Sabih Kanadoğlu

Sabih Kanadoğlu

Adalet Yürüyüşü üzerine

14 Haziran 2017 tarihinde CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun, milletvekillerinin tutuklanmalarının hak ihlali oluşturacağını belirleyen Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tutuklanması, Türkiye’nin içinden geçtiği hukuk krizini bir kez daha gündeme taşıdı. Hukuka aykırılığı belli olan bu kararın diğerlerinden farkı karara verilen tepkide yoğunlaşmaktadır. Adı geçen milletvekilinin tutuklanmasını bıçağın kemiğe dayanması olarak niteleyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara Güvenpark’tan İstanbul Maltepe’ye yürüyüşe başlaması ve bu yürüyüşün toplumun her kesiminden büyük bir destek bulması, toplumun adalete ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. Böylelikle Adalet Yürüyüşü, iktidara karşı gerçek bir meydan okuma halini almış, herkesin konuştuğu bu konu tüm ülkeye yayılan siyasi bir dalgaya dönüşmüş, OHAL altında keyfi adli uygulamalarla karşılaşabilecek olan tüm kesimlere ulaşılmıştır. Parti politikasından uzak sadece adalet talebine odaklanan CHP yönetimi yıllardır ilk kez insanları iktidarın keyfi tutumuna karşı harekete geçirebilmiştir. İktidar odakları önce yürüyüşle alay ederlerken şimdi bir panik yaşamakta ve tüm katılımcıları bir kez daha teröristlikle suçlamaktadır. Fakat bu damgalama artık kimseyi etkilemeyerek inandırıcılığını yitirmiştir.

Buna karşılık Yürüyüş’ün bize hatırlattığı en önemli husus yıllardır neredeyse fiili olarak kullanılamaz hale getirilen toplantı ve gösteri hakkıdır. “Adalet Yürüyüşünü” bir sivil itaatsizlik eylemi olarak tanımlamalar hatalıdır. Adil olmadığına inanılan bir kanunu ya da hukuki durumu kasıtlı olarak ihlal etmenin koşul olduğu sivil itaatsizlik kavramının aksine Adalet Yürüyüşü, tam olarak Anayasa’nın 34. maddesinde toplantı ve gösteri hakkının kullanılmasından ibarettir. Herkesin önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğunu belirten Anayasa’nın 34. maddesine uygun bir şekilde on binlerce kişi 23 gündür barışçıl bir şekilde bir yürüyüş gerçekleştirmektedirler. Ancak bu hakkın kullanılması açısından çarpıcı olan ise kolluk kuvvetlerinin bu toplantı ve gösteri yürüyüşüne ilişkin aldığı tedbirlerdir. Şöyle ki, Anayasa’nın 34. maddesi devlete barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşüne müdahale etmemenin yanında, bu toplantı ve gösteri yürüyüşünün gerçekleştirilmesi için her türlü tedbiri alma yükümlülüğünü de getirmektedir. Tam da bu yükümlülüğe uygun olarak Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin 23 gün boyunca Emniyet ve Jandarma güçlerinin tam da bu yükümlülüğe uygun olarak gerekli emniyet tedbirlerini aldıkları görülmektedir. Burada en çarpıcı olan , kolluk kuvvetlerinin yürüyüşü protesto eden karşıt görüşlü kişi ve topluluklara yönelik aldığı tedbirlerdir. Bu tedbirler tam da AİHM’in Avusturya’ya yönelik verdiği “Öllinger v Avusturya”, Platform Arzte für das Leben v. Avusturya kararlarındaki kriterleri karşılamaktadır. Bu tedbirlerin alınması doğal olarak akla, daha önceki toplantı ve gösteri yürüyüşlerindeki bu tedbirleri almak yerine mülki amirlerin neden doğrudan bu eylemleri yasaklamak yoluna gittiği sorusunu haklı olarak getirmektedir.

Ankara-İstanbul karayolunda gerçekleşmiş olması sebebiyle yolun bir kısmının kullanılamaz hale gelmesine karşın şimdiye kadar kolluk kuvvetlerinin bir müdahalede bulunmaması da olumlu bir gelişmedir. Bu tutum gerek AİHM’in toplantı ve gösteri hakkına ilişkin AİHS’in 11. Maddesine, gerekse Yargıtay’ın 2911 Sayılı Kanuna ilişkin kararlarında vurguladığı ölçütlere uygundur. Çünkü toplantı ve gösteri yürüyüşü eşyanın tabiatı olarak gerçekleştiği yerde trafiğin ya da ulaşımın makul bir süre aksaması sonucunu doğurabilir ve buna kolluk kuvvetleri doğal karşılamak durumundadır. Adalet Yürüyüşündeki bu uygulama, kolluk kuvvetlerinin bu zamana kadar özellikle büyükşehirlerdeki bütün eylemlere trafiğin aksamasını gerekçe göstererek ölçüsüzce neden müdahale ettiği sorusunu da ortaya çıkarmaktadır.
Özetle Adalet Yürüyüşü, toplumun bağrından yükselen “hak-hukuk-adalet” haykırışlarının dört bir yanda duyulması kadar aynı zamanda fiili olarak askıya alınmış ve demokratik bir devletin olmazsa olması olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasının aslında ne kadar kolay olduğunu; burada bütün sorumlulugun devlet yetkililerinde olduğunu göstermiştir.

Adalet krizini gündeme taşıyan bu yürüyüşün ne denli gerekli ve yerinde olduğunu her yeni gelişme bir kez daha göstermektedir. Sadece bu hafta içindeki Yeni HSK’nın adli yargı kararnamesi ve Yargıtay üyeliği seçimi bunu ortaya koymaktadır. Adalet Yürüyüşü, öfke ve çaresizlik içinde kalan herkesi kapsayan yeni bir umut doğurmuştur. Beklenti, yürüyüş ivmesinin dikta tehdidine karşı yeni eylemlerle adalet ve bağımsız yargı temelinde her türlü Adaletsizliğe karşı yeni bir ortak karşı koymanın dayanağını oluşturmasıdır. Bir milat olan Adalet Yürüyüşüne destek veren ve Adaleti vicdanında ,bilincinde, yüreğinde ve duygularında yasatan herkesin “hak-hukuk-adalet” mücadelesine yılmadan ve usanmadan devam etmesi gerekmektedir.

Yazarın Diğer Yazıları