Cüneyt Akman

Cüneyt Akman

Yazarın Diğer Yazıları

21. Yüzyılın Haberciliği, The Post ve Afrin Harekatı

Çok değil 1 hafta 10 gün içinde halktv.com.tr ile ilgili önemli yenilikler karşınıza çıkacak sevgili okurlar. Yepyeni bir sosyal platformu kullanma imkanı elde edeceksiniz. Peki bu ne demek? Bu biz gazeteciler için, 20. Yüzyıl gazeteciliğinin o zamanki teknik imkanlar nedeniyle, “izleyici”sini pasif bir okuma veya izleme faaliyetiyle sınırlı tutan gazeteciliğinden artık sıyrılmak demek. “İzleyici”açısından da, pasif takipten kurtulup, site ve tv’yi bir anlamda bizzat oluşturanlar arasına katılmak demek. Belki de bu nedenle artık, “izleyici”, “okuyucu”, “seyirci”lerimize daha başka, ve aktif katkılarını gösteren bir ad bulmak gerekecek. Şimdilik sosyal medyadaki “takipçi” kelimesini, ya da diğer alanlardaki “katılımcı” kelimesini kullanacak olursak, katılımcılarımız bize haber yollayabilecek, kendi yazı bölümlerini açıp, sitede kendi köşe yazılarını yazabilecek, diğer katılımcılarla mesajlaşabilecek, en sevdiği programcılarla görüşebilecek ve daha pek çok şey yapabilecek. Ne kadar katkıda bulunur, ne kadar aktif bir katılımda bulunursa imkan ve yetkileri daha da fazla olacak, ekranda bile kendine yorumlarıyla yer bulabilecek. Peki ne zaman derseniz? Dediğim gibi pek yakında ve aşama, aşama… 21. Yüzyılın gazeteciliği yeni teknolojilerle bir devrimin eşiğinde… Büyük bir devrimin bütün dünyada kendini gösteren ilk adımları için günler ve haftalar o kadar da uzun sayılmaz değil mi ya!

**

Bugünlerde 2018 Oscar ödüllerine az kaldı. The Post, en iyi kadın oyuncu ve en iyi film dalında Oscar adayı. Ve bugünlerde The Post’un Türkiye’deki gazeteciler için bir başka önemi var.

Olay 1971 Amerikasında Nixon yönetiminde geçiyor. Daha sonraki yıllarda ABD establishment/kurulu düzeninin, politik arenasının en önemli gazetesi sayılacak The Washington Post, o yıllarda bile başkentin en önemli ve saygın gazetesidir. Doğal olarak o zaman da yönetim ve politik elitle özellikle gazete sahibesinin hayli önemli ilişkileri vardır. İşte tam bu sırada ABD yönetiminin Vietnam savaşı hakkında vatandaşlara yalan söylediğini gösteren gizli hükümet belgeleri gazetecilerin eline geçer. Hükümet yargıyı da kullanarak bunların yayımını  yasaklar. Buna rağmen filmde Meryl Streep’in oynadığı gazete sahibesi Katharine Graham, gazete içinden ve dışarıdan, hükümetten, hâttâ dostlarından gelen tüm baskılara karşın, filmde Tom Hanks’in canlandırdığı gazetenin yayın yönetmeni Ben Bradlee’ye uyarak, bugün artık Pentagon Papers adıyla meşhur olan o belgeleri yayımlar. Hükümetin “vatan hainliği” suçlamasını da göze alarak elbette…

Amerika’da demokrasi 1960’larda siyah Amerikalıların medeni haklar ve 1970’lerde barış eylemcilerinin Vietnam savaşı karşıtı mücadelesinin başarıya ulaşmasıyla yükseldi. Her ikisinde de en kritik anlarda Amerikalı gazetecilerin, bütün ünlerini, hâttâ özgürlüklerini riske atıp, akıntıya karşı durmaları, hükümete, belki bir ölçüde kamuoyuna karşı da dik durmaları son derece önemliydi. Amerikalı gazeteciler, bu zor mücadelede son kertede okuyucuları ve en nihayetinde yüksek mahkeme tarafından desteklendi. Şimdilerde “America Great Again” diyen Trump’ın yaptıklarının tersine Amerika’yı yeniden “büyük” yapan, hatta soğuk savaşı kazandıran sadece atom bombaları, dolarları değil, asıl işte bu ifade ve basın özgürlüğüne dayanan demokrasisi oldu.

Günümüzde iki konuda gazeteciliği ve yargı dahil bütün kurumlarıyla Türkiye benzer bir sınav geçiriyor. Birincisi “MİT Tırları” olayıydı, ikincisi Afrin Harekatı…

Eski Hürriyet Yayın Yönetmeni  ve CHP Milletvekili Enis Berberoğlu MİT Tırları davası nedeniyle yaklaşık 8 aydır tutuklu. MİT Tırları meselesindeki tartışmaları bir yana bırakıp sadece basın özgürlüğü açısından bile olayı ele alırsak The Post’taki olaya göre o davanın eli basın özgürlüğü ilkesi açısından çok daha sağlam. Enis Berberoğlu’nun konumu burada üstelik haber yapan da değil… Her ne şekilde bakılırsa bakılsın yargı Türkiye’de basın özgürlüğü açısından iyi bir sınav vermiyor; iğneyi kendimize de batıracak olursak Türk medyası da kötü bir sınav veriyor.

Gelelim Afrin Harekatına… Afrin Harekatının gerekliliği, doğruluğu, yanlışlığı tartışılabilir. Ya da bir demokraside, hâttâ o kadar demokratik olmasa bile çağdaş bir devlette tartışılabilir olması gerekir. Fakat bugün Afrin Harekatı ile ilgili biraz “doğrudan” eleştiride bulunanlar, ister gazeteci, ister meslek örgütü mensubu, ister sade vatandaş olsun çoğu kez soluğu hapiste alıyor. Böyle bir durum süreklilik arz edecek şekilde, tarihte ancak birkaç aşırı otoriter, hatta açıkça faşist rejimlerde görüldü. Ve o tür rejimlerin bu davranışları, sonunda en çok kendi milletine zarar verdi. Sayısız örnek sayabilirim. Umarım kamu yöneticileri ve yargı bu yanlış yoldan bir an evvel döner.

Elbette Afrin harekatını sert bir şekilde eleştirenlerin bazıları bunu Kürt ayrılıkçılığının PKK ve benzeri örgütlerine sempati duyduğu için yapıyor olabilir; ya da başka bir gizli ajandaları olabilir. Öyle olsa bile ceza ve intikam refleksiyle basın ve ifade özgürlüğüne öldürücü darbeleri bizzat yargı eliyle vurmak ülkeyi güçlendirmez, tersine zayıflatır.  Afrin harekatının Vietnam savaşına benzemiyor oluşu da basın özgürlüğü konusunda durumun benzemediğini göstermez. Mesele aynıydı ve aynıdır.

Basın özgürlüğü olan bir ülkenin ordusu da -diğer bütün kurumları gibi- bu özgürlüğü olmayan ülkelerden daha güçlüdür. Çünkü açık eleştiri ortamında her kurumda olan yanlışları görülür ve düzeltme fırsatı bulunur. Aksi takdirde küçük veya büyük yanlışlar hep halının altına süpürülür ve o ülkede gitgide bütün kurumlar çürür. Yeri gelmişken iğneyi biraz da kendimize, biz gazetecilere batıralım. Acaba biz dâhil Türkiye medyası bu sıcak çatışma ortamında gazeteciliğin haber kaynaklarının çeşitliliği ilkesine, objektiflik, haber doğrulatma ve fikri takip ilkesine ne kadar riayet ediyor. Hele de gazetecilik dili ve üslubuna ne kadar… Bunu sadece iktidar yandaşı medyası için söylemiyorum –onların hali zaten facia- ama bütün muhalif medya için de söylüyorum.

Yazarın Diğer Yazıları