SON DAKİKA
Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

Yazarın Diğer Yazıları

Afrodisias: “Kayra’dan Geyre’ye; ama oradan nereye..?”

 

Afrodisias, Aydın yakınlarında, adını Yunan aşk, güzellik ve bereket tanrıçasından alan bir antik kent.. Aydın-Denizli yolundan güneye dönerseniz önce Karacasu’ya, oradan Geyre’ye (eski adı Kayra) ve sonra da hemen yanı başındaki Afrodisias’a ulaşırsınız.

Afrodisias geçtiğimiz ay Polonya’da yapılan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) toplantısında, Dünya Kültür Mirası (kalıcı) Listesine girdi. Afrodisias—ve antik çağdan kalan mermer ocakları—Türkiye’den bu listeye giren 17. varlık.. Ama gelin görün ki, bu karar dışişleri bakanlığının internet sitesine konan klişe duyuru dışında Türkiye’de pek ilgi görmedi, konuşulmadı. (CHP’nin Adalet Yürüyüşünü konuşuyorduk.)

Dışişleri Bakanlığı açıklaması dokuz-buçuk satır, ‘Afrodisias arkeolojik alanından’ söz ediyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, bir iki kelimeyle ilgili sayfalardaki bilgileri güncellemiş.. ‘Somut Kültürel Miras’ sayfası hala ‘listeye giren 13 adet varlıktan’ söz ediyor. Yani 2014’ten beri ‘alıcı gözüyle’ bakılmamış, orada kalmış.. (Şu ‘adet’ kelimesini de yerli yersiz kullanmaktan vazgeçmeliyiz.)

Kültür mirasına olan ilgisizlik elbette Afrodisias’la sınırlı değil. Listeye daha önceki yıllarda dahil edilmiş diğer onaltı yerden kaçını tanıyoruz, biliyoruz ve kaçını ziyaret ettik sorularını kendimize sorabiliriz. Durum ortadadır.. ‘Afrodisias kararı’ bu gerçeği, bir kez daha gözler önüne serdi. Ama ‘ilgisizlik’ sadece ‘kentle’ de sınırlı değil.. Sanıyorum, asıl üzerinde düşünmemiz gereken de bu.. Ne Afrodisias’ı tanımışız, ne de onu bizlere tanıtmak için yarım yüzyılı aşkın süredir mücadele veren, hayatlarını bu amaca adayan insanları.. Hala..

Afrodisias’ın tarihi, M.Ö. 5. yüzyıla kadar gidiyor; döneminde heykelcilik ‘ekolü’ ve yetiştirdiği heykeltraşlarla tanınıyor. Hamamları, agoraları, büyük caddeleri, sokakları, evleri, villaları, tiyatroları, oditoryumları, havuzları, çeşmeleri, anıtsal kapıları, mabetleri, sarayları, stadyumu, odeonları, meclis binaları, surları, mezarlıkları, kamusal alanları ve heykelleriyle, hayal edilemeyecek kadar güzel bir antik kent.. Uygar kültürün şehirleşmiş hali—iki bin yıl önce.. Orada ‘güzelliği’ görüyor, ‘estetiğin’ anlamını hissediyorsunuz. Görmek gerek..

Afrodisias’da ilk kazıları 1904-1905 yıllarında Fransızlar yapmış, ama araya I. Dünya Savaşı girmiş. 1937’de tekrar, bu sefer İtalyanlar tarafından bazı çalışmalar yapılmış, ama II. Dünya Savaşı nedeniyle sürdürülememiş.. Sonrasında, Cumhuriyet döneminin hercümerci içinde, onlar da biz de, ‘insanlığın’ yarattığı bu harikulade eseri unutmuşuz.

Fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in yolu 1958 yılında tesadüfen buralara düşmüş ve fotoğrafçı gözü bu ‘saklı’ güzellikleri görmüş.. O zamanlar Geyre köyü antik kentin üstüne yayılmış durumdaymış, yani köy 2000 yıllık kentle içiçe—ama bihaber—yaşıyor.. (Bugün de köyün bazı evleri restore edilmiş olarak eski yerlerinde muhafaza ediliyorlar.)

Güler, İstanbul’a dönünce, çektiği fotoğrafları ilgi göstereceklerini düşündüğü ‘çevrelerle’ paylaşır. Ama ‘hiçbir ilgi’ görmez fotoğraflar.. (‘Üç-beş çanak çömlek’ demişlerdir herhalde..) Olayı zaten çözmüş olan Ara Güler, fotoğrafları Amerika’daki çeşitli dergilere gönderir. Horizon fotoğrafları ayrıntılı bir hikaye eşliğinde basar ve arkeoloji dünyası Afrodisias’ı, antik dönemin incisi bu kenti hatırlar ve ilgisini tekrar ona yöneltir.. New York Üniversitesi, kazılara tekrar başlanabilmesi için, hemen bir bağış seferberliği başlatır.

Bir süre sonra, o zamanlar New York Üniversitesinde genç ve idealist bir arkeolog olan, Prof. Kenan Tevfik Erim, Güler’in teşvik ve davetiyle Türkiye’ye gelir, Afrodisias’ı görür, aşık olur ve bir daha da ondan ayrılamaz.. Dönemin başbakanı Adnan Menderes destek verir, köy bugün bulunduğu yere taşınır ve 1961’de kazılar tekrar başlar. Erim, hayatını Afrodisias’a adar ve ölene kadar 30 yıl burada çalışır, sonra oraya, dörtgen yapıdaki Anıtsal Tören Kapısı’nın önündeki meydana gömülür.. Hala orada, sevdiği şehrin koynunda yatıyor.

Beni en fazla etkileyen, Güney Agoradaki, başlıbaşına bir sanat eseri olan 170 metre uzunluğundaki havuz ve çevresi olmuştu. Havuzun güzelliği, etrafındaki gezinti yolları, stoaları, Agora’ya açılan anıtsal kapı, bir palmiye korusuyla birleştirilmiş, çok az çağdaş kentte görülebilen bir park yaratılmış.. Havuz bu parkın ortasındaki ‘elmas’.. Karmaşık bir su, fıskiye ve drenaj sistemi var.. (İstanbul’daki yağmur manzaraları, ister istemez akla geliyor..)

Afrodisias işte böyle bir ‘varlık’..

O’na bugüne kadar emek ve hayat verenlere gelince.. Bir çok yerli ve ‘yabancı’ vakıf, dernek, üniversite, şahıslar büyük katkılarda bulunmuş.. Devasa kazı, temizlik, düzenleme, restorasyon ve konzervasyon projelerine destek vermişler, hala da veriyorlar. Bunların tümünü yazmak, bir kısmını gözden kaçırma riski taşıyor, ama Geyre Vakfı (İstanbul), Friends of Aphrodisias (New York), Friends of Aphrodisias (Londra), Association des Amis d’Aphrodisias (Paris), Aphrodisias’ı Sevenler Derneği (İzmir) sayılmalı.. Sanatla tanışık, sanatın ve kültürün insanlığın ortak mirası olduğuna inanan, zavallı sığlıklarda kaybolmamak için yaşatılması, geliştirilmesi, katkıda bulunulması, ‘öğrenilmesi’ ve öğretilmesi gerektiği bilincinde olan insanlar ve aileler tarafından destekleniyorlar.

Ama, gelin görün ki, her birinin tek tek anılmaları, onurlandırılmaları, teşekkür edilmeleri gereken şu anda, üstünkörü, sıradan bir iki küçük haber dışında, hemen hiçbir ilgi yok.. Kültür ve Turizm Bakanlığının internet sitesinde bile, ne Ara Güler’in, ne rahmetli Kenan Tevfik Erim’in, ne de bugün hala emek vermeye devam eden arkeologların, destek veren insanların, vakıfların, üniversitelerin ismi yok.. Niçin..? Sadece ‘mirası’ değil, ona ‘bize rağmen’ emek ve destek verenleri de reddediyoruz. Bu nasıl oluyor, olabiliyor..?

Elbette, Kültür ve Turizm Bakanlığında ve başka yerlerde, Afrodisias’ın listeye girmesi için uzun yıllardır mücadele veren—ne yazık ki isimlerini bilmediğimiz, bize söylenmeyen, tanıtılmayan, adı anılmayan—görevliler de mutlaka vardır, kutlanmaları gerekir.. Ama ülkeyi yönetenler, sanıkların hangi renk elbise giyeceklerine bile zaman ayırabilen insanlar, Afrodisias’dan iki cümleyi bile esirgiyorlarsa, bu kararın bize ne yararı var, nasıl olacak..?

Geyre’den öteye, gelen turistlere pide, incik-boncuk, su satmanın ötesine ne zaman geçeceğiz? İnsanlığın ortak mirasını ne zaman kavrayacak, ne zaman sahip çıkacağız—ve parçası olacağız? Sahip olduğumuz, ama farkında olmadığımız bu değerler, toprak altında yatan hazineler gibi.. Birileri gün ışığına çıkartsa bile yine de yok hükmünde kalıyorlar..

Selimiye, Süleymaniye, Ayasofya, Divriği Ulu Camii, Akropol, Kolozeum, Çatalhöyük, Ani, Mısır’daki piramitler, Kongo’nun Mbanza’sı, Eritre’nin Asmara’sı, Çin’deki Kulangsu ve Afrodisias’ın aynı ‘bütünün’ parçaları olduğunu ne zaman ve nasıl öğreneceğiz?

Aklımızı ‘cihatla’ bozarak bu mümkün değil..! Varsa yoksa, her yerde, içeride, dışarıda ‘düşman’ arayarak, bulamazsak ‘yaratarak’ bu mümkün değil..! Sanatsız, kültürsüz, sahnesiz, resimsiz, müziksiz, heykelsiz ve de ‘şehirsiz’ kalarak bu mümkün değil..!

Onun için o büyük insan, ‘bütünü’ görebildiği için, medeniyet yolculuğuna Türkleri de dahil edebildiği—etmek istediği—için, “sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyor. İşte Afrodisias hikayesinin 2017’de bize anlattığı da tam olarak bu..

Yetkim olsa, şehirlerimizi betonla katledenleri—ve onlara ‘küsenleri’—Afrodisias’ta havuza bakan tepenin başında oturup, 2500 yıllık şehre bakmaya—ve düşünmeye—mahkum ederdim.. Belki gönül ve akıl gözleri açılırdı..

Bir gün Afrodisias’a giderseniz, Kenan Tevfik Erim’in mezarında bir Fatiha okuyun ve bu sıradışı insanların, fedakar arkeologların, hem göçüp gitmiş olanların, hem de bugün hala oralarda çalışanların (1995’ten beri kazıları Oxford Üniversitesinden Prof. Bert Smith yürütüyor), insanlığa—ve de bize, ülkemize—katkılarının unutulup gitmesine izin vermeyin.

Bir de Roma imparatoru Avgustus Oktavian’ın, iki bin yıl önce, “Tüm Asya’dan kendime bu kenti seçtim” dediği kentin, 2017’de Dünya Mirası Listesi’ne girmesi hakkında bir açıklama yapan en üst düzey ‘devlet’ yetkilisinin Karacasu Kaymakam Vekili olduğu gerçeği üzerinde düşünün..

İşin özü şu ki, Dünya kültür mirasını biz aslında hiç de ‘kültür’ mirası olarak görmüyoruz. Herkesin dilinde bir ‘turizm’ lafıdır gidiyor.. O kadar..!

Kayra Geyre olmuş ve orada kalmış.. Afrodisias bize hala çok, çok uzakta.. Karacasu’ya bile..

Ne kadar yazık..

Yazarın Diğer Yazıları