde Avrupa Birliği üyelik süreciyle hazırlanmıştır. Önce, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın, ‘Rüşvet vermekten’ yargılanmakta olan bir müteahhitten borç alması, aile fertlerinin muhtemel irtibatı kamuoyunda tartışılmış, hemen arkasından, Genelkurmay Askeri Mahkemesi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil’i Şubat 2006’da, ‘Haksız mal edinme’ ve ‘Memuriyet nüfuzunu kötüye kullanma’ suçlarından hapse mahkum etmiştir. Elbette hiç kimse yargıdan muaf değildir, ama basına açık duruşmalarda emekli kuvvet komutanının ve aile fertlerinin, hatta mutfakta pişen yemeklerin tartışılması, bir ‘sihri’ ortadan kaldırmıştır.

Aynı dönemde hazırlanan, Kasım 2005’teki ‘Şemdinli Olayı’ iddianamesi, bir ‘Ergenekon klasiği’ haline gelecek olan ‘siyasi manifesto’ niteliğindeki ilk iddianame ve Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ı doğrudan hedef alan ilk kumpas girişimidir.

Sanıyorum, 2005 Ağustos’undaki terfi, atama—ve emekliliklerle—öyle niyet edilmemiş bile olsa, ‘zemin hazırlığı’ tamamlanmıştır.

Özkök, Silivri’de, Ergenekon davasında 2012 Ağustosunda ifade verecek; öncesinde İzmir’den Ankara’ya gelip dönemin başbakanına ‘mahrem’ bir ‘nezaket ziyareti’ yapacaktır.

Büyükanıt (2006-2008): ‘27 Nisan’ & ‘Dolmabahçe’

Yaşar Büyükanıt, tek başına yazdığı muhtıra ‘olmayan’ 27 Nisan e-muhtırası ve bir hafta sonra, 4 Mayıs 2007’de, Erdoğan’la yaptığı mahrem ‘Dolmabahçe görüşmesi’ ile hatırlanmaktadır. Bu görüşmenin arkasından—ister tesadüf deyin, ister Hikmet-i Huda—ilk ‘Ergenekon’ tutuklaması 17 Haziran 2007’da yapılmış ve davalar süreci başlamıştır.   

‘Ergenekon’ davası kısa sürede mayalı hamur gibi büyüyerek, emekli askerler yanında sivil kesimden muhalif isimleri de içine alıp dallanıp budaklanarak, Hükümet-Cemaat ikilisi için elverişli bir siyasi silah, baskı aracı haline geldi. İlk tutuklamalar emekli bir astsubay olan Oktay Yıldırım ve emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’le başlatılmış, giderek emekliler içinde, yarbaylar, albaylar ve general/amirallere doğru üst rütbelere çıkılmıştır.

Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Ocak 2008’de ‘Halkı isyana tahrik’ suçlamasıyla tutuklandı. 2008 yılı ortalarında ‘sıra’ emekli orgenerallere gelmişti bile.. Hurşit Tolon ve Şener Eruygur, oturmakta oldukları askeri lojmanlarda göz altına alındılar ve tutuklandılar.

Büyükanıt bu tutuklamalardan kısa bir süre sonra emekli oldu. Hükümet tarafından ‘Devlet Şeref Madalyası’ ile taltif edildi ve emekliliğinde kullanmak üzere zırhlı bir araç tahsis edildi.

‘Yılanın başı’ küçükken ezilebilecekken ve açık kumpas ifşa edilebilecekken, bu mümkün olmamıştır. Sıra artık ‘muvazzaflara’ gelmişti..

Başbuğ (2008-2010): ‘Yalnız Savaşçı’

Ordunun açıkça hukuk ve kanun dışı olan davalar süreciyle ilk—ve tek—mücadelesi İlker Başbuğ dönemindedir.  

İlk muvazzaf, Teğmen Mehmet Ali Çelebi, 18 Eylül 2008 günü gözaltına alındı ve iki gün sonra tutuklandı. (İlk kez iki yıl sonra hakim karşısına çıkarılan Çelebi, Ergenekon davasında 16 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılacaktı.)

‘Muvazzafların’ tutuklanmaları, TSK komuta yapısının yeniden şekillendirilmesi, bunun yapılabilmesi için de bir taraftan kadroların boşaltılması, diğer taraftan da ordunun siyasi müdahaleye ve kumpaslara karşı direncinin kırılması amacına yönelikti. Bunlar olurken, Şubat 2012’de MİT Müsteşarına “Kesin bir dille” ifade vermeye gitmemesini söyleyenler, askerlere ‘Yargıya güvenin, yargılanın, aklanın’ demişlerdir.

Başbuğ 14 Nisan 2009 günü Harp Akademilerinde yaptığı bir konuşmada Cemaat’e açıkça meydan okudu: “Bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti [yine ‘hukuka’ vurgu var..] kapsamında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük bir yanılgıdır”. Bence tarihi önemdeki bu konuşma, hükümete de bir uyarıydı. Ama, gereği yapıl(a)madı.

Ne yazık ki, kumpasın ordu içindeki faillerini, yani Fethullah Gülen’in müritlerini ortaya çıkarabilecek dört çok önemli fırsat da Başbuğ döneminde kaçırılmıştır. Bunlar ‘Kayseri soruşturması’, ‘Islak imza olayı’, sözde ‘Balyoz’ belgeleri ve askeri okullardan ayrılmalardır.

Hava Kuvvetleri savcısı Albay Ahmet Zeki Üçok, Mart 2009’da, Kayseri’de görevli üç astsubayın Cemaat’in talimatıyla Hava Kuvvetleri bilgisayar sistemine sahte belgeler yüklediklerini tespit ediyor, itiraflarını alıyor; adli işlemleri yürütürken, ordudaki çok sayıda Cemaat üyesini ve çalışma yöntemlerini sıralı komutanlıklara—ve Genelkurmay’a—rapor ediyor. Ama, ilk kez, net deliller ve ipuçları elde edilmişken, bundan istifade edil(e)miyor.

O dönemde, Genelkurmay karargahında görevli olan Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı iddia edilen sözde ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’, 4 Haziran 2009 sabahı, İstanbul’daki ‘mahkeme’ tarafından görevlendirilen ‘polisler’ tarafından Ankara’da, kendisi de kahraman bir subay ve gazi olan Serdar Öztürk’ün avukatlık ofisinde ‘ele geçirilmiştir’. Bu sırada, ofisteki kartekslerden birinde bulunan Genelkurmay karargahındaki çeşitli birimlere ait 300 kadar askeri belge/yazışmanın peşine düşülmemesi, ikinci vahim hata olmuştur.

‘Balyoz’ davası süreci 2010 Şubatında Taraf gazetesinin yayınıyla başladı ve ilk dalgada aralarında emekli orgeneraller Çetin Doğan ve Ergin Saygun, emekli oramiral Özden Örnek’in de olduğu kırk kadar emekli ve muvazzaf subay gözaltına alındı ve kısa bir süre sonra da tutuklandılar. ‘Bavulda’ bulunan 6000’i aşkın, suç unsuru olmamakla beraber 1nci Ordu Karargahından gizlice çıkartıldıkları açık olan belgelerin de peşine düşülmemiştir.    

Bu arada, Harp Okullarında, özellikle de Kara Harp Okulunda askeri lise mezunu öğrencilerin, daha intibak döneminden başlayarak, maruz kaldıkları baskı ve işkence nedeniyle ayrılmaları başlamıştır. 2009-2013 döneminde ayrılmaya zorlanan—ve yerlerine ‘sivil’ kaynaktan öğrenci alınan—Harbiyelilerin sayısı 2000’i aşkındır. Geleneksel olarak ‘tek bir öğrencinin’ ayrılması bile yadırganan bir kurumda, kitle halinde ayrılmaların dikkat çekmemesi—ve araştırılmaması—anlaşılır ve açıklanabilir değildir.

Başbuğ’un ‘bir kağıt parçası’ dediği ‘ıslak imza’ süreci, hükümetin ‘asimetrik savaştaki’ bilinçli ve kritik rolünü en çarpıcı şekilde göstermiştir. Genelkurmay Askeri Savcılığı, ‘askeri suç’ niteliğindeki olaya el koymuş, belgenin sahte olduğu, üzerindeki imzanın Dursun Çiçek’in el ürünü olmadığı gerekçesiyle ‘Kovuşturmaya Yer Olmadığı’ kararı vermiş, dosyayı ‘Kimler tarafından ve ne amaçla hazırlandığının’ araştırılması istemi ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına iade etmiştir. Bu tavrın ve işlemin, TSK içindeki ilk ve tek, doğru ve kararlı, ama aynı zamanda hukuka ve kanunlara uygun tutum olduğu söylenebilir. Ancak bu tutum Hükümet-Cemaat ikilisinin cüretini daha da artırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.

AKP hükümeti, Meclis’te 26 Haziran sabahı 00:59’da, yani gece yarısını geçe, açılan oturuma Türk Ceza Kanunun 250’nci maddesini ‘bir kelimeyle’ değiştiren metni getiriyor, ‘hali dahil’ ifadesi ‘halinde’ oluyor ve (3) fıkrası şu hali alıyor: “… suçları işleyenler … ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. … savaş ve sıkıyönetim halinde [eski şekli ‘hali dahil’] askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır”. Geçici bir maddeyle de “… değişiklik hükümleri yürürlüğe girdiği tarihte devam etmekte olan soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır”  deniyor, yani kaymaklı ekmek kadayıfı.. Saat 01:20.. Sadece 21 dakikada.. Böylece, Cemaat yargısının önündeki en büyük engel, hükümet tarafından kaldırılmıştır.

Başbuğ’un artı hanesine yazılması gereken önemli bir olay 3ncü Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk’i Cemaat’e teslim etmemesi, arkasında durmasıdır. Berk, 17 Aralık 2009’da, Başsavcı İlhan Cihaner’le birlikte, ‘Erzincan’ kumpası çerçevesinde ifadeye çağrılmış, ancak gitmemiş, karargahta arama yapmak isteyen Erzurum ‘savcısı’ içeri alınmamıştır.

Başbuğ’un açıkça hukuk ve kanun dışı davalara, iktidarın Cemaat’in öngördüğü tasfiyelere yönelik idari tasarruflarına son direnme teşebbüsü 2010 YAŞ toplantısında gerçekleşti, ama bu sefer başarılı olamadı. ‘İnternet Andıcı’ haberi daha 4 Şubat 2009’da, yine Taraf gazetesinde yayınlanmıştı. Hasan Iğsız bu gerekçeyle, hükümet tarafından hak ettiği Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanmadı ve emekli oldu. Hükümet, Kara Kuvvetleri Komutanlığı için bir ara formül buldu ve Necdet Özel’in önünü böylece daha o dönemde açtı. (‘İnternet Andıcı’ davası Temmuz 2011’de başlayacak, Iğsız da tutuklanacaktı.)

İlker Başbuğ kısa bir süre sonra emekli olarak görevi Işık Koşaner’e devretti. Ordunun ‘gardı’ artık tamamen düşmüş, Cemaat ‘azmıştı’. Koşaner, bir sonraki terfi dönemine kadar bile dayanamayacaktı.

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları