Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Yıl Sonra-II: “Zamanı Geldiğinde, Birliklerinizle Hoca Efendinin Emrine Gireceksiniz”

Türk Silahlı Kuvvetleri, genel kanının—ve Genelkurmay Başkanlarının Darbe Araştırma Komisyonundaki beyanlarının aksine—35 yıl önce, ‘Fethullah Gülen’ örgütlenmesinin amaç ve stratejisiyle yüzyüze gelen ve büyük resmi tam olarak gören ilk kurumdur.

Cemaatin orduya ‘sızması’ ilk kez 1982 yılında, Kuleli Askeri Lisesi’nde tespit edilmiş, soruşturulmuş ve 90 kadar öğrencinin okulla ilişiği kesilmiştir. Okul Komutanı rahmetli Doğu Aktulga’dır ve ‘irticayla mücadele’ konusundaki kişisel hassasiyetinin bu sızmanın ortaya çıkartılmasında büyük rolü olmuştur. Atılan öğrenci sayısına bakarak, iltisaklı veya çengel atılmış öğrenci sayısının, asgari birkaç yüz olduğu makul bir tahmin olacaktır.

Bu tespitlere rağmen, 1986 yılındaki ikinci dalga operasyonlarda Askeri Liselerde ve Harp Okullarındaki ‘iltisaklı’ öğrenci sayısı birkaç bine ulaşmıştır.. Öyle ki, Kuleli Askeri Lisesinde, Ankara’dan görevli gelen ve sızmanın çapını tam bilmeyen araştırma heyeti, okul yönetiminden, hazırlık sınıfındaki ‘Fethullahçı’ öğrencilerin tümünü (15-20 kişi zannıyla) aynı mekanda toplamalarını istediğinde, yüzlerce öğrenci ancak yemekhaneye sığdırılabiliyor.

İkinci dalgada, öğrencilerin ortak beyanlarına dayalı çarpıcı tespit şu: “En güvenilir, başarılı, disiplinli subaylar sizler olacaksınız. Kendinizi gizleyeceksiniz. En kritik görev ve makamlara geleceksiniz. Zamanı geldiğinde, birliklerinizle Hoca Efendinin emrine gireceksiniz”.

Bu soruşturmalar, Kara Harp Okulu’ndaki bazı duyarlı Harbiyelilerin ihbarıyla başlıyor, az sayıda, duyarlı genç subayın ısrar ve çabasıyla, bir yerde zorla bir yere kadar götürülüyor. Son derece sınırlı, yüzü geçmeyen sayılarda ayırmalar oluyor ve konu kapatılıyor, kurumsal olarak unutuluyor. (Bunda, 1980’lerin ortalarından itibaren PKK’ya karşı yürütülen yaygın ve zorlu mücadelenin, tek sebep olmasa da, rolü olduğu düşünülebilir.) Sonrasında ancak bir uyku veya hipnoz halinden, gafletten, bazı durumlarda da açıkça ihanetten söz edilebilir.

1982 ve 1986’daki soruşturmalarda Cemaatle irtibatları tespit edilmekle beraber, TSK saflarında kalmasına fırsat verilen bu öğrencilerden bir kısmı (hepsi değil) Fethullah Gülen’e olan tam itaatlerini ve Cemaate—orduya değil—sadakatlerini sürdürmüşler, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde aktif ve kilit roller oynamışlardır.

Ordu, Cemaati, diğer İslamcı cemaat ve tarikatlardan ayrı olarak görmemiş, tümünü ‘dini değerleri istismar eden gruplar’ içinde mütalaa etmiş, ‘irticayla mücadeleye’ devlet seferberliği çerçevesinde bir bütün olarak bakmıştır. 1984-2010 yılları arasında Yüksek Askeri Şûra kararıyla ilişiği kesilen personel sayısı 1200 kadardır, bunlardan 400’ü (üçte biri) Fethullah Gülen Grubu ile irtibatlı veya iltisaklıdır. Bu rakamın bugün bildiğimiz gerçekler karşısında son derece mütevazi kaldığı ortadadır. Bunların bile, ağırlıklı olarak 2004 öncesi döneme ait olduğu anlaşılıyor.

TSK’nın, kendi içinde yürüttüğü soruşturma ve kovuşturmalardan ayrı olarak, özellikle 1997 yılından itibaren, açık kaynaklarda, Cemaat’le ilgili sınırlı sayıda, ama son derece önemli uyarılar yer almıştır. Bu ‘uyarılar’ içinde, Fethullah Gülen’in 1999 yılında (18 Haziran günü) bir televizyon kanalında yayınlanan konuşmasının özel bir yeri vardır.

Gülen’in “İslami geleceğimiz adına … adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede arkadaşlarımızın mevcudiyeti … gelecek adına, bizim o ünitelerde garantimizdir. … Zayiata meydan vermeyin. … Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın” söylemleri kamuoyunda bir dalgalanmaya ve gerek Cemaat içinde, gerekse özdeşleştiği ‘İslamcı’ çevrelerde endişe ve telaşa sebep oldu. Fethullah Gülen’in, hakkında hep konuşulan nihai amacı, stratejisi, çalışma ve eylem yöntemleri ilk kez, kendi sesinden teyit edilmişti. Ama çok az kişi bu sözlerin gerçek anlamını kavramış görünüyordu. Kavrayamayanlara, ‘askerler’ de, hatta özellikle onlar, dahildir. Halbuki ‘başka hayati bir müessesenin’ ordu olduğu açıktı.

Ordu, kurumsal olarak, “Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. … Din-i mübin-i İslam’a hizmet eden herkes neferdir. Bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir” sözlerinin önemini anlayamadı, üzerinde durmadı, ölümcül tehdidi, kaçınılmaz felaketi, gerçekleşene kadar inkar etti.

Fethullah Gülen’in—daha sonraları belli aralıklarla yineleyeceği—sanki geleceği okuyan bir de uyarısı vardı: “Bir yalnışlık bize falso yaşatır ve bu falso ile yediğimiz mağlubiyeti telafi edemeyiz, yanlışı telafi edemeyiz. Bu sefer onlar sizi kıskıvrak derdest eder, bir daha belinizi doğrultmanıza fırsat vermezler, hafizanallah..”

Gülen 22 Haziran günü (Mart ayından beri yaşamakta olduğu ABD’den) bir başka televizyon kanalına bağlanarak “Tavsiyelerimin kanun nazarında suç olduğu kanaatinde değilim. … İçtihadımda hata edebilirim. … Yakışıksız ne varsa, milletten özür dilerim. Genelde yanlış bir şey görmüyorum, ama yanlış söylenmiş sözler var. Sürçü lisan olabiliyor” der. 2000 yılında açılan dava da, 2007’de delil yetersizliğinden düşürülmüştür.

1999-2010 sürecinde, Cemaat hakkındaki çarpıcı uyarılar içinde rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun 2002 yılında kaleme aldığı ‘Köstebek’ kitabı, Tuncay Özkan’ın Kanaltürk’ünde Haziran-Temmuz 2006 tarihlerinde yayınlanan Nurettin Veren ve Adil Serdar Saçan’ın katıldıkları programlar ve Hanefi Avcı’nın 2010 yılındaki ‘Haliçte Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat’ kitabı öne çıkar. Merdan Yanardağ da Kanaltürk’teki söyleşileri kitap olarak, ‘Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası: Türkiye Nasıl Kuşatıldı?’ adıyla Eylül 2006’da yayınlamıştır. Elbette, başkaları da vardır..

Hablemitoğlu, daha 2002’de, 15 Temmuz’dan ondört yıl önce, “Devlet güvenliğini zaafa uğratma pahasına, basit çıkar hesaplarına ya da makamından olma-düşman kazanma korkusuna dayalı ilgisizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, fırsatçılık, yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların oluşturduğu bataklık zemin, devletin stratejik kurum ve kuruluşları içindeki Fethullahçı fidanların (!) adeta ormana dönüşmesine yol açmıştır” diye uyarıyor. Köstebek’i 5 Ağustos 2002’de bitiriyor, ama yayınlamaya fırsat kalmadan, 18 Aralık günü, Ankara’daki evinin önünde vuruluyor. Kitabın ilk basımı, Şubat 2003’te yapılıyor.. Katili—ve azmettiriciler—hala bulunamadı.  

Hanefi Avcı, Eskişehir Emniyet Müdürlüğü görevindeyken, 6 Ocak 2010 günü Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kaan Köksal’ı bizzat ziyaret ederek, Cemaat örgütlenmesini ve ‘kumpasları’ anlatıyor, dilekçeyle, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı hakkında “..bazı kamu görevlilerini veya yakınlarını, konuyu düzenleyen mevzuata aykırı istihbari dinleme kararları alarak, kanunsuz olarak dinledikleri, daha sonra buradan elde edilen bilgileri kötü niyetli olarak kullandıkları” için suç duyurusunda bulunuyor.

Hiçbir tepki alamayınca, bu sefer 12 Ocak 2010 günü Adalet Bakanı Sadullah Ergin’i ziyaret ederek ‘hukuka aykırı karar veren [Cemaat] hakimlerinden şikayetçi olduğu dilekçesinin işleme konulması için ‘ısrar ediyor’. 28 Ocak 2010 günü Ankara’da Emniyet Genel Müdürü Köksal’la bir kez daha görüşüyor, ama İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın kararıyla dilekçesi iade ediliyor. Başbakanın bir ‘başdanışmanına’, başbakana aktarılmak üzere, “Konunun ciddiyetini, Cemaatin nerelere kadar sızdığını, neler yaptığını, ülkenin güvenliğinin ve insanların özgürlüklerinin tehlikede olduğunu” anlatıyor. Sonunda Haliçte Yaşayan Simonlar kitabını yayınlamaktan başka bir yol kalmadığına karar veriyor.

Avcı’nın kitabı, aslında ümitsiz bir çığlık, son bir çaba mahiyetindedir. “Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten içe çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaat imamı devlet yetkilerini gasp etti. Bu nasıl bir devlet geleneğidir?

Haliçte Yaşayan Simonlar’ı yazma gerekçesini şöyle açıklıyor: “Maalesef bu gruba karşı çıkmak çok kolay değildir. Bir anlamda Fethullah Hoca’nın insafına kalmıştır. … Olay bir örgütün, Cemaatin devlet içerisindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir, karşımızdaki kişiler polis, hakim ve savcı değil, örgütün/Cemaatin elemanlarıdır. Devletin hukukunu değil, Cemaatin talimatlarını yerine getirmektedirler. … Cemaatin dört koldan başlattığı propaganda karşısında hedef olan hakim, savcı, polis müdürü, muvazzaf veya emekli askerlerin kendilerini koruma ve savunma imkanları yoktur. Devlet bu kişileri korumalı, kendilerini savunmaları için imkan vermelidir.” Bu sözler aslında, Işık Koşaner’in, altı yıl sonra Komisyonda verdiği ifadelerle birebir örtüşüyor. Ama, eylemler ayrışıyor.

Hanefi Avcı, kitabının 2010 yazında yayınlanmasından kısa bir süre sonra merkeze alınıyor, sonra da tutuklanıyor. Kendi ifadesiyle “Cehennemi bu dünyada tattırıyorlar”, Tuncay Özkan ve Adil Serdar Saçan gibi, bir çok uydurma davaya ve Ergenekon kazanına dahil ediliyor, mahkum oluyor. Haziran 2014’e kadar hapiste kalıyor. Göz göre göre, göstere göstere..

Ne yazık ki, ordu içindeki benzer feryatlar da sağır kulaklara ulaşamıyor.. Bir çok askerin başına gelenler de, Hanefi Avcı’nın başına gelenlerden çok farklı değil.. Tüm uyarılara karşın, 1982’den beri çok iyi bilinen açık tehdide tedbir getirilemiyor. Davalar süreci, ordu için bir ihmaller ve akıl almaz hatalar zinciri.. Tam bir toptan akıl tutulması ve kurumsal paralize olma hali..

Devam edecek..

Yazarın Diğer Yazıları