Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Bakan & Müdür – II “Çaylarınızı ben ikram edeyim Başkanım..”

Mayıs 2018, tam ‘seçimler’ öncesi.. İzmir Atatürk Lisesi mezuniyet töreninde öğrenciler İzmir Marşı’nı okumak istiyorlar. Okul müdürü marşı ‘siyasi içerikli’ buluyor, “Ben bu okulda okul marşından başka bir marş söyletmem, slogan attırmam” diyor. Marşı bastırmak (!) için, yüksek seste ‘pop şarkıları’ çaldırıyor. Sonrasında, tepkiler üzerine görevden alınıyor.

Dört ay sonra, 18 Eylül 2018.. Kabataş Erkek Lisesi’nde (artık kızlar da alınıyor) 2018-2019 Eğitim Öğretim Yılı açılış töreni var.. Cumhurbaşkanı—ve AKP Genel Başkanı—geliyor.

Kabataşlılar Derneği, Ocak 2014’te—17-25 Aralık olaylarının hemen sonrası—Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, hatta Metin Feyzioğlu’na ödüller veriyor. (O sırada ‘kumpaslar’ hala devam ediyor. Balbay da, Haberal da CHP’den milletvekili, yeni tahliye edilmişler.) Konuşmalarda Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Adnan Kahveci anılıyor, hatta ‘gazeteci’ ve ‘karikatüristlere’ de ödül veriliyor. İnanması güç ama, Çarşı bile ödül alıyor..

2018’e gelindiğinde, dört yıldaki dönüşüm şaşırtıcı.. Küçük bir salon.. Ön sıra ‘devlet’ protokolüne ayrılmış, AKP İstanbul İl Başkanı da orada.. Başka herhangi bir partinin temsilcisi yok.. Öğrenciler ve aralarına oturtulmuş öğretmenler.. Kimbilir anneleri, babaları ne tenbihlerde, ne uyarılarda bulundular sabah evden çıkarlarken: “Aman oğlum, aman kızım, Allah korusun bir içeri alırlar, derdimizi kimseye anlatamayız..” Türbanlı öğrenciler dikkatle serpiştirilmiş, hepsinin yanında mutlaka türbansız bir kız oturuyor. Sahne, dekor hazır..

Önce Bakan, sonra Cumhurbaşkanı, malum konuşmalarını yapıyorlar. Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının sonuna doğru ‘şiirsi’ bir bölüm var—sabır, vefa, açlık, emek, vatan sevgisi, kahramanlık, özveri, coşku, hasret, susuzluk, misafirperverlik, renkler üzerine.. Çeşitli örnekler, isimler vererek, bu kavramlarla ilişkilendiriyor. Ama Atatürk yok.. Belli ki Atatürk’ü bu kavramların hiçbiriyle özdeşleştir(e)miyor.

Bu konuşmanın sürrealizm zirvesi ‘özgürlük’ yorumunda.. “Kafeste çırpınan bir kuştan özgürlüğü öğreneceksiniz” diyor. Kafeste çırpınan kuş..!

Halbuki bu çocuklar, hakaret unsuru içermediği mahkeme kararıyla sabit bir karikatürü taşıdılar diye haklarında ‘yakalama kararı’ olmadan yakalanan ve ‘delil karartacaklar’ denerek tutuklanan ODTÜ öğrencilerini biliyorlar. Adam darp eden, yaralayan, sonra çetesiyle ve ruhsatsız silahla hastane basan, ateş eden, mafya fedaisi özentili, vukuatlı ama dokunul(a)maz topçunun (!) telefonla ifadeye çağrılıp hemen serbest kaldığını da.. Onun nikah şahidinin kim olduğunu da.. ‘Kafeste çırpınan kuş’, öyle mi..?

Bıyığı bitmemiş çocuklarla dolu salon, silahları açıkça görünür durumda korumalarla ‘emniyete’ alınmış.. Yetmiyor, sürekli kafalarını sağa sola çevirerek, gözlerini dolaştırarak, o yaştaki çocuklar üzerinde kaçınılmaz bir korku ve dehşet havası yaratıyorlar. Çocuklarla dolu, zaten avuç içi kadar olan salonda silahlı korumaların işi ne?

Kafeste çırpınan kuştan özgürlüğü öğreneceklermiş.!

Çocuklar—ve ‘kafesteki’ herkes—hayatın gerçeklerini (!) yaşayarak, çırpınarak öğreniyorlar. Ama öğretmenlerin bir kısmı diğerlerinden daha önce hidayete ermiş..

Cumhurbaşkanı, okulu geziyor, sınıflara giriyor. Bir kadın öğretmen elini öpmeye hamle ediyor, yiğidi öldür hakkını ver, “El öptürmem” diyor. Öptürmüyor da.. Hanımefendi ısrarlı, eline sarılıyor, ama yine de izin vermiyor, dönüp öğrencilere de, “Çocuklar; annenizin, babanızın, bir de  öğretmenlerinizin elini öpün, başka kimsenin elini öpmeyin” diye nasihatte bulunuyor. (El öptürmeye çok meraklı muhteremlerin kulağına küpe olsun.)

Bahçeye çıkıldığında çok sayıda öğrenci cep telefonlarıyla fotoğraf çekme telaşı içinde.. “Bir yerde çay içelim” diyor, o anda içinden gelmiş gibi.. Türbanlı bir kız öğrenci—duymuş olmalı ki—yaklaşıp, “Çaylarınızı ben ikram edeyim Başkanım” diyor. (‘Başkan’ lafını öylesine söylemediği belli.. Ne dediğini çok iyi biliyor.) Şaşıran ‘başkan’, “Ciddi misin?” diye sorunca, öğrenci, “Çok ciddiyim, isterseniz kahve de yaparım” diye cevap veriyor. Sonrası, ‘devletin’—bu arada eğitim ve öğretimin—ne hale geldiğinin, getirildiğinin çarpıcı örneği, okul müsameresi gibi..

Hep birlikte, okulun dışında, yakındaki bir ‘mekana’ gidiliyor. Kız öğrenci de geliyor. Boğaz kıyısında, bilinen bir yer.. Ortaya tek bir yuvarlak masa hazırlanmış, bir de ‘saz ekibi’ var.. ‘Başkanı’ bekliyorlar. Daha uzaktan şarkıya giriyorlar: Unutmak mümkün mü böyle bir aşkı, Bir gün gitsen bile hatıran yeter.. Oturuyor, hemen ikinci şarkı: Safalar getirdiniz, safa geldiniz dostlar.. Ye, iç, gül, eğlen dostlar.. (Öyle yapıyorlar zaten.) Başkan, “Eline, diline sağlık” diyor, saz sanatçısına.. Bir kadın öğretmen—edebiyatçı—üzerine alınıyor, “Sizin de ayaklarınıza sağlık” diyor..

Cumhurbaşkanı, iki bakan (biri MEB), İstanbul Valisi, İl Milli Eğitim Müdürü, AKP İl Başkanı ve Büyükşehir Belediye Başkanı—AKP İl Başkanının solunda—masaya yerleşiyorlar, konser devam ediyor.. El öpmek isteyen hanımefendi de masada, ama İlçe Milli Eğitim Müdürü ve Cumhurbaşkanlığı sözcüsüne yer kalmıyor, onlar ayaktalar.. (Sözcü de koroya katılıyor, tam solistin yanında.) Müdür Bey, o da mesrûr u melûl ayakta kalıyor..

Kız öğrencinin eline çayı tutuşturup başkana servis yaptırıyorlar. Hazır başlamışken, tepsiyi de eline verip diğer çayları da dağıttırıyorlar—eline yapışmaz ya..

Bu yarım kollu, kısa gömlekli, saz çalan solist kimdir, okulun öğretmeni midir? Öğretmense niçin ‘türkü bar solisti’ kıyafetindedir? El öpen hanımefendi de öğretmen mi? Öyle ise, okul müdürü, milli eğitim müdürü ayakta dikilirken o niçin oturuyor—cep telefonuyla fotoğraf çekiyor? Burası özel mekansa, müdürün ve öğretmenlerin orada işi ne, okulda oturacak yer mi yok? Ve, kız öğrenciye çay servisi yaptırmak—velev ki kendisi istekli ve halinden memnun—nasıl bir anlayıştır? Bütün bunlar, velev ki yurt binası, lojman restorasyonu için, değer mi?

Bakan Bey, “Tüm uygulamaların merkezinde çocuğun [öğrencinin] olacağını”, “Öğretmenin itibarını esas alacağını” söylüyor, ilk göreve geldiğinde.. Acaba bunlar, Müdür Bey saz heyetinin yanında ayakta dururken, kız öğrenci çay servisi yaparken aklına geliyor mu?

Havuz (!) ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan öğrencilerle çay içip şarkı söyledi’ diye aktarıyor. (Aslında, çay servisi yapan türbanlı kız dışında öğrenci yok.) Erdoğan’a okulun yakınında bulunan bir mekanda çay ikram edilmiş, kendisini ‘kalabalık bir grup’ şarkılarla karşılamış..

Okulun sitesindeki açıklamadan öğreniyoruz ki, ‘Devletin zirvesini’ ağırlamışlar.. AKP İl Başkanı da, İstanbul’un ‘atanmış’ (AKP’li) Büyükşehir Belediye Başkanı da orada.. (Nasıl ‘devlet’ oluyorsa..) Müdür Bey, öğretmenlerin de kendisiyle görüşme isteği olduğunu ifade edince, Cumhurbaşkanı da bu isteği geri çevirmemiş, simit-çay eşliğinde sohbet etmişler, öğretmenler de ‘kendisi için’ şarkılar söylemişler. Bu ziyaret öğretmenler ve öğrenciler için büyük bir moral ve motivasyon kaynağı olmuş—Müdür Bey’e göre..

Aferin, yıldızlı pekiyi..!

Buraya kadar, Osmanlı’dan miras kalan—Atatürk’ün tüm çabasına rağmen—ne yazık ki sivil-asker bir türlü kurtulamadığımız ‘saltanat’ kültürünün (!) vıcık vıcık yansıması bir gösteri.. Okul dekor; Bakan, Müdür, öğretmenler (bir kısmı) rollerini oynuyorlar—canı gönülden. Sonra tüm müsamere bir AKP şovuna, Cumhurbaşkanı da AKP Genel Başkanı’na evriliyor..

Hep birlikte, Beraber yürüdük biz bu yollarda, Beraber ıslandık yağan yağmurda şarkısını söylüyorlar. Bu şarkının, 1997’deki 3 aylık Pınarhisar hapishanesi döneminden beri Erdoğan’la, partisiyle, ideolojik kimliğiyle özdeşleşmiş olduğunu cümle alem biliyor. Seçim kampanyalarında, mitinglerde, televizyon programlarında, toplantılarda, her fırsatta seslendiriliyor. Adeta AKP’nin resmi şarkısı.. Şarkı, ‘davayı’ ve ‘menzile’ yürüyüşü anlatıyor. Velev ki Bakan, Müdür—ve öğretmenler—de biliyorlar, yine de şarkıyı birlikte terennüm—ve zımnen AKP’ye intisap—ediyorlar.

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa OUT oluyor, Beraber yürüdük biz bu yollarda IN.. Akıllarınca..

Acaba Bakan ve Müdür—ve öğretmenler—hangi davanın (!) müntesibi haline geldiklerinin farkındalar mı?

İki hafta sonra, 4 Ekim 2018.. Erdoğan, Camiler ve Din Görevlileri Haftası programında konuşuyor, “Milletin inancının irtica kabul edildiği, Allah ve ahlak demenin yasak olduğu, ahırlarda gizlice Kuran’ı Kerim öğretildiği” dönemlerden, “yazdığı kitaplardan dolayı dar ağacına gönderilen alimlerden” dem vuruyor. Orada da duramıyor, “Camileri(miz)in ahıra çevrildiği, satıldığı, kapısına zincir vurulduğunu” anlatıyor. “Hep belgeleri elimizde var” diye ilave ediyor, oradan da—yine—ana muhalefetin başındaki zata geliyor.. Bütün bunları, “Bu ana muhalefetin menşeinde olanlar, mahrecinde olanlar” yapmış.. Kimleri kastettiği elbette belli.. “Ey Samsun’da karaya çıkan ilah, merhaba” diyorlarmış.. “Şimdi çıkmış ezandan bahsediyor, Kuran’dan bahsediyor. Yaa sen ne anlarsın Kuran’dan, ne anlarsın ezandan..!”

Bunlar aslında, açıkça, “İnsanımızın bir kesimini dışlayıcı, ötekileştirici ifadeler”.. (Din görevlilerine, aynı konuşma içinde, “Böyle yapmayın” diyen de kendisi..?)

Ama, cübbesi ve sarığıyla, ‘devleti’ temsil eden üniforması içindeki Diyanet İşleri Başkanı—ve din (!) görevlileri—uzun uzun alkışlıyorlar, ‘Sen ne anlarsın Kuran’dan, ezandan’ lafını.. Elbette hepsi değil.. Alkışlayanların da kaçı içten alkışlıyor bilinmez. Ürkek, korkulu bakışlar havada kameraları arıyor—o an çekimde olanı anlamak için.. Kafeste çırpınan kuş gibiler..

“Peygamberlerin varisleri hocalarımız (İskenderpaşa Cemaati’nin—ve kendisinin—yakından tanıdığı Mehmet Zait Kotku’yu da sayıyor) yazdıkları kitaplarla, ders halkalarıyla, bürokraside üstlendikleri sorumluluklarla, şartları zorlayarak, milletimize destek oldular” diyor. Bürokrasiye (!) yol gösteriyor, şartları zorlasınlar diye.. Sesine ulvi (!), pes bir tını verip, “Susturamadılar, Kuran’ı yok edemediler, ezanı yok edemediler.. Edemeyecekler inşallah..” diye ilave ediyor. Hala Kuran’ı, ezanı yok etmek isteyenler var, demeye getiriyor..

Ve sadede geliyor: “Yüz kırk bin kişilik [din görevlileri] bir ordu. İnancımızı bu ülkede yaşamak ve yaşatmakta niye başarılı değiliz? Neden biz beklediğimiz neticeyi alamıyoruz? [Bu] Ordu ülkemizin çehresini değiştirmelidir..”

İnancını yaşamak—yaşamayı her ne şekilde anlıyorsa—yetmiyor, yaşatmayı da hedefliyor.. Bunun adı İslamcılıktır, demokrasiyi reddeder, reddediyorlar..

Netekim, son on yıllık dönemde, bütün dünyada demokrasisi hızla gerileyen ülkelerin başında geliyoruz. Türkiye, 2018 yılı başı itibariyle artık ‘Özgür olmayan’ bir ülke.. Basını, interneti de ‘Özgür değil’ liginde. ‘Hukukun üstünlüğünde’ 113 ülke arasında 101’inci. ‘Saltanat’ tipi, keyfi, denetlenemeyen, başarısız yönetimin ülke ekonomisini nerelere getirdiği de ortada..

İşte bizi umutlandıran (!) Bakan Bey’in, Müdür Bey’in ve Kabataşlı öğretmenlerin—hepsi değil—‘Beraber yürüdük biz bu yollarda, Beraber ıslandık yağan yağmurda’ şarkısıyla katıldıkları kervan bu, yürüdüğü menzil de budur..

Ye, iç, gül, eğlen dostlar.. Ehlen ve sehlen dostlar..

Acaba Bakan ve Müdür, bu koroya katılmayan öğretmenler de olduğunun farkında mı?

Hafıza-i beşer: “FETÖ, PKK ve casusluktan hakkında 35 yıl istenen birinin—hukukun dışına asla (!) çıkmadan—bütün bu yaşananlardan sonra, nasıl serbest bırakılabileceğini herkes gibi ben de merak ediyorum. Hep birlikte göreceğiz” demiştim. (Bknz. 16 Eylül 2018, İllüzyon & Hokkabazlar – II) Gördük.. Tanıklardan biri, hakime, “Valla ben böyle bir ifadede bulunmadım, beni yanlış anlamışsınız” dedi. Diğeri, “Ben [de] böyle bir şey söylemedim”, bir diğeri, “Ben böyle bir şey bilmiyorum, aslında filancadan duymuştum”, ‘filanca’, “Aaa, çok şaşırdım..” dedi. Öbürü, zaten Brunson’ı tanımıyormuş..! (Savcı iddianameyi gece uyurken rüyasında hazırlamış olmalı..) Sonuçta Papaz, ‘Örgüte üye olmaktan’, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla (!) tahliye edildi. Gitti bile—hukukun dışına asla (!) çıkmadan..

Yazarın Diğer Yazıları