Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Asker & Hukuk

‘Faaliyetlerimizi tamamen hukuk normlarına uygun olarak icra ediyoruz’

Bu sözler, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın 19 Eylül Gaziler Günü mesajından..
Sürdürülen operasyonlarda “Şanlı tarihimize ve yüksek değerlerimize yakışır bir şekilde masum tek bir vatandaşa, sivillere ve çevreye zarar verilmediğini” vurguluyor. Bu ifadelerle, aslında, geçtiğimiz günlerde Hakkari’de yaşanan olaya gönderme yapılıyor.

Hakkari valiliği, 1 Eylül 2017 günü yaptığı bir açıklamada, 31 Ağustos günü, Oğul köyü civarında “teröristlerle toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan” dört işbirlikçinin SİHA’dan (Silahlı İnsansız Hava Aracı) atılan bir bombayla yaralandıklarını, yaralananların “kendi imkanlarıyla Hakkari Devlet Hastanesine gittiklerini”, birinin orada vefat ettiğini, adli tahkikatın devam etmekte olduğunu duyurdu.

Konunun sağlıklı bir zeminde tartışılabilmesi için önce şu ‘hukuk normlarının’ ne olduklarının anlaşılması gerekiyor. ‘Çatışma’ koşulları ve ‘silah kullanma’ yetkileri iç hukukta da, uluslararası hukukta (Harp Hukuku/İnsani Hukuk/Silahlı Çatışma Hukuku) da en açık şekilde düzenlenmişlerdir. Esas olarak, çatışmaya taraf olmayanlar korunurlar. Siviller mutlak olarak korunur. Söz konusu olay Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ve yine Türk güvenlik güçleri tarafından silah (SİHA) kullanılmasıyla ilgili olduğundan, Türk iç hukukunun konusudur.

Yetkili kişilerin, kendilerine teslim edilmiş silahları, hangi koşullarda, nasıl, hangi kısıtlara tabi olarak kullanacakları bir çok kanunda açıkça belirtilmiştir. Yetki ve kısıtlar özde aynıdır: – Silah ancak verilen veya durumdan çıkarılan görevin gerektirdiği hallerde kullanılabilir.

– Silah (özellikle de ateş etme), ancak görevin başarılması için başka hiçbir çare kalmadığı durumlarda kullanılır.

– Her koşulda, silah ve mühimmat seçimi, silahın kullanılma şekli, tehdidin niteliğiyle orantılı olmalıdır.

– Silah, ancak, görevin gerektirdiği ve/veya tehdidi defedecek derecede, ölçüde kullanılır. Yani, silah kullanmada esas olan; zorunluluk, orantılılık ve ölçülülüktür. Sivillere (yani çatışmaya taraf olmayan kişilere) veya sivillerin de zarar görmesi ihtimali olan koşullarda, kesinlikle ateş edilmez. Devlet ciddiyeti, devleti temsil etmenin onuru ve üniforma
taşımanın sorumluluğu bunu gerektirir.

Hakkari’deki olayda, vurulan dört ‘işbirlikçinin’ Hakkari merkezde oturan, isim ve adresleri bilinen, düzenli işleri olan, göz önünde kişiler oldukları, haklarında herhangi bir arama/yakalama kararı veya ihbar olmadığı anlaşılıyor. Hafif yaralı ikisinin, ilk tedavileri sonrası tutuklanarak cezaevine konuldukları, bir yaralının tedavisinin ‘gözetim altında’ devam
ettiği, ‘dosyada gizlilik ve kısıtlılık kararı’ olduğu açıklanıyor.

Bu dört kişinin “toplantı halinde oldukları” dört PKK’lıya ne olduğunu, havadan ve/veya karadan takip yapılıp yapılmadığını, kayıp PKK’lıların yakalanması için ‘operasyon başlatılıp başlatılmadığını’ bilmiyoruz. Valilik, onların etkisiz hale getirildiğini “değerlendiriyor”, yani ne şahıslar ele geçmiş, ne de elde bu ‘değerlendirmeyi’ destekleyecek kesin bir bulgu var. Bu görüntü, mevcut haliyle, olağan değil.. Zorunluluk, orantılılık, ölçülülük bir yana, ateş açılan bu grubun, neye dayanarak, ‘hedef’ olarak tespit edildiği ve nasıl teyit edildiği belirsiz.. Yaralananların, PKK’lılarla toplantı halinde bulunduklarının ‘sonradan’ nasıl anlaşıldığı da.. Gerçeğe ulaşması gereken, soruşturmayı yürüten savcılıktır. Ama öyle olmuyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, olaydan iki gün sonra, genel bir açıklama içinde, özellikle SİHA operasyonlarına değiniyor, “Terörle mücadelede hukuk kurallarından bugüne kadar hiç ayrılmadık. … İHA’larla çok terörist görüyoruz. Kısıtlarımız vardır, biz bu kısıtlarımız [zorunluluk, orantılılık ve ölçülülük] dışında kesinlikle hamle ortaya koymayız. [Ama] Bir takım hatalar, eksiklikler olabilir” diyor.

Belli ki, bakan ne olduğunun, istenmeyen bir olay yaşandığının farkında, biliyor, ön almaya çalışıyor.. Buraya kadar, her ne olduysa hala açıklama ve kendi sınırları içinde tutma, bir ölçüde—ölen geri gelmezse de—insani ve hukuki olarak onarma şansı var. Devlet ciddiyeti ve devlet adamı sorumluluğu da bunu gerektiriyor. Ama, bu yapılmıyor.. Konu, 5 Eylül günü, ana muhalefet partisinden bir milletvekilinin, “Vurulanların terörist olmadıklarını” iddia etmesinden sonra siyasi gündemi işgal ediyor. Bu milletvekilinin bilinen üslubu ve olayı gündeme getiriş şekli bir yana, partisinin bu kadar vahim bir iddiayı—hangi hesap ve çekinceyle olursa olsun—bu milletvekilinin inisiyatifine ve kendi ‘iş görme’ şekline bırakmış olması kolay anlaşılır değildir. Ondan sonra da, olaya ilişkin tartışmalar şirazesinden çıkıyor.

Siviller yanlışlıkla vurulduysa bu çok vahimdir. Ama, olayın kendisinden daha da vahim olan, açıkça bir ‘kaza’ veya ‘hata’ ihtimali de olan bir konuda hükümeti temsil edenlerin tutumu, söylemi ve yürütülmekte olan adli soruşturmayı etkileme, yargıyı baskı altına alma, muhalefeti sindirme ve her türlü soru sorulmasını önleme çabalarıdır. İçişleri Bakanı, “Çok açık ve nettir; su testisi, su yolunda kırılır” derken, ‘adalet’ Bakanı, “Güvenlik güçleri ‘Ey terörist, senin Kandil’den aldığın terörist belgen elinde var mı?’ diyebilir mi? Terörist bellidir” diyor. (Bu ‘ağız’ bakanlara yakışmıyor.)
Halbuki olay sırasında bir ‘çatışma’ yok.. Sorgulanan, SİHA’ların kullanılması değil..

Bu yılın başından beri SİHA’yla vurulan 55 hedef de değil.. SADECE, 31 Ağustos günü olanlar.. Milli Savunma Bakanlığı, 6 Eylül’de, SİHA’larla yapılan terörle mücadele operasyonlarında “hiçbir sivil vatandaşın zarar görmediğini”, ‘asılsız’ ve ‘herhangi bir kanıt, delile dayanmayan afaki’ iddiaların “terör örgütü destekçileri tarafından” çıkarıldığını açıklıyor. AKP Genel Başkanı Erdoğan konuya daha çok ‘seçim ve oy’ penceresinden bakıyor.

Partisinin belediye başkanları toplantısında, “Kendi ülkesine, kendi ülkesinin güvenlik güçlerine, kendi milletinin terörle mücadelesine husumet besleyenlere milletimiz hak ettiği dersi sandıkta mutlaka verecektir. … Bu milletin evlatlarını şehit edenleri savunanlar bu milletin oyunu alamaz, bunu böyle bileceksin..” diyor.. (Yani her zaman söylediği şeyler..) Ankara Başsavcılığı, söz konusu iddiayı ortaya atan milletvekili hakkında ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin manevi şahsiyetini aşağıladığı’ iddiasıyla soruşturma başlatıyor. Nihayet Genelkurmay Başkanlığı da, 12 Eylül’de yaptığı açıklamada, SİHA operasyonlarının, bu kapsamda Hakkari/Oğul kırsalındakinin de, “kanun … ve direktifler ile uluslararası hukuka uygun” yürütüldüğünü, “masum tek bir vatandaşa/sivile” zarar verilmemesi için dikkat ve hassasiyet gösterildiğini, “Sadece teröristlerin, kaçakçıların ve bunların destekçi ve işbirlikçilerinin etkisiz hale getirilmesi ve engellenmesinin” amaçlandığını açıklıyor. (Bu sayılanlar, zorunluluk, orantılılık ve ölçülülük açısından farklı nitelik ve statüde hedeflerdir..) Son olarak, 14 Eylül günü, yani olayın üzerinden iki hafta geçtikten sonra, Adalet Bakanı Bozdağ, Valilik açıklamasında olmayan yeni bilgiler paylaşıyor: “Bilgi çok net. SİHA’ların görüntüsü çok net. … SİHA’lar bunları vuruyor. Bunlar silahlı, üzerlerinde silah da var. … Hem silah var, hem terör örgütünün elbiseleri var, hem de onların terör örgütü üyesi olduğuna dair takipler, soruşturmalar var. Çok net, çok sabit.” Ama asıl sorunun cevabı yine yok.. Püf noktası tam da burada, adalet bakanının ‘hukuk’ anlayışını yansıtan sözlerde gizli: “Teröristin kimliği mi olur, dünyanın neresinde görülmüş teröriste kimlik sorulduğu?”.

Tartışılan konunun, ‘teröriste ateş açılması’ veya ‘terörizmle mücadele’ konusu olmayıp, ‘terörist’ olmayan sıradan insanların ‘hatayla’ vurulmuş olması ihtimali, yani esas olarak ‘kimlik tespiti’ sorunu olduğunu ya anlamıyor, ya da anlamazlıktan geliyor. (Hatta, Uludere ve Rus uçağı olayları düşünülürse, bilinçli provokasyon ihtimali de göz ardı edilemez.) ‘Kimlik tespiti’ problemi sadece SİHA’lara özgü de değildir. Her atış görev emrinden önce ‘hedef’ kimliklerinin mutlaka, pozitif olarak tespit edilmiş ve ‘ateş açmadan’ önce gerçek zamanlı teyit edilmiş olmaları gerekir. SİHA’ların yetenekleri kimlik tespit ve teyidini, diğer ateş destek vasıtalarına göre daha da hayati hale getiriyor. Çünkü, çoğu kez, sahada SİHA’nın kendi kamerasından başka ‘gözetleyici’ yok.. İstihbarat, hedef tespit ve takip sistemlerinin etkin ve hatasız çalışması gerekiyor.

Ama, bakanlar—ve Genelkurmay Başkanı—savcılığa, yargıya bir şey bırakmıyorlar. Soruşturmayı tamamlıyor, iddianame ve kovuşturma aşamasını atlayıp, hükmü de kesiyor, hatta (geriye dönük) infaz (!) da yapıyorlar, “Su testisi su yolunda kırılır” diyerek.. Adli soruşturma devam ederken..! Bu hukuki değil.. Kanuni bile değil..!

Pekiyi biz gerçeğin ne olduğunu nasıl ve kimden öğreneceğiz? Hakimler ve Savcılar Kurulunun Başkanı olan adalet bakanının, “Çok net, çok sabit” açıklamasından sonra, hangi savcı aksine bir sonuca varabilir..? Pekiyi ordu—ve artık ondan ayrılmış, ama herhalde hala asker olan jandarma—varsa hatalarını nasıl düzeltecek? (İçişleri Bakanının açıklamaları sırasında Jandarma Genel
Komutanı da yanında, dinliyor..) Sorun, tartışılan ‘sivil’ boyutundan çok daha büyüktür.

1974’de TCG Kocatepe, Türk Hava Kuvvetleri tarafından ‘kimlik tespitindeki vahim yanılma’ yüzünden batırıldığında 54 denizci şehit olmuştu. (Uzun süre bu gerçeği bilemedik.) Sonrasında da, yurt içinde ve dışındaki görevlerde, ne yazık ki çok sayıda asker ‘dost ateşiyle’ şehit olmuştur. Bunlardan bir kısmı ‘Amerikan’ silahlı kuvvetlerinin ateşiyledir. (Yani bu hayati konu sadece ‘milli’ mesele de değildir.) Kendi emrindeki ateş destek vasıtalarına, farkında olmadan, ‘kimlik tespit ve teyidindeki’ hatalar nedeniyle, kendisini vurma emri veren komutanlar bile olmuştur.

Bunlar nasıl düzelecek? Hangi idari soruşturma (şayet açılırsa) içişleri bakanının—veya milli savunma bakanının—söylediklerinin aksine bir sonuca ulaşabilir? Örneği yoktur..! Gerçekten dört PKK’lı hedef alınmış ve vurulmuş (ama kaybolmuş veya kaçırılmış), ayrıca dört ‘işbirlikçi’ de ele geçirilmiş olsa bile, bu kadar siyasi müdahaleden sonra ‘yargının’ salt gerçeğe ulaştığına, tereddütsüz inanılabilir mi? Bütün bu olanların tek olumlu tarafı, bu histeri dalgasının bir avuç insanla sınırlı kalması ve tüm gayretlere rağmen ‘toplumsal’ histeriye dönüşmemesi, sağduyunun hakim olmasıdır.

Ama, terörle mücadele de, terörle mücadele edenler de bu olanlardan, bu söylemlerden, çok boyutlu olarak, büyük zarar görüyor. Bütün yaşananlardan sonra, hala..! Bu tür olaylar ‘sistemsel’ uyarılardır. Artık ders alınmalıdır.. İçişleri Bakanının dilinin altındaki “Birtakım hatalar, eksiklikler” her ne iseler, tedbir getirilmelidir. Yeni bir ‘Kocatepe’, yeni bir ‘Muavenet’, yeni bir Uludere beklenmeden..

Yazarın Diğer Yazıları